Köşe Yazarları

HOŞGELDİN RAHME!


Yarım kalmış bir şişe şaraptaki
Eksik bir tattı aşkımız
Gidişlerin gölgesiydi dökülen bardağa
Dondurulmuş buruk bir özlemdi buzdolabında

Tıpasını kapatmak neye yarar
Gerçekle temas etmiş bir öpüşün
Mantık tüm mermilerini hazırlamışken
Neye yarar
Ağır yaralanmakla
Ölmek arasındaki
Olasılık

——
Köyün tabelasını gördüğünde kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Kendini yıllar sonra uzaktaki sevgiliye kavuşmayı bekleyen biri gibi hissediyordu. Nefes alıp verişleri düzensizleşti. Durmadan etrafına bakınıyor, değişen, dönüşen, eski yaşamının izlerini arıyordu. Çocukları bu halini görüp soru sormasınlar diye bakışlarına normal bir ifade vermek için kendini zorladı. Dondurulmuş umutlarla dolu bir zamana yelken açıyordu. Yıllarla, yollarla, çizgiler, özlemler, ölümler, ağıtlarla dolu kayıp 30 yılın sonrasındaydı. Bir film şeridi gibi gözlerinin önünden yaşam kareleri geçiyordu. Hala Sultan Tekkesi’nin Bayram sabahı, Larnaka’nın tahta iskelesi, Deniz Panayırında duyduğu çocuksu heyecanlar… Upuzun ve dalgalı saçlarının bir bayrak gibi rüzgarda dalgalandığı, taze umutlarının genç bedeninin rüzgarıyla savrulduğu zamanlara doğru kayıyordu. Savaş ve sevda yanığı yıllardaki gibi göğsü “O”nu gördüğü zamandaki gibi kuş olup uçuyordu… İçindeki gencecik, dal gibi, dalgalı saçlı kadınla buluşmuştu.  Şimdi hissettiği ve geride bıraktığı diğer yarısı ile cebelleşmedeyi. 40 yıldan fazla anılarını dondurup, eskitmeyen, tek bir anını unutmayan o muhteşem gülüşlü kadınla anılarının ve acılarının peşinden ait olduğu yerleri arıyordu.

Elini kısacık saçlarına götürdüğünde yüzündeki ışıltılı gülümseme dondu. Bir zamanlar upuzun siyah saçları olan kadın, zamanın paslı makası ile saçlarını kısalttığını, o ara kesit zamanda neler yaşadığını anımsadı. Yüzünde, vücudunda, bakışlarında yılların, göçün, savaşın, ardında bıraktıklarının izleri vardı. Elinde tuttuğu kağıt peçeteyi Bayram sabahında aldığı hediye mendil farz ederek avucunda sıktı. Oysa peçete, terleyen avucunun ortasında çoktan erimeye başlamıştı bile. Kenarı işlemeli, adlarını yazdıkları mendillerin yerini şimdi kağıt olup eriyenler almıştı. İçinde gözyaşlarını sakladığı mendiller değil, acılarını çöpe atan peçeteler vardı artık…

Köye girdiklerini fark ederek irkildi. Köyün tabelasını okumasa yanlış yere geldiklerini düşünecekti. İçi yabancılaşmanın verdiği kötü hisle daraldı. Avucunun içi gibi,  her evi, her insanı, her taşı, her otu ezbere bildiği köyü müydü bu, şehirli – şehirli gülümseyen? Gelişen, büyüyen, yenilenen, yolu değişen, yeni binalar dikilen yabancılaşan bu yer miydi onu bekleyen? Yıllarca bu anın hayalini kurmuştu. Kavuştuğu zaman bıraktığı gibi bulacaktı her şeyi, o kadar emindi kendinden. Oysa hesaba zaman denen çöplüğün öğüten, tüketen, çürüten gücünü katmamıştı. Hiç bir şey eskisi gibi değildi. Köyünün tabelası bile kocaman ve moderndi…

Araba ile yavaş yavaş geçilen mahalleler arasından güçlükle tanıdık evleri seçmeye başladı. Sesi birden 20’li yaşlarını süren bir genç kızın tiz yankısını almıştı… Heyecanla sıralıyordu: “Bu Safiye’nin evi, Bu Berayet’in, Bu Gazi Dayı’nın bahçası… Burada nenenin evi vardı ama yıkılmış… İşte bunlar Türk evleri…” Uzayan listede işaret ettiği evler diğerlerinden daha bakımsız ve daha eski olmasına rağmen sağlam bir şekilde ayakta duruyorlardı. Çocukları ona çeşitli sorular soruyorlar ancak o hiçbirini duymuyor, kendi kendine sayıklıyor, konuşuyordu. 20’li yaşlarını süren, 2 küçük kızı olan, ince, uzun, dalgalı saçlı o güzel ve mutlu kadının izlerini arıyordu yoncalı, üst geçitli yollarda… “Bizim eve giden yol bu” diye heyecanla sol tarafı işaret etti; yabancı yabancı etraflarına bakınan ve doğdukları yerlerde tek bir anıya sahip olmayan çocuklarına. Sabırsızca sol tarafa döndürdüler yüzlerini çocuklar, annelerinden gelecek bir işaretle “evimiz” diyen sesi bekliyorlardı… “Dur” dedi kadın sert bir ses tonuyla. “Dur”… Araba durdu…  Herkes durdu… Sanki zaman bile durmuştu. Kadının yüzünde kayıp geçmişini arayan yorgunluk şimdi hayal kırıklığına dönüşmüştü. Kadın ellerini ovuşturarak önü otlarla dolu eve doğru yöneldi. Evin giriş kapısının önünde demirler yığın halini almış kapıdan girişi engelliyordu. Sabırsız ve sinirli adımlarla yürüyen kadın evin önünde kısa bir süre duraksayarak ani bir kararla geri döndü. Çocuklarının yüzünde şaşkınlık vardı. Soru sormuyorlardı. Kadın bahçedeki yenidünya ağacının önünde durdu, ağaçtaki yeni dünyaları okşar gibi tuttu. Gözleri dalgalı bir denizi anımsatıyordu. Bulutlu, dumanlı ve soğuk bir günden kalmaydı. “Bunu biz ekmiştik” diye kendi kendine fısıldadı… Kafasını kaldırıp yeni dünya ağacının boyuna baktı.

Derken evin arkasından yaşlı bir kadın göründü. Türk plakalı arabayı görünce “gala gala” diye el etmeye başladı… Köydeki Türk evlerinde oturan her Rum, evlerine gelecek olan sahiplerini bekliyorlardı. Rum kadın kollarını açarak yenidünya ağacının altında kalakalan kadına doğru heyecanla yürüdü. Güçlükle kendini toparlayan kadın anadili gibi bildiği Rumca’yı paslı bir sesle ve zor dökülen sözcüklerle anımsamaya koyuldu. Bu arada çocuklarını çağırıyor, onlara anlamadıkları lisanı Türkçe’ye çeviriyordu.

Ev, evden çok ev bozması bir süt fabrikasıydı. Etraftan süt kokuları yayılıyordu her yana. Ne bir çiçek, ne bir renk, ne bir dinamizm, hiçbir şey yoktu evde… Evin ön kapısı iptal edilmiş, kullanılmıyordu. Oradan gelecek olanlar için kapı sımsıkı kapalı duruyordu. O kapı aslında ilk sahiplerine kapanmıştı, sessizlik bir zamanlar avluya renk katan çocuk cıvıltıları ve şarkıların eksilmesiyle yerini terk edilmişlik duygusuna bırakmıştı. Her yerde inşaat artıkları, demirler, tahtalar vardı.

İki kadın bir şeyler konuştular, kucaklaştılar ve eve girdiler. Evini, rüyalarını, anılarını aramaya çıkan kadının eve girmesiyle çıkması bir oldu. Çocuklarının yanına yaklaştığında “burası artık benim evim değil” dedi gözleri uzaklara dalıp gitti. Geldiği, gördüğü yerle, sevdiği, emek verdiği ev aynı değildi. ‘Bu ev artık benim evim değil’ diye tekrarladı kendi kendine… ‘Benim evim, bizim evimiz 30 yıl önce bizimle birlikte gitmiş, göç etmiş buralardan. Ruhu bizimle birlikte kaybolmuş… İzlerimiz silinmiş… Burası benim evim değil onun evi’ diyerek Rum kadını işaret ederek arabaya doğru yürüdü… Rum kadınla çocukları onu şaşkın gözlerle izliyorlardı. Bu kesin ve iç yaralayan sözlerin ardından kimse yorum yapmaya cesaret edemedi.

Bu durgunluk yaşanırken duvar ötesindeki komşu evden başka bir Rum kadının heyecanlı, coşkulu sesi duyuldu: “ Rahme, Rahme”…
Çocuklar annelerinin yüzüne bakıyorlardı. Arabaya binmek üzere olan kadının gözleri parlayarak yanıt verdi adıyla seslenen kadına. Komşu evden gelen Rum kadını hemen tanımıştı.  Rahme arabaya binmekten vazgeçti ve yüzünde beliren sevinçle “Maria” diyerek kollarını açarak koştu  heyecanla yaklaşan Rum kadına…

Rahme, komşusuna doğru yürürken olduğu yerde çakılıp kaldı. Rum kadın kendisine değil kızına sarılarak “Rahme, Rahme” diyerek ağlıyordu… Kollarında çocuğunu tutan uzun saçlı kız neye uğradığını şaşırarak olanları anlamaya çalışıyordu. Rahme, onlara doğru ilerleyerek Maria’nın omzuna dokunarak, sevecen bir sesle “Maria, benim Rahme, ben geldim” dedi… Ancak Rum dinlemiyor, ısrarla Rahme’nin kızını yanaklarından öpüyordu. Ne olduğunu anlamayan genç kadın, bir yandan Maria’ya sarılıyor bir yandan da “ben Rahme değilim, kızıyım” diyordu. Rum kadın yarım yamalak Türkçe’siyle “hayır, hayır Rahme sen! Sen Rahme!” diyerek diretiyordu.  Kafasında ve anılarında, 40 yıl öncesinde kalan, uzun saçlı, genç komşusuna arıyordu.  Rahme ise yılların yorgunluğunu taşıyan gerçekleriyle baş başaydı. Kızına doğru dönerek: “Bırak, seni ben sanıyor” dedi. Rum kadının sıcak sarılışına yanıt verdi kızı. Şimdi Rum kadının karşısında gidip de aynı kalmayan, eskisi gibi olmayan tüm her şeyin aynası vardı…

Kucaklaşma ve veda faslından sonra arabaya bindiler. Rum kadın doğru bildiği Rahme’ye doğru gözlerinden yaşlar akarak el salladı. Arabanın arkasında oturan Rahme ise gitmenin bazen yitmek olduğunu anladı. Kayıp zamanlarını ve anılarını bulamayacaktı. Düşlerinde yaşayan o günler, heyecanlar ve aşk savaşla birlikte yaralanmış ve sakatlanmıştı. Kafalardaki, hayallerdeki Rahmeler’in örselenmeden yaşanması gerekiyordu. Gözündeki bir damla yaşı geçmişine damlattı. Akşam oluyordu. Arabayla kuzeye doğru yol almaya başladılar. Köyün görkemli çıkış tabelasında “GÜLE GÜLE” yazıyordu…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı