Köşe Yazarları

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Doktorları





Eski resmi gazetelerde bir şeyler arıyordum. Karşıma birden bir doktor listesi çıktı. Tanıdık isimler vardı. Büyük bir çoğunluğunu tanımıyordum. Listeden gözümü alamadım. Tanıdıklarımın hepsi öteki āleme göç etmişti.

Karşılaştığım isimler, aslında kendi hayatımın bir özetini sergiliyordu. Adını bir türlü öğrenemediğim Dali’li doktorun adı meğer Hristodulos Papadopulos imiş. Rumlar kendisine “giriye yatre” (doktor bey) diye hitap ederlerdi. Türklerin arasında adı “Sallambaş” idi.

Çocukluğumun korkulu rüyasıydı. “şeytan, hortlak, goncoloz” gibi kelimeler duyunca aklıma bu doktorun görüntüsü gelirdi. Üstelik çirkin bir adam değildi. Ancak çok tuhaf tikleri vardı. Yüzündeki tüm organlar oynuyor, başı da sürekli sallanıyordu. Sallambaş lâkabının nerden geldiğini anlamışsınızdır. (Sallanbaş’tan “Sallambaş”. Tıpkı anberin amber, Perşenbe’nin Perşembe, peyganberin peygamber olması gibi.)

Kapıdan girer girmez, daha beni muayene etmeden, “Hanumissa, bir tas su kaynat” diye anneme emrederdi. İğne yapacağını anlamamak için herhangi bir neden yoktu. Şırınganın iğnesi öylesine küttü ki iğneyi sokarken “carrr” diye ses çıkarırdı. Şırıngayı tekrar kaynatır, çantasına yerleştirir, maviye çalan gri renkli Vosvos’una biner giderdi.

Dali etrafında bulunan köylerin tümünün de doktoruydu. Haberi aldı mı çıkar gelirdi. Haberi nasıl alırdı bilmiyorum çünkü o günlerde köyde ne elektrik, ne su, ne asfalt ne de telefon vardı. Ama bir şekilde haber alır ve gelirdi. Beni en çok korkutan yanı, su kaynarken katiyen sandalyeye oturmamasıydı.

Odanın içinde gider gelir ve arada bir sorardı: “Kaynadı mı?” Gider gelirken başındaki her organ oynar dururdu. Bu üç-beş dakika bana bir yıl gibi gelirdi. Birine işkence yapmak için ille de onu dövmek gerekmiyor. Bilinçaltıma öyle bir korku yerleştirdi ki aradan 70 yıl geçmiş olmasına rağmen herhangi birine iğne yapılmasını seyredemem. Kulağıma “carrr” sesinin gelmesinden korkarım.

Sallambaş tam bir köy hekimiydi. Geceyarısı bile gitsen kapıyı açar, suyu kaynatır, şırıngayı dezenfekte eder, iğnesini yapar ve hastayı yollatırdı. Her hastalık için bir iğnesi bulunurdu. Dinince dinlensin.

XXXXX

İngiliz Okulu’nda bulunduğum yıllarda olmalı. Okulla Trodos’a geziye gitmiştik. Kar denen nesneyi ikinci kez elliyordum. Acı patlıcanı kırağı çalmaz fehvasınca kar üstünde oynadık, bol bol yuvarlandık. Ne var ki dönerken otobüste her yanımız buz kesti.

Hemen akabinde kış tatili nedeniyle köydeydim ve kan tükürdüğümü fark ettim. Babam ovadan gelince bir kamyon ayarladı. Köyde hemen hemen kimsenin özel arabası yoktu. Olan birkaç otobüsle birkaç kamyondu. Doğru Saffet beye.

Köylülerimizin iki doktoru vardı. Biri Saffet bey, öteki de Reşat bey. İkisi de köydeki çiftlik ağalarının çocukları oldukları için köylümüz sayılırlardı. Köylümüz dururken yabancıya gidilir mi?

Saffet bey beni muayene ettikten sonra bir not yazıp babama verdi ve bizi Kalbiyan adında bir doktora gönderdi. Doktorlar listesinde adı V. V. Kalbiyan olarak geçiyor. Dolayısıyla onun adını öğrenemedim. Kalbiyan notu okudu, oturdu kendisi başka bir not yazdı. Yazarken elleri dikkatimi çekmişti. Kocaman elleri ve kalın parmakları vardı. Buna benzer elleri İbrahim amcamda görmüştüm. O yapıcı ustasıydı, o nedenle o türden eller kendine yakışırdı. Ancak o elleri bir doktora yakıştıramamıştım.

Notu babama uzatarak “Siz doğru hastaneye gidin. Bu notu gösterin de çocuğu yatırsınlar” dedi. Babam bunu duyunca bozuldu. Ama yapacak bir şey yoktu. Hastaneye gittik. Doktorun notu tüm kapıları açtı ve beni 40-50 kişilik bir koğuşa yatırdılar.

Ertesi gün saat 10.00 sularında Kalbiyan etrafında birkaç genç doktorla ve birkaç hemşireyle hasta ziyaretine geldi. Sıra bana gelince yatağın ayak ucunda asılı duran kartona kıstırılmış kâğıdı inceledi ve sonra onu öteki beyaz önlüklülere uzattı. Bu arada ötekilere anlamadığım terminoloji ile dolu bir şeyler söyledi. Belli ki hastalığım hakkında onlara bilgi aktarıyordu.

Üst tarafımı açtırdı ve o kocaman elleriyle oramı buramı bastırdı. Sonra da aramızda buna benzer bir konuşma geçti:

  • Nasılsın?
  • İyiyim.
  • Yani ne kadar iyi?
  • Zaten benim bir şeyim yoktu.
  • Bir şeyin yoktu da burada ne arıyorsun?
  • Yani önceleri de ağrım, sızım olmadığı için elimde mukayese edecek bir ölçüm yoktur.
  • Anlaşıldı.

Döndü ve yan taraftaki hastayla ilgilenmeye başladı.

İlk günden anlaşıldı ki hastalardan birinin yatağının etrafına paravan gerildi mi o hasta gidici demektir. Bu gibi durumlarda ben koğuşu terk eder koridorlarda gezinirdim. Anlaşılan hastaların yürüyüş yapmaları doktor ve hastabakıcılar tarafından makbul karşılanır olmalı ki kimse bana hiçbir şey söylemedi.

Koridorlarda gezinirken kapıların üstünde parlak pirinç üstüne yazılmış olan isimleri okuyordum. Bir sürü Rum, birkaç tane de yabancı adı vardı ama Türk adı yoktu. Sonunda bir kapının üstünde Kaya A. Bekiroğlu diye bir isim gördüm. Bu defa da bu adam nasıl biri diye merak ettim. O koridorda hastaneden çıkıncaya kadar her gün saatlerce bekledim. Ne giren oldu ne de çıkan.

Kalbiyan kısa sürede beni tedavi ve taburcu etti. Onu bir daha görmedim. O da dinince dinlensin.

XXXXX

Aradan yıllar geçti. Lise, üniversite derken doktora yapıp adaya döndüm ve kendimi savaşların içinde buldum. Mücahitlik sona erince Lefkoşa’ya geldim. Ve bir gün çok merak ettiğim o adamla tanıştım. Giderek hem arkadaş olduk hem de o benim doktorum oldu. Allah gani gani rahmet eylesin.

Aslında, sözünü ettiğim listeye bakıldığı zaman o dönemin sosyolojisiyle ilgili bilgiler edinmek mümkündür. Ama onlar haftaya.








Başa dön tuşu