Poli

Kendi Ülkende “Yabancı” Olmak (Bölüne Bölüne Yok Olma Travması)


Başaran DÜZGÜN
  • “Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kadın başkanı olması fikri güzel” dedim.

Yüzünü ekşiterek yanıt verdi;

  • “Fakat o Hillary değil…”

Bunu söyleyen Amerikalı bir kadındı.

Poli’de masmavi bir sabahtı.

Balıkçı sandallarına eşlik eden su kuşlarının kanat sesleri duyulurdu sadece kımıltısız ve adeta bir çarşaf gibi uzanan denizde. Trodosların turkuaza çalan doruklarında güneşin ilk ışıkları nurdan bir taç gibi yansır, Afrodit’in huzurunda secdeye varmış gibi görünürdü asırlık çam ağaçları.

Kalabalık bir turist grubuyla doluşmuştuk nehir gemilerinden bozma tur teknesine.

Yaşlı kaptan ve diz üstüne kadar uzanan çoraplarını çekiştirerek servis yapmaya çalışan karısı hariç tümümüz yabancıydık. (Biz “yabancı” olduğumuzu daha sonra algılayacaktık.)

Çoraplarını çekiştirerek etrafta koşuşturan kadının sırrını da Laguna gittiğimizde çözecektik. (Suvla mangalları ortaya çıktığında ve büyük bir maharetle nefis etleri pişirmeye koyulduğunda)

Blue Lagun…

Bugüne kadar gördüğüm en etkileyici kumsal.

Memleketin irili ufaklı her kumsalında, günün herhangi bir saatinde kulaç sallama kariyeri olan bendeniz ilk kez karşıma çıkan bu kumsalda hem etkilendim hem de içerledim.

Poli’deydik.

Anne ve baba tarafından atalarımızın yüzlerce yıl hüküm sürdüğü topraklardaydık.

Ata evindeydik.

Ve ben tıpkı bir turist gibi ata evimizi ilk kez keşfetmenin travmasını yaşıyordum.

***

Benzer duyguları babamın evini ziyaret etmeye gittiğimizde de yaşamıştım.

Lapta kökenli bir aile karşılamıştı bizi. Çat-pat İngilizce bilen kadın güler yüzüyle limonatalar ve kendi yaptığı pilavunalar ikram etmişti bize.  Laçi’deki otellerden birinde çalışıyordu.  Eşi  art arda yaktığı sigaralarla ve kuşkulu bakışlarla izliyordu bizi.

Sadece bir ara Lapta’daki ev ve arazi fiyatlarını sordu.

“Bizim orada iki havlu evimiz var” dedi Rumca, kadın İngilizceye çevirdi.

Eminim kafasında her iki yerdeki emlak ve arazi fiyatlarının kıyasını yaptı.

Hiç şaşırmadım, kanıksamadım bu durumu. Çünkü karşılaştığım yüzlerce Rum da daha sohbetin ilk dakikalarında konuyu “Kuzey’de bıraktıkları malların” değerine getiriyordu.

Akıllarında olan ata topraklarına geri dönmek miydi yoksa ata topraklarından kazanacakları para mıydı, hala anlayabilmiş değilim.

***

Kapılar açıldıktan sonra defalarca gittik Poli’ye.

Her defasında da ailenin Kuzey’de doğan yeni nesillerini de peşimden sürüklemeye çalıştım.

başaran düzgün-poli

Fiilen ayrılsa da Akdeniz’in ortasındaki bu küçücük adanın bir bütün olduğunu düşündüm hep.

Öyle hissetmeye çalıştım.

Bak neneniz bu evde büyüdü. Bak dedeniz bu ağacın altında çobanlık yaptı.

Bak sonra evlendiler ve kıt kanaat imkanlarıyla bu evi yapmaya çalıştılar.

Amcamlar, yeğenlerim ve herşeyi ile gurur duyduğumuz Baf, onun incisi Poli.

Yeni nesiller de buraları bilmeli ve aynı aşkla bağlanmalıydılar.

Bütün çabam bunun içindi.

Ama nafileymiş.

İlk yıkılan ben oldum…

***

Sonraları bir villada düzenlenen yasadışı kumarda  yakalanıp da partisi (AKEL) tarafından aday gösterilmeyen Belediye Başkanı’na gitmiştik.

Bir otobüs dolusu Poliliydik.

Uyanık belediye başkanı  (Kıbrıslı Türk kardeşlerimiz geldi) tadında haber yaptırmıştı gazetelerde ve televizyonlarda.

Elimizden tutup adım adım gezdirmişti bize kendi yerimizi.

Sanki de “hade gelin bıraktığımız yerden başlayalım” der gibi bir hava yaratmıştı.

Aslında sadece bir havaydı bu.

AKEL konseptine uygun olarak ne kadar “barışçı” olduğunu göstermek için.

“İki şey sormak isterim” dediğimde gerilmişti.

Tercümanlığımı yapan abim Niyazi Düzgün “ortamı germe lütfen” diye ikaz etmek zorunda kalmıştı.

Yok, öyle bir amacım yoktu.

Benim tek derdim Poli idi.

“Mezarlığa gittik ve dedemizin mezarını bulamadık..”

El cevap;

“Eeee, o gün Baf’ta bir işim vardı, Poli’de değildim, kara yolları yol genişletme çalışmaları yaptı, geldiğimde baktım ki mezarlığın yarısı yok, çok kızdım, çok üzgünüm…”

(Bir bayram sabahı gün doğarken gidip bir karanfil bırakacaktım oradaki parçalanmış şehitler anıtına. Bir buhur yakacaktım ölülerimizin ruhuna. Nerede olursanız olun ölüleriniz için dua edebilirsiniz, bir kabre ihtiyacınız yoktur desturunu bilerek)

İkinci sorum en yıkıcıydı. (Benim için)

“Laptalı aileyi sokağa atacak halimiz yok. Şöyle Poli’yi tepeden gören bir yer satın almak isteriz. Üstüne küçük bir beriftero. Ömrümüzün geri kalan bölümünde Poli’de vakit geçirmek isteriz…”

El cevap;

“Eeee, bunun için size bir şey söyleyemem, hükümete başvurmanız gerekir….”

***

Poli’nin masmavi sabahında, Hillary muhabbeti yaptığımız Amerikalı kadın Cidde’de bir petrol şirketinde kimyagerdi.

Sohbete katılmayan eşi de Kuveyt’de bir Amerikan şirketinin üst düzey yöneticisiydi.

Sık sık bölge ülkelerini tanımak için tatile çıkarlarmış.

“Siz nerelisiniz” diye sorduklarında “Kuzey’deniz” demiştik.

Sonra da “aslında burası bizim ata topraklarımızdır” falan diye anlatmaya çalışmıştık.

“Kıbrıslı Türk ve niye ata topraklarında değil de Kuzey’de yaşıyorsunuz” kısmını anlatamadığımız apaçık ortadaydı.

Biz kendimizi anlatmakta zorlanmıştık ama o Amerikalı çift bize dünyanın başına ne geleceğini aslında çok iyi anlatmıştı.

Donald Trump.

Hala dünyayı onlar şekillendiriyorlar ve bize de yaşattıkları travmalarla bölüne bölüne yok olmak düşüyor….




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı