Köşe Yazarları

Köşklüçiftlik’teki Topraklı Yol






Geçen arabaların arkasından yükselen toz bulutu bana çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın köyünü hatırlatıyor. Sonraları asfaltlandı ve köyde topraklı yol kalmadı.

Havalar ısınalı beri eve doluşan toz toprak miktarı da arttı. Aynı köydeki gibi. Köyde ninem bir lenger su alır ve yola su serperdi fazla toprak havalanmasın diye. Ben de hortumla evin önündeki yolu suluyorum. Ama pek etkisi olmuyor. Yarım saat bilemedin bir saat sonra etraf tepseriyor ve toz bulutu Yeşil Hat bölgesine sisli puslu bir görüntü oluşturuyor.



Köşklüçiftlik mahallesinde topraklı yol olur mu diyen varsa Tevfik Fikret sokağına buyursun, kendi gözleriyle görsün.

Bu bölge, şairler açısından çok mümbit. Bizimkisi Tevfik Fikret, bizimkine paralel olanı da Ziya Gökalp. İkisi de çıkmaz sokak. Her iki sokak, Mehmet Akif caddesine bağlanır.

Tevfik Fikret sokağında bizden başka yaşayan yoktur. Ziya Gökalp sokağında iki aile bir de iş yeri var. İş yeri eskiden makarna fabrikasıydı. Bugünlerde bir de yeni inşaat yükseliyor.

Toz bulutu, bizim köydeki gibi ama arada iki önemli fark var. Birincisi, köydeki evimizin önünden haftada bir otomobil ya geçerdi ya geçmezdi. Öteki vasıtalar zaten toz kaldırmazdı. Burada saatte bir, en çok iki saatte bir araba veya bir Jeep geçiyor.

İkincisi, köyde babaannem vardı. Köyde herkes herkesi tanıdığı için, süratli geçen varsa ninem muhakkak şoförü uyarırdı. Mahalle bir daha toz bulutuna boğulmazdı. İtiraz edenin lastikleri tehlikeye girerdi. Küçük tahta parçalarına çakılan mıhlar (çiviler) yola bırakılırdı. Bunu tüm köylüler gibi şoför de biliyordu. Bu nedenle o hata tekrarlanmıyordu.

Babaannem nevi şahsına münhasır bir kişiydi. Adı Fatma idi ama herkes onu “Gare” olarak bilirdi. Bu kelimenin gerek Türkçe gerekse Rumca anlamına bir yerde rastlamadım. Büyüklerimizin bize aktardığına göre gençliğinde beyaz tenli, güzel bir kadın olduğu için kendisine bu lâkap takılmıştı.

Benim çocukluk anılarım Gare nenemle başlar. Annem ve babam ovaya gittikleri zaman, ki bu sık olurdu, bana o bakardı. Dedemlerin ilk torunuydum. Üstelik adım da dedemin adıydı.

Dedemlerin evinde iki amcam vardı. Yanılmıyorsam ikisi de nişanlıydı ama evden henüz ayrılmamışlardı. İşten döndükleri zaman beni kucaklarına alır, havaya atarlar ve nedendir bilmiyorum, “Azgındır bu, azgın” derlerdi. Böylece iki-üç yaşındayken soyadım konmuş oldu. Daha sonra öğrendiğime göre, büyük dedelerimden birinin lâkabı “Azgıno” imiş. Zaten dedeme de herkes “Bekiro” (Büyük/Kocaman Bekir) derlerdi.

Dikkatimi çeken ilk şeylerden biri, Gare nenemin dişlerinin farklı oluşuydu. Bir gün o avluda çamaşır yıkıyor ben de dut ağacının gölgesinde oynuyordum ve ona sordum: “Senin dişlerin neçin sarıdır?” “Onlar altındır” dedi, “zamanında dişlerim kırıldığı için onların yerine koydum.” Altın dişleri, kendisine yakıştıran ender insanlardan biriydi. Başka bir ağızda bu kadar güzel durduğuna şahit olmadım.

Çok sonraları öğrendim. Altın dişlerin meğer bir hikâyesi varmış.

Herkesin malumu olduğu üzere, eskiden ekinler orakla biçilirdi. Birçoğu orağın sapına küçük bir de zil takardı. Bu sayede sesten ürken yılanlar kaçardı. Köylülerin korktuğu yılan, sağır yılan veya “gufi” (sağır) idi. Bizim taraflarda zehirli olan tek yılan çeşidi oydu. Sesi duyup kaçtığına göre bu yılan türü, ismi ile müsemma değil yani sağır değildir.

Trodos’un fakir dağ köylerinde yaşayan ve biçmesini becerebilenler, orak zamanı gelince ellerine oraklarını alır, sırtlarına pataniyalarını (battaniyelerin) vururlar ve ekin bölgesi olan Mesarga’ya inerlerdi. Bitsilyalılara Bitsillo denirdi ve bunlar orak işinde ustaydılar.

O yaz birkaç Bitsillo, üç-beş köylümüz yanı sıra dedemin ekinlerini biçiyorlardı. Dedemin etrafta olmadığı bir gün nenemle bir Bitsillo arasında bir kavga çıkmış. Kavganın nedeni hiç söylenmedi. Benim tahminim odur ki Bitsillo neneme asılmıştı.

Nenem bir darbede Bitsillo’yu yere yıkıp onu pataklamaya başladı. Onun yardımına gelen arkadaşı orağın tersiyle nenemin yüzüne vurdu. Nenemin ağzından kanlar akmaya başladı. Bu olayda iki dişini kaybetti. Bitsillolar oraklarını ve bir ağacın altında bulunan battaniyelerini alıp sırra kadem bastılar.

Gare nenemle hoş bir “nacak” anım da var.

Halkın Sesi gazetesinin tutumunu beğenmeyen Denktaş, kendi kontrolünde olan haftalık bir gazete çıkarmaya başlamıştı. Nedendir bilmiyorum, gazetenin adını “Nacak” koymuştu.

Ben ilkokulu bitirdikten sonra İngiliz Okulu’na gitmiştim. Orada bizim “koğuş” dediğimiz yurtlardan birinde kalıyordum. Okul üç dönemdi. Her dönemden sonra tatil vardı. Tatil dışında ne ben köye gidebiliyordum ne de birileri köyden beni ziyarete gelebiliyordu. Dolayısıyla yurtlarda kalan tüm öğrenciler gibi ben de tatilin gelmesini iple çekerdim. Köydeki herkesi, her şeyi özlüyordum.

Tatilde köye gidince eşyalarımı eve bırakır ve nenemi görmeye giderdim. Bir gidişimde baktım, kapının arkasında bir nacak asılı duruyor. Hoş geldin, hoş bulduktan sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

  • Bu nacak neyin nesi be nene?
  • Sen radyo dinlemeng?
  • Ne varmış radyoda?
  • Denktaş “Her eve bir nacak” diyor ya.
  • O nacak gazetedir be nene.
  • Beni öldürmeye gelenler olursa nacakla ben, hiç olmazsa, birisinin kafasını hallederim.

Yoldaki bu toz bulutundan olmalı. Son zamanlarda nenemi sıkça rüyamda  görüyorum. Gare nenemle bir de Celal Hordan hatıram var ama o başka defaya.







Başa dön tuşu