Köşe Yazarları

Esas meseleye gelelim bayım


On dakika gecikmişim, konuşmacıların kim olduğunu ve hangi kurumu temsil ettiğini dinleyemedim. Salonun ön taraflarında zar zor bir yer bulup bir köşeye sıkışıyorum yavaşça, dinlemeye başlıyorum.

Konuk Yazar / Aylin Zeybek

Konuşmacılardan biri ilgimi çekiyor, yaşça diğerlerine göre biraz daha olgun. Olgun olmasına rağmen, diğerlerine göre daha cesaretli. Ben 25 yaşındayım. Bu yaşlarda alışılmışın dışında sözler söylemeye başlarsanız çok duyarsınız, ‘yaşın ilerledikçe şu deli cesaretin kalmayacak’. O yüzden şu seksen yaşlarına yaklaşmış adam nasıl böyle çekinmeden konuşabilir, nasıl olmuş da cesaretini yitirmemiş diye merak ettim içten içe. O konuştukça odadaki diplomatlar ve profesörler başını çevirse de ben gözlerimi üzerinden bir an bile ayırmadan daha dikkatli dinledim. Kim olduğunu hala bilmiyordum, yalnızca ismini okuyabildim. Salah Bashir Marghani.

Uluslarası mekanizmaların Libya’daki insan haklarının iyileştirilmesine nasıl daha etkin katkı koyabileceğini tartışıyorduk. 2011 yılından bu güne Libya’da sular durulmadı biliyorsunuz. Kaddafi’nin yönetiminde tüm kaynaklarını çekinmeden kullanan ve müdahale eden uluslararası toplum, 2019’da müdahale edecek kararlılığı bulamıyordu kendinde. Avrupa Birliği’nin üst düzey yetkililerinden biri alıyor mikrofonu, Libya’nın kanunlarını eleştiriyor. İç hukukun uluslararası aktörlerin müdahalesine nasıl alan bırakmadığını anlatıyor. Marghani söz alıyor cevap vermek için, esas meseleye gelelim bayım diyor. Esas meseleye gelelim. Ağır eleştiriler getiriyor gözünü bile kırpmadan.

Toplantı bitiyor, yanına gidiyorum. İleride iletişim kurabilirim düşüncesi ile kartını rica ediyorum. Gülüyor, çevreye zarar vermemek için kart kullanmıyorum diyor. Not defterime iletişim  bilgilerini yazıyor. Sohbet ederek dışarıya çıkıyoruz, kahkaha atıyor; bilirsin, benim gibileri pek sevmezler buralarda diyor… Biliyorum diyorum sessizce. Şimdi Mısır’da çalışıyor, uzun yıllar hakimlik görevini üstlendiğini, ardından Libya adalet bakanı olduğunu öğreniyorum. Ülkesine ve insanlarına reva görülmüş tüm haksızlıkları ondan iyi kimse bilemezdi. Cesaretinin adaletsizliğe olan öfkesinden geldiğini anladım o an.

Biz sohbet ettikçe, Kıbrıs’ta şu esas meseleler ne zaman konuşulmaya başlanacak? diye düşündüm kendi kendime. Kıbrıs’ın kuzeyinde şimdiye dair tüm sorunlar ve geleceğe dair tüm umutlar tek bir konuya bağlanıyor; Kıbrıs sorunu. Kıbrıs sorunu çözüme ulaştığında adanın kuzeyinde yaşadığımız tüm problemler bir anda ortadan kalkacak, tüm gelecek kaygılarımız sona erecek düşüncesi ile esas meselemiz ‘Kıbrıs sorunu’ oldu her daim. Eleştirileceğini biliyorum, fakat benim için Kıbrıs sorunu ne ülkemiz için esas mesele olmalı, ne de yaşadığımız sorunları ortadan kaldırabileceği umudu ile tutunduğumuz bir hayal.

Mel Robbins siyasetle hiç ilgisi olmayan, Michigan’da yetişmiş bir televizyon programcısı. Kişisel gelişim üzerine kitaplar yazıyor ve konferanslar düzenliyor. Robbins’e göre insanların yaptığı en dahice iş ‘iyi’ olduklarını söylemeleri. Neden mi? Çünkü iyi olduğunuzu söylerseniz ve iyi olduğunuza inanırsanız herhangi bir mesele ile ilgili hiçbir şey yapmanıza gerek yoktur. Gerçeklerden kaçmak için en makul sebeptir ‘iyi’ olduğuna kendini inandırmak. Bizler her şey ‘iyi’ diyemiyorsak da, Kıbrıs sorunu çözüldüğünde her şey iyi olacak diyoruz kendi kendimize. Toplum olarak birçok sorumluluktan kaçmamızın en geçerli sebebi oldu yıllardır Kıbrıs sorunu. Tüm problemlerin çözülmesini, tüm yanlışların düzelmesini adadaki muhtemel bir siyasi çözüme bağlıyor ve bekliyoruz. Hiçbir şey yapmadan bekliyoruz, çünkü her şey ‘iyi’ olacak zaten… Dahası, günlük yaşamımızda karşılaştığımız tüm sorunların sebebini Kıbrıs sorununa yüklüyor, bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor inancında bahanelerin arkasına saklanıyoruz. Zaten memleket tanınmıyor, zaten bizden bir şey olmaz.

Geçen aylarda Cenk Diler sabah programında gazete manşetlerini yorumlarken ‘zengin demeçler ülkesi burası’ demişti. Evet, zengin demeçler ülkesi burası. Çözüm yanlısı tüm siyasilerin Kıbrıs sorununun çözümlenmesi ile birlikte ne kadar refah bir ülkede yaşayabileceğimiz hakkında söylemleri bitmez, tükenmez. Süslenerek saatlerce anlatılabilir. Bizler de dinleriz tabii.  Dinlemekle kalmayıp inanırız da, o yüzden bekleriz. Ne de olsa çözümle birlikte her şey daha ‘iyi’ olacak ülkemizde.

İnsanların en çok trafik kazalarından dolayı öldüğü, her üç kadından birinin şiddete maruz kaldığı, üniversitelerde eğitim sektörünün içinin günden güne boşaltıldığı, yolsuzluk ile mücadelede her gün sınıfta kaldığımız bir ülkede yaşıyoruz biz. Günlük gazetenin dahi ulaşmadığı köylerimiz, öğretmen eksiği olan okullarımız, toplumdan soyutlanmış engelli vatandaşlarımız, iş bulamayan eğitimli gençlerimiz ve sokaklarda güvenle oynayamayan çocuklarımız var. Tüm bunlar ve daha nice eksikliklerimiz varken biz daha yaşanır bir memleket yaratabilmenin elimizde olduğunu unutuyor, ne zaman ve nasıl olacağını bilmediğimiz bir çözüm gününü bekliyoruz.

Kıbrıs’ın kuzeyinde öğretilmiş çaresizliklerimiz var bizim. Üzülerek söylüyorum ki, toplumsal düzen de bize öğretilen çaresizlikler üzerine kurulu devam ediyor. Benim dönemimde yetişen gençler ‘bu memlekette bir şey değişmez, yurt dışına git kendini kurtar’ öğütleriyle büyümüştür. Çaresizlik bilinci bireylerin zihninde o kadar yer edinmiş ki, kabul edilmiş bu bilinç toplum yapısını oluşturan temel bir gerçeklik haline gelmiş. Ülkemizdeki toplumsal düzen yapısı elbette ki insanların ortak beklentilerinin oluşmasıyla da şekilleniyor. Ne yazıktır ki, çaresizlik bilinci temelinde oluşan ortak beklentiler elimizden bir şey gelmiyor inancı ile birlikte gelecekteki muamma bir çözüm beklentisi ve umarsız bir bekleme sürecine itiyor insanları. Bu umarsız bekleyiş sonucunda ise hiçbir şeyin değişmediği ve iyileşmediği bir kısır döngünün içerisinde buluyoruz kendimizi. Nitekim, 20. yüzyılın ünlü sosyologlarından Amerikalı George Herbert Mead’a göre söz konusu durum sabit değildir ve elbette ki toplumsal deneyim ile kazanılmış tüm fikirler farklı toplumsal deneyimler ile birlikte değişebilir ve böylelikle toplumsal yapının değişmesine zemin sağlar. Belki de bu noktada yapılması gereken Kıbrıslı Türk toplumunun inancının kırılma noktalarının iyileştirilmesi ile birlikte içinde bulunduğumuz kısır döngüden kurtulma şansı yaratmak olabilir.

Nitekim bu kısır döngüden bizi kurtaracak olan değişim elbette ki toplumsal birliktelik ve mücadele gerektirecektir. Birbirine karşı sevgi ve saygısını, birbirini dinleyebilme vasıflarını kaybetmeye yüz tutmuş bir toplum olduğumuzu kabul etmek gerekiyor bu noktada. En büyük eksikliğimiz belki de Kıbrıslı Türklerin artık iş birliği içerisinde hareket etmek istemiyor olması. İşbirliği içinde hareket edemiyor olmamızın en temel sebeplerinden biri ise Kıbrıs sorununu siyasetin merkezinde tutuyor oluşumuz gibi geliyor bana. Bir siyasi partiyi desteklerken o partinin önce Kıbrıs sorunu ile ilgili ajandasını inceliyoruz. Halbuki ülkemizde bir kamu reformu ihtiyacının Kıbrıs sorunu ile bir ilgisi yok. Aile içi şiddet mekanizmalarını geliştirebilmemizi Kıbrıs sorunu etkilemiyor. Engelli vatandaşların topluma entegre olmasını sağlayabilmemiz, her gün insanların yaşamını yitirdiği yollarımızı düzeltmemiz, çocuklarımızın daha iyi eğitim alabileceği okullar inşa etmemiz, bunların hiçbiri Kıbrıs sorunu ile bağlantılı değil. Kıbrıs sorunu hakkında düşüncelerimiz ve beklentilerimiz ne yazıktır ki toplumumuzu parçalara ayırdı, bu parçaların her biri ise diğeri ile iş birliği yapmak ve ülkemiz için ortak bir mücadele yürütmek istemiyor. Bu bağlamda Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs sorunu ile ilgili nasıl bir beklenti içerisinde olduğuna bakmaksızın yeniden ortak mücadele zeminleri yaratması ve ortak fikirler etrafında iş birliği için adım atması gerekmekte.

Çağımızın en ünlü tarihçilerinden Yuval Noah Harrari 2015 yılında katıldığı bir konferansta ‘Dünyayı neden hayvanlar değil de insanlar yönetiyor?’ sorusuna cevaben insanların işbirliği içerisinde hareket edebilme becerisinden bahsetmişti. Evet, biz birlikte hareket edebildikçe toplumumuzu değiştirebilir ve yönetebiliriz. Dahası, insanlar yalnızca görünür gerçeklikler üzerine değil, kurgusal gerçeklikler üzerine de birlikte hareket edebiliyor. Mesela, Kıbrıs sorununun çözümü ile bize vaad edilen gelecek hiçbir dayanağı olmayan tamamen kurgusal bir temenni. Yine de biz onun uğruna mücadele etmekten vazgeçmiyoruz.

Kuzey Kıbrıs’ın hiç değilse şimdilik tek yuvamız olduğunu göz önünde bulundurarak temenni ederim ki, kurgusal gerçeklikler uğruna mücadele edebilen bir toplum, gözle görünür gerçekliklerimiz uğruna da aynı özveriyi gösterebilecek gücü kendinde bulabilir. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, Kuzey Kıbrıs bizim korumak ve geliştirmekle yükümlü olduğumuz tek yuvamız.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı