Köşe Yazarları

KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ SOL’A YAZGILIDIR


Türkiye 46 yıl önce Kıbrıs’a askeri, silahı, cephanesi, uçağı, gemisi, tankı, topu ve tüfeğiyle geldi. Binlerce kişi öldü. Onbinlerce adalı yerinden-yurdundan oldu.Türkiye bunun adının savaş ya da işgal harekatı değil ama “barış harekatı” olarak anılmasında ısrarcı oldu. Çünkü amacının Kıbrıs Sorununu çözüme ulaştırmak ve adada kalıcı bir barışı inşa etmek olduğunu söylüyordu.

Nihayetinde Türkiye askeri bir zafer kazandı. Ancak aradan geçen yarım yüzyılda adada iki cemaat arasında bir anlaşma ve barış sağlanamadı.

Geçen 46 yıllık sürede adaya barış için geldiğini söyleyen Türkiye, yalnızca Kıbrıslı Rumlarla değil, kurtardığı Kıbrıslı Türklerin önemli bir bölümüyle dahi çözümü ve barışı getirecek ortak bir dil oluşturamadı.

Ve en son Crans Montana’da ve Berlin’de BM gözetimindeki görüşmelerde ortaya çıktı ki; aradan geçen yarım yüzyıla rağmen Türkiye; ne Kıbrıslı Türklerin seçtiği görüşmeciye, ne Kıbrıslı Rumlara ve liderlerine, ne BM’ne ve ne de önerilen çözüm modeline güvenmiyor! Bu nedenle yıllardır Cenevre konvansiyonuna aykırı olarak adaya taşımaya devam ettiği nüfusa vatandaşlık verilmesi için şartları zorluyor, BM’nin ve adadaki iki liderin masadaki fedralizmine karşılık kendi “iki devletli çözüm” formülünü ortaya atıyor, adanın hem karasında, hem de denizinde yeni bir savaşı göze alacak kadar adadaki strajeik çıkarları konusunda hak iddia ediyor.

Mustafa Kemal, 1923-38 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetini en güçlü siyasi kişi olarak kesintisiz 15 yıl yönetebildi. Tayyip Erdoğan ise 2002 Kasımından beridir, yani 18 yıldır Türkiye’de siyasal iktidarın en güçlü tek adamı.  Haliyle Erdoğan ve AKP, adanın yarısının Türkiye tarafından ele geçirildiği1974 yılından sonra, tüm Türkiye siyasal parti ve liderlerinden çok daha uzun süre siyasal iktidarın en güçlü kişisi olmuş.

Erdoğan ve AKP kadroları, Kıbrıslı Türklerin bir kısmına güvensizliklerini nobran bir dille ifade etmekle kalmadı. KKTC’de mecliste vekili bulunan tüm siyasal parti ve liderlerine de, yalnızca “Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmayacağını” değil, bunu “bir reel politik” bir durum olarak benimsemelerini de sağladı. Böylece Erdoğan ve AKP, gelmiş geçmiş Türkiye siyasilerinin tümünden farklı olarak, adanın Taksimi ve Türkiye’ye entegre olması yolunda çok daha büyük adımlar attılar.

“Kıbrıs Sorununun çözümünün Türkiyesiz imkansız” mottosu Erdoğan ve AKP kadroları tarafından o denli doğallaştırılmış ki; kendini sol’da sayan partilerin lideri konumundaki kişiler, mevcut Türkiye siyasal iktidarıyla iyi geçinip “azar işitmeden takdir edilmeyi” neredeyse bir diplomasi zaferi olarak sunma durumuna düşmüşler. Anlaşılan Erdoğan ve AKP döneminde yaşanan bu gelişme kendini “solcu” veya “halkçı” gibi sunma meraklısı pek çok gazete yazarını da etkilemiş olacak, Türkiye Dışişleri ile tartışan siyasetçileri, kamuoyu önünde “radikal duruşlarıyla çözümden uzaklaşan kişiler” olarak işaret etmelerine yol açmış.

“Türkiye’nin adadaki askeri varlığının tartışılmaya açılması da”; “federal bir çözümde ısrar edilerek Kıbrıslı Rum görüşmecilerin buna zorlanması” da neredeyse birtakım “solcu” lider ve vekilin söyleminde Kıbrıs Sorununun çözümünün yokuşa sürülmesi olarak ifade edilmiş.

Bu nedenle bugünlerde Denktaş ve Türkiye derin devletinin siyasi tezleri olan konfedaralizm, iki devletlilik ve nihayet Taksim, fedral bir çözümün siyasi alternatifleri olarak kamuoyunda doğallaştırılmak üzere.

Dahası Akıncı’ya “o makamda bizim sayemizde oturuyorsun” diyen Erdoğan’a, meclise milletvekili seçilmiş olanlardan tek bir kişinin dahi “seçilmiş bir lider” olduğunu hatırlatma cesaretini göstermiş olmaması, bırakın çözüm ve barışı, adada Kıbrıslı Türklerin varlığını savunmanın bile ne kadar yerlerde süründüğünün, buna karşılık 18 yıllık iktidarında Erdoğan ve AKP’nin de Kıbrıs’ın kuzeyini yönetmekte aldığı mesafenin bir ispatı gibidir.

Kıbrıs Sorununun çözümünü Türkiye siyasal iktidar erkinin onayına bağlayan, Kıbrıslı Türklere şeffaf bilgi akışını sağlamaya dahi cesareti olmayan bir siyasal zihniyetin Kıbrıs Sorununu yakın bir gelecekte çözüme ulaştırması mümkün değildir. Ama Kıbrıslı Türk varlığını kültürüyle maziye karışmasını hızlandırması, adanın kuzeyinin Türjiye’nin bir Valisi ile yönetilecek bir il ya da ilçe olarak hazırlanmasına katkısı elbette büyük olacaktır.

Demem o ki; kapitalizm yalnızca gelir dağılımında sınıf farklılıklarına yol açmıyor! Rejimin devamı için, barış zamanlarında parlamento aracılığıyla, savaş zamanlarında ise militarizm yani şiddet araçlarıyla, dinin de, milliyetçiliğin de, cinsiyetçi kimliğin de politikanın bir aracı olan savaşın da kullanmasına olanak sağlıyor. Bu da “gelişmiş” batıda, manipülasyona açık seçimlerin gerçekleştiği “demokrasilerde” siyasi liderler, siyasal partiler aracılığıyla başarılıyor. Kapitalizm sınıf farklılığına, azami kara ve doğanın tahribatına dayalı dayalı rejiminin devamını “Ortadoğuya ve doğuya kaydıkça” daha otokratik liderler ve partileri aracılığıyla başarıyor.

Kıbrıs’ta Sorununun çözmüsüz kalmasında da, baskın olan ikincisine yakın, “daha Ortadoğulu” politikalardır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz zaman diliminde Kıbrıs Sorununun çözümünde en samimi, en istekli, en siyasi ahlaka uygun, en insan merkezli çözüm, yalnızca ve yalnızca SOL’dan gelmeye yazgılıdır.  “Sol”dan değil! SOL’dan.



Etiketler

Benzer Haberler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı