Karar zamanı beyler…

27 Mayıs 2016 Cuma | 10:23
Esra Aygın

 

 

Günlerdir Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın İstanbul’a giderek Dünya İnsani Zirvesi sonrasında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği akşam yemeğine katılması ve daha sonra da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban ki Moon ile görüşmesi üzerine kopan kıyametin tüm tarafları ile konuşmaya, olaya farklı açılardan bakmaya çalışıyorum.

Kıbrıs müzakere tarihinde, denizlerimizde savaş gemilerinin bile yüzdürülmesine neden olan krizlerle kıyaslandığında nispeten küçük sayılabilecek bu kriz, artık çok kritik bir noktaya gelmiş olan müzakere sürecinde sağduyunun elzem olduğunu, ve şimdi liderlik yapma zamanı olduğunu ortaya koyması açısından önemli.

Aldığım tüm bilgilerden ve dinlediğim tüm farklı değerlendirmelerden vardığım sonuç şu ki, bu krizde ama az, ama daha fazla, hem Kıbrıs Türk tarafının hem de Kıbrıs Rum tarafının sorumluluğu var.

Aklı başında hiç kimse Cumhurbaşkanı Akıncı’nın İstanbul’da gerçekleşen BM zirvesine bir devlet başkanı olarak katılmasını beklemiyordu. Kendisinin de böyle bir beklenti içinde olmadığına eminim. Ancak zirve dolayısıyla orada bulunan BM Genel Sekreteri ile bir araya gelerek Kıbrıs çözüm sürecini görüşmek istemesi gayet yerinde bir istek. Tek bir şartla: Bunu, gelinen bu kritik noktada, süreçteki mevkidaşı ile konuşarak, anlayış birliği içerisinde yaptığı sürece… Tek başına değil…

Akıncı, çok büyük ihtimalle, ‘Anastasiadis İstanbul’da devlet başkanı muamelesi gördü, toplantılar yaptı, Türk yetkililerle de görüştü, Kıbrıs Türk tarafı yine saf dışı kaldı’ eleştirilerine bir kez daha maruz kalmamak adına – muhtemelen bunun bir krize dönüşebileceğini tahmin ettiğinden tereddüt içinde olan BM’ye rağmen – bu görüşmenin gerçekleşmesi için uğraştı.

Diğer taraftan Kıbrıslı Rum Lider Nikos Anastasiadis, kendisine bir emrivaki yapıldığını hissetti, zaten rahat hissetmediği, diken üzerinde olduğu bir ortamda zor durumda kaldı, yemeğe Akıncı’nın da devlet başkanı olarak katılması durumunda Kıbrıs’a döndüğünde düşeceği durumdan korktu ve toplantıyı terk etti. Anastasiadis’in tepkisini buraya kadar anlaşılabilir. Ancak İstanbul’da olanları gerekçe göstererek çok önemli bir toplantı olması beklenen Cuma günkü liderler toplantısına gitmeme kararı, yani pratikte masadan kalkması orantısız bir tepkidir, aşırıdır ve açıklanamazdır. Masadan kalkmak bu kadar kolay mı? Harcanan bunca emeği, yapılan bunca çalışmayı, gecesini gündüzüne katarak sürece katkı koyan insanların fedakarlığını ve en önemlisi size umut bağlayan insanların beklentilerini çöpe atmak bu kadar kolay mı?

Peki bugüne kadar yolu Kıbrıs’tan geçmiş olan en pragmatik, yaratıcı, çözüm-odaklı ve etkin BMGS özel danışmanlarından biri olan Espen Barth Eide’yi adeta istenmeyen adam ilan etmeye çalışmak da neyin nesi?

Belki liderler kriz aşılıp bir hafta sonra masaya oturduklarında tüm bunları unutacaklar ve hiç bir şey olmamış gibi yollarına devam edebilecekler. Ama toplumların bu olayın yarattığı gerginliğin, yapılan ağır açıklamaların, ve çözümsüzlükten beslenenlerin de istismarıyla büyüyen krizin üstesinden gelmeleri çok daha fazla zaman ve çaba gerektirecek.

Müzakere süreci artık çok kritik bir noktaya gelmiş durumda. Yönetim, mülkiyet, toprak ve garantiler konularında cesur siyasi kararların verilmesi ve sürecin tamamlanması arifesindeyiz. Eğer Akıncı ve Anastasiadis bir süre önce yapmış oldukları ortak açıklamada ortaya koydukları ‘2016 yılında çözüm’ hedefine gerçekten bağlı iseler hemen şimdi bir karar vermek zorundadırlar.

Ya iç siyasi hesaplarla kamuoylarına oynayacaklar, sistemden beslenenlerin gönlünü hoş tutacaklar, fevri çıkışlar ve taktiksel adımlarla bölünmüş Kıbrıs’ın ufak siyasetçileri olarak kalacaklar, ya da vizyon sahibi, büyük hedefe odaklanan liderler olarak kararlılık ve cesaretle halklarını ileriye taşıyacaklar ve tarihe geçecekler.

Ya duygularının, korkularının, endişelerinin esiri olacaklar ve Kıbrıs’ı krizlere, belirsizliğe ve çıkmaza sürükleyen siyasetçiler olacaklar, ya da rasyonel, anlayışlı, sağduyulu liderler olarak Kıbrıs’ı birleştirecekler.

Ya her esinti ile savrulan siyasetçiler olacaklar, ya da toplumlarını peşlerinden sürükleyen liderler olacaklar…

Şimdi karar zamanı beyler…

Tarihe geçen liderler mi olacaksınız, tarihin sayfalarına gömülen siyasetçiler mi?