KELİMELERİN GÜCÜ

19 Ağustos 2018 Pazar | 08:11
Bedia Balses

Benim sözcüklerle doğdum doğalı bir bağım oldu. Bana söylenilen sözleri, edilen yeminleri hep önemsedim. Oysa kelimeler cümlede durduğu gibi durmuyormuş insanların hayatında, bunu da sonraları anladım. İnsanlar bir vampir gibi başka insanları enerjilerini tüketmek için kullanıyorlar ve bunu kelimeleri katlederek yapıyorlar. Kelimelerin gücünü bildiğine, anladığına, çözdüğüne inandığım, aynı yolu yürüdüğümü sandığım insanları bile bu vampir sürüsünün bir parçası olduğunu görmek en büyük hayal kırıklığım oldu. Kim bilir bilmediğim ve aslında o dersten o sınavı verdiğimi sandığım kaç konu vardır önümde. Kaç kez daha insana dair, karnemde kırıklarla kalacağım yaşamın orta yerinde, kim bilir…

Ne büyük güç kelimeler. Kullanmayı bilmeyenlere patlamaya hazır bir bomba gibi. Tahribat gücü yüksek üstelik. Bu yaşlarda söylediğim sözlerin arkasında durmayı namus bilen bir insanım. Etrafımda Nietzscheler Mevlanalar okuyup da, hayatın içinde sokakta yürüyen herhangi bir adam kadar bile yaşam felsefesi taşımayan insanlar arasında kalmışlığım var. Yüzünde sığ sularda gezindiği denizin pırıltılarıyla kendini kelimeler üzerinden pazarlanların ortasındayım. Ne verdiğim değeri geriye almak gibi bir duruşum oldu, ne de söylediğim sözlerin verdiği sorumluluktan kaçtım. Benim için insan karakterinin gücü burada gizliydi.
Söylediğim sözlerin, şiirlerin, yazıların arkasında durdum ben. Vurulmak, yaralanmak, ölmek pahasına. Kaybetmek, ağlamak, üzülmek varsa da ucunda sözcüklerime sahip çıktım, kendime sahip çıktığımı bilerek. O böbürlenen, ben denen egoya teslim olan ve aslında sevmeyi beceremeyen, yüzüne gözüne bulaştıran, sevmenin bencilce bir ego tatmini olduğunu sananlar arasında bu yaralanmalar aslında nasıl da güçlü yapıyor beni. Nasıl da bakarak gülümsetebiliyor, güzelleştirebiliyor hala yaşadıklarım, yazdıklarım, söylediklerim yüzümü.

İnsanların kelimeleri hor kullandığına şahit oldukça hala şaşırabiliyorum ve hala şaşırdığıma şaşırıyorum. “Benim” deyenlerin bile sözlerinin arkasında duramadıklarını, sözcükleri bir heves gibi kullanarak aslında onları oluşturan kişiliği yaraladıklarını farkediyorum. Git gide derinlerimde kalan dost yüzleri benim için daha bir değerli oldu örneğin bu yaşta. Artık insan kaybedecek zamanda olmadığımı biliyorum. Pek çok insanın “seviyorum” dediği şeyi, ya da insanı sevmediğini anlıyorum. Sevdikleri şey yalnızca o kişide gördükleri kendileridir. Ne kadar beceriksiz, ne kadar sevgi fukarası olduğumuzu anladım bu yaşımda. Yüzümüze, gözümüze bulaştırdığımız her şey gibi ilişkilerimizde de hep kaplama kağıtlı sözcükler kullanıyoruz. Parıltılı sözlerimizin altı hep boş çıkıyor. Kandırmacalı bir yığın söz ezberliyoruz, kah Attila İlhan’ dan, kah Orhan Veli’den. Aslında “cümlemiz bir cümle etmeyiz”dir. Bencilliğimiz bizi insan olabilmekten alıkoyuyor. Biz istediğimiz vakit konuşup, biz istediğimiz zaman susuyoruz. O insana kendi değerini değil, bizim kendi aptal egomuzu yükleyerek değer verdiğiimizi sanıyoruz. Sanki piyasaya sunulan borsadaki hisselerin değer kaybetmesi ya da kazanması gibi davranıyoruz sevdiğimiz dediğimiz insanlara. Onları yaralıyoruz ve onları kaybediyoruz.

Aslında sözlerimizi kaybediyoruz.

Sözünü kaybedenin ÖZÜNÜ kaybettiğinin farkınada bile olmadan…

***

ZAMANA ASTIKLARIM

Ve insan yalnız kalmıştı.

Hüznün derinliklerinde yüzüyordu.

Etrafındaki tüm hayvanlar ona yaklaştı ve şöyle dediler:

‘Seni bu kadar üzgün görmek istemiyoruz, ne dilersen dile, senin için gerçekleştirelim.’

İnsan dedi ki; ‘Daha iyi görmek istiyorum.’

Akbaba dedi ki; ‘Görüşüm senin olsun, al.

İnsan dedi ki; ‘Daha güçlü olmak istiyorum.’

Jaguar cevapladı; ‘Benim kadar güçlü olacaksın.’

Sonra insan dedi ki; ‘Yeryüzünün sırlarını öğrenmek istiyorum.’

Yılan dedi ki; ‘Hepsini sana ben göstereceğim.’

Böylece, insan hayvanlardan aldığı bütün özelliklerle beraber gitti. Onun ardından baykuş, geride kalan hayvanlara dönerek şöyle dedi:

‘Artık insan daha çok şey biliyor ve daha çok şey yapabilir. Artık ondan korkmaya başladım.’

Geyik şöyle cevapladı onu; ‘İnsan, ne istediyse aldı. Artık üzüntüsü bitecek.

Ancak baykuş böyle düşünmüyordu: ‘İnsanda hiçbir zaman dolduramayacağı bir boşluk gördüm. Onu üzen ve devamlı istemesine sebep olan şey işte bu boşluk. O almaya devam edecek.

Ta ki yeryüzü ona şöyle diyene dek;

‘Artık bende sana verecek hiçbir şey kalmadı.

( Apocalypto filminde yaşlı, yerli bilgenin anlattığı öykü)

Alan Hudson tablosu Mağusa’da

Dr. Okan Dağlı’yı pek çok özelliği ile tanıyoruz elbette. Milletvekilliği, yazarlığı, doktorluğu, Mağusa İnsiyatifi’nde yaptığı çalışmalar yanında onun sıkı bir Chelsea taraftarı olduğunu da biliyoruz. Taşıdığı bu özelliklerinin yanında çok iyi bir hekim olan Dr. Okan Dağlı’nın kapısını sağlık sorunlarımda dolayı her mevsim en az 2-3 kez çalarım. Doğrusu sağlık sorunlarımda en kısa süreli iyileştirmeyi de o sağladı şimdiye kadar.

Yine geçenlerde her yıl geçekleşen ataklarım coşunca Dr. Okan Dağlı’nın karşısında buldum kendimi. Ancak odasına girer girmez, duvarda gördüğüm resimlerden hastalığımı nerdeyse unuttum. Ezber bozan bir odada, kültürel-sanatsal sohbetlerle “doktora bakınmak” bir başka şanstı benim için. Dr. Okan’a hemen duvardaki resimlerden bir tanesini sordum. Bu iki futbolcunun resmiydi. O da bana çocukluğunda hayranı olduğu 1970’li yıllarda Chelsea takımında efsane olan Alan Hudson’un Kıbrıs’ta kaldığını, onunla tanıştığını, yemek yediklerini, onunla ilgilendiğini ve o efsanenin kendisine bu tabloyu armağan ettiğini söyledi.

Bu hikaye beni çok etkilemişti. Sonra da ekledi “sizin oralarda kalıyordu”… Bu efsane futbolcunun Yeniboğaziçi’nde sessiz, sakin, gösterişsiz bir hayat sürmesini, hatta pek çok zorlukla mücadele ettiğini anlattı Dr. Okan. Onu İngiltere’den gelen birisi sayesinde bulduğunu, aradığını, buluştuklarını, görüştüklerini anlattı. 1970’li yıllarda fırtına gibi esen ancak sonrasında her “eski” yıldız gibi biraz buruk bir zamanında yaşanılan bu buluşma hem Alan Hudson hem de doktorumuzca anlamlıydı.

“Giderken bu resmini bana armağan etti” diye ekledi Dr. Okan. Bir çeşit vefa gibiydi bu. Her ikisinin de birbirlerine karşılıklı vefasıydı. Doğrusu bu öykü beni etkilemişti. Ezber bozan bir doktorla bunları konuşurken hayatın dümdüz bir şey olmadığını daha iyi anlıyordum. Hangi mesleği yaparsanız yapın insanlara, hayata farklı renklerle kendinizi katmak, insanlara farklı yönlerde de ulaşmak bambaşka nitelikler gerekiyordu. Benim o odada konuştuklarım, Dr. Okan Dağlı’nın anlattıkları, çocukluk yıldızını gönlünde, duvarında taşıyan bir taraftarın vefası vardı orada. O resim benim içimdeki insanların güzel bir örneğiydi. Bu hafta bu güzel örneği herkes bilsin istedim.