Poli

O ayak izleri çoktan silindi (Lefkoşa’ya nağmeler)


 

Ahmet Okan
Ahmet Okan

 Bu hafta Havadis gazetesindeki köşemizde yayınlanan üç yazıyı Poli okurları için derledik. Güzel bir Pazar günü dileklerimizle…

  • Tepeden Tırnağa Memleket:

Kör Kemaneci Andriko ile darbukacı Müntifiye Hanım birlikte çalgı çalarlar,

Düğünden düğüne koşarlardı.

O köy senin bu köy benim.

Hayatlarından memnundular…

Diğer çalgıcılar Ahmet Becerikli, Ahmet Altıparmak, Ahmet Nadide ve Mustafa Bağdadi ile Mehmet Ali Tatlıyay da adayı dolaşır,

Düğün dernek işlerinin eğlencesi olurlardı.

Hayatlarından memnundular…

Şamişici ve lokmacı Abdullah Dayı her sabah Girne Kapısı’ndaki dükkanını açar,

Müşterilerine kahvaltı hazırlardı.

Öte yandan, Mullahasan kahvelerini,

Paraşüt döner kebaplarını yetiştirmek için tatlı bir endişe içindeydiler.

Hayattan memnundular…

Çörekçi Minnoş çalışkan bir esnaftı.

Gün boyu çalışır,

Bayramlar geldiğinde neredeyse bütün Lefkoşa’ya çörek, ekmek ve tel kadayıfı yetiştirmeye çalışırdı.

Hayatından memnundu…

Lambasuyucu Ali Dayı arabası ile sokak sokak dolaşır,

Lambasuyu satar,

Rızkını bundan çıkarır,

İşinden ve hayatından memnundu…

Berberler de hayatlarından memnundular.

Berber Ahmet dükkanını erkenden açar,

Temizlik işlerini tamamladıktan sonra akşamın geç saatlerine kadar müşterilerine hizmet ederdi.

Hayat, muhabbet dolu ve güzellik içinde geçerdi…

Terzilerin hemen hepsi arı gibi çalışırdı.

Bir pantolon bir ceket diktirmek için haftalar öncesinden sipariş vermek gerekirdi.

Durum terzi Fehim’de de aynıydı, terzi Ali’de de, diğerlerinde de.

İşleri yetiştirme telaşı vardı.

Hayat bu marifetle kazanılırdı güzeldi…

Bandabuliya ve Arasta esnafı için de aynı şeyler söylenebilir.

Özellikle Cuma günleri neredeyse haftalık yevmiye çıkmış olurdu.

Manavı, kasabı, dülgeri, kazancısı, kunduracısı.

Onlar da gidişattan memnundu…

O dönemlerde Lefkoşa geceleri limon çiçeklerinin kokusuna gömülürdü.

Evlerde naftalin kokusu…

Kimsenin hayatını kazanmak için parti delegeliğine ihtiyacı yoktu.

Zaten partiler de yoktu.

Ne bir esnaf, ne bir tüccar, ne bir memur, ne bir işçi hiçbir yetkilinin kapısına gitme ihtiyacı duymazdı.

Sadece ayakları bağlı halde köylerden öğretmenlere getirilen canlı bir tavuk veya bir sepet köy yumurtası kadim bir geleneğin göstergesi olduğu gibi,

Minnettarlığın ve öğretmene duyulan hürmetin de göstergesiydi.

Rüşvet değil…

Kasaplar da memnundu, polisler de…

Ömrünü mahallebi satarak geçiren Mehmet Ali Dayı da,

Sarayönü’nün ünlü isimlerinden Osman Gezer ile Boyacı Rauf da,

Otomobilleri temizlemekle hayatını kazanan Karanfilli Cemal da,

Ekmek paralarını yeterince çıkarır,

Kimseye minnet etmez,

Hayatı kahrederek yaşamazlardı, memnundular…

Memurlar bir üst mevkie geçmek için yalakalık yapmaz,

Kurallar ne ise o çerçevede görevlerini yapar,

Maaşları neyse yaşamlarını ona göre ayarlamayı bilirlerdi.

Ve kimse daha fazlasını elde etsin diye bir birinin kuyusunu kazmazdı…

Doğrusunu söylemek lazım,

Abartma yok,

Her şeye rağmen memleket,

Tepeden tırnağa güzeldi…

  • Yüzüne Ka(h)külü Düşmüş Gibi:

Dönem 1940’lı yıllar.

Küçük bir çocuk Arabahmet mahallesinin sokaklarında dolaşırken kulağına piyano sesleri gelir…

Altmışlı yılların başında,

Yolunuz surlar içi Lefkoşa’da bulunan İdadi Sokağa düşerse, o yoldan yürüyüp cumbalı evlerin yanından geçerken de piyano sesleri işitilirdi ki,

Yanılmıyorsam ünlü müzik öğretmenlerinden Jale Derviş’in piyanosundan çıkardı o sesler…

Jale Derviş’in piyanosundan çıkan sesler,

Ayasofya Meydanındaki Selimiye İlkokulu’ndaki çocuk seslerine karışırdı.

Ki o bir taş mektepti ilk yapıldığında yıl 1897’ydi adı İdadi…

Arabahmet mahallesinde piyano sesleri işiten o küçük çocuk ise Haşmet Muzaffer Gürkan’dı…

Daha sonraları piyano seslerine gitar sesleri karışacaktı,

Ama vakit henüz erkendi.

Bu eski kadim şehir yasemin dönemini yaşardı henüz…

Arabahmet mahallesi Lefkoşa’nın en önemli mahallesi sayılırdı.

Osmanlı’dan önce Venediklilerin yaşadığı bu sokaklarda onların da izlerine rastlamak mümkündür.

Bugün oldu, Turunçlu Camii Sokakta bulunan Venedik evi, restore edilmiş hali ile ayaktadır ki o döküntüden ibaret görünen çevresinde adeta parlamaktadır…

Bundan anlayacağımız, yüzyıllarca bölgede varlıklı ve yönetici kesimlerin yaşadığıdır.

Venedik soyluları bu mahallede yaşadığı gibi,

Osmanlı paşaları da bu mahallede yaşamışlardır…

Arabahmet Camii’nin içinde Osmanlı döneminde ölenlere ait mezarlar olduğu bilinir.

Bunlardan biri de Kıbrıslı Sadrazam Kamil Paşa’dır.

Aynı mezarlıkta Venedikli kimi soyluların da yattığı söylenir.

Vaktiyle bunların mezar taşları İngiliz döneminde bir yetkili tarafından korunmaya alınmış.

O mezarlardan biri Lois de Nores (1349) ve Franciscus Cornar (1390)’a ait.

Cornar’ın, Kıbrıs’ın son kraliçesi olan Caterina Cornaro ailesinin bir mensubu olduğu belirtilir.

Diyeceğim,

O sesler çoktan kayboldu,

O ayak izleri çoktan silindi.

Fakat yer yer bir taş duvara, bir taş pencereye ve taş bir kemere, bir taş havuza rastlamak mümkün ki bütün bunlar Türk tarzı cumbalı ve pencereleri kafesli evlerle bütünleşmiştir…

Bir kadının saçları gibi rengi biraz kumrala çalmış, biraz siyah, biraz dağınık gibi duran o evler aslında sensin, seni anlatır bilesin.

Cumbalı köşklerine bakarsan yüzüne ka(h)külü düşmüş gibidir.

Biraz mahcup bakar…

  • “Bence Malumdur”

Sokaklar dardır, uzundur, kıvrım kıvrımdır,

O sokakların kenarlarından kerpiç duvarlar yükselir,

Yükselen duvarların ardına sündürmeli evlerin odaları saklanır,

Odaları avlulara açılır,

Demirden karyola, tel dolabı, islim, toprak su küpleri ve teneke saksılar kendi köşelerinde,

Sardunya, gül damlası ve fesleğen kokuları sarhoş eder insanı,

O evlerde birkaç kafesli pencereden ibaret hanaylar,

Hanayların tepesinde güvercin ve kırlangıç yuvaları,

Kuşlar bulutlara uçar durur kanatları güneşle gümüşlenir,

Güneş bulutların arasında gezinir,

Yürekler gibi parçalanır bulutlar ki hıçkırıkları yağmurla başlar,

Bakarsın Beşparmaklara Trodoslara sürüklenir, uzansan tutacakmışsın gibi başın duman duman…

Bu adayı dağlar gözetler…

Dağlar denizlere düşer tepe tepe,

Tepeler kumsallarda kaybolur kıyılara vurur,

Denizle birleştiği yerler vardır kıyıların bir yanınız deniz bir yanınız dağ şaşakalırsın bu ne biçim güzellik,

Balıkçı tekneleri oyalanır hafif dalgalı denizlerde bir o yana bir bu yana,

Denizler denizlere açılırken ufka yüreğinin rengi düşer günbatımlarında yaprak gibi tirtitrek…

Bu adayı denizler gözetler…

Ne kadar uzaksa o kadar yakındır sevmek ve sevilmek,

En güzelini Atilla İlhan söyler, der ki:

buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün
senin ateşler içinde olduğun
bence malumdur

Yeşil tarlaların içinde lalelerin renkleri malumdur,

Sarı, mavi, bulut pembesi laleler kelepçelenir yüreğinize,

Her yüreğin bir sevdaya kapıldığı malumdur,

Ve her bahar girişinde lalelerin yürüyüşü,

Çiçekleri, tekmil ağaçları ve dağlarda ve ovalarda ne varsa tekmil kurt böcek ağaç ve kuşları gözetleyen bu dağlar bu denizlerdir,

Söyle şair kim yırtmıştı bu haritayı bu laleleri kim parçalamıştı?

Şubattan itibaren kımıldanır yer gök sanki bu bin bir çeşit renk,

En çok bu aylarda suyun senfonisi söylenir bir delice ırmak akar durur sanki dağlarında nağmesi Kanlı Dere’nin şarkısını anımsatır,

Kim sığınmadı ki o puşt zulalarında bu dağların hâlâ ağlamıyor mu St. Hilarion?

Trodosların tepesi gelin başı gibi bembeyaz o zaman nedir toprağına düşen bu kan?

Hüsran ve vuslat hangi mevsime düşer en çok var mı bunun hesabı?

Yaşamak varken laleler gibi rengarenk bir dünya içinde söyle şair kim yırttı bu haritayı?

Ne diyorduk bak:

buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün
senin ateşler içinde olduğun
bence malumdur

 




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı