Poli

Demokrat Parti’ye tekâmül etme ve 2003 Barış Yılı

Geçen ayki yazımızda da anlattığım gibi 1990 seçimlerinden hüsranla çıkan YDP, DMP hareketine katılarak bir taraftan hem Türkiye hükümetleriyle ve buradaki Türkiye’nin uzantısı askeri ve sivil bürokrasiyle ters düşmesinden kaynaklanan sorunlarla boğuşmak durumunda kalmış, hem de muhalefette kalması nedeniyle tabanına söz verdiği vaatleri yerine getirememenin baskısı altına girmişti. Bu arada şunu belirtmekte de fayda vardır: 1990 kutuplaşması Türkiyeli tabanın çoğunluğunu sol muhalefetle işbirliğine itmesine rağmen hatırı sayıda(%40) civarı Türkiyeli seçmen UBP’ye destek vermişti. UBP 1985 yılında Türkiyeli seçmenden sadece %24’lük bir destek alabilmişti. Yani UBP’nin bu kutuplaşmadan karlı çıktığını söyleyebiliriz. Seçimlere yapılan müdahaleleri öne süren CTP ve TKP ise bir süre sonra Meclis’ten çekilme kararı alınca bu defa YDP’li iki milletvekili, parti Başkanı Orhan Üçok’un karşı çıkmasına rağmen Meclis’te kalmaya karar vermişler ve parti içerisinde büyük bir kaosa neden olmuşlardı. YDP darmadağın bir durumdaydı.

Bu arada 1990 seçimlerinde UBP’deki hegemonyasını artık ilan etmiş Eroğlu ile arası iyice açılmış olan Denktaş, UBP içerisindeki kendine sadık kesim ile yeni bir parti kurulmasına yönelecek ve  YDP’nin dağınık tabanına da bu oluşumla birlikte el uzatmak isteyecekti. UBP’den istifa ettirdiği 9 milletvekiliyle yeni partinin ilk adımları atılmıştı. BU dönemde sayın Denktaş bir taşla iki kuş vurmak istiyordu. 9 milletvekilini istifa ettirerek UBP’yi erken seçime zorlayacak, aynı zamanda yeni parti altında toplayacağı ve desteklerini büyük oranda kaybettiği Türkiyeli göçmenleri yeniden kazanacaktı. Böylece YDP ile destek temasları başlatılacak ve onların yeni partiye ilhakı sağlanacaktı. Bu ittifakla UBP’yi iyice terbiye etmek istiyordu Denktaş bey.

Doktora tezi Türkiyeli göçmenlerin siyasi entegrasyonu üzerinde olan Siyaset Bilimci Mehmet İnanç Özekmekçi, YDP tabanının; pratik kaygılar nedeniyle Kıbrıslı Türklerle aynı çatı altında siyaset yapmaya yanaştıklarını, böylesine bir oluşumda kendi grup bilinçlerinden ise hiçbir zaman taviz vermeye pek de niyetli olmadığını iddia eder. Özekmekçi durumu şöyle açıklar:

“Bunun elbette en önemli nedeni; az nüfusa sahip ve kliental ilişkiler üzerinden ilerleyen bir siyasal ortamda, Kıbrıslı Türkler arasındaki yüz yüze ya da hemşerilik ilişkilerine oranla göçmenlerin daha dezavantajlı olmalarıdır. Gerçekten de süreç içerisinde Demokrat Parti’deki en büyük sorun; partinin Türkiyeli üyeleriyle Kıbrıslı yerli üyeleri arasında ortaya çıkan, seçimlerde hangi gruptan ne kadar kişinin ‘aday’ olacağı sorunudur. Dolayısıyla diğer hedeflerin varlığını göz ardı etmemekle birlikte, aslında Kıbrıslı ve Türkiyeli KKTC vatandaşlarının Denktaş şemsiyesi altında bir araya gelmelerini amaçlayan bu oluşum, daha başından itibaren gergin bir zeminde ilerlemek zorunda kalmıştır. Diğer yandan bu fırsatın başarıya ulaşabilmesi, göçmenlerin kendi içindeki farklılaşmadan doğan ayrılıkların da nispeten bir kenara bırakılmasını gerekmektedir. Böylelikle YDP’nin eski genel başkanı Aytaç Beşeşler ile ona muhalif kanadın yeniden aynı partide bir araya gelmesi mümkün olmuş, ‘özerk hareket’ yanlısı diğer eski genel başkansa daha DP ile birleşme gerçekleşmeden önce YDP’den ayrılarak Vatan Partisini kurmuştur.”

 

Beşeşler ve Adaoğlu yaptıkları temaslardan sonra YDP’nin DP ile birleşmesi gerçekleşti. DP Türkiyeli göçmenlere şirin görünmek için YDP’nin meşalaleli amblemini DP’nin amblemi olarak aynen kabul etti. Yönetim ise ilk etapta 50/50 olacaktı. DP’ye ayrıca o dönemde yeniden canlandırılmaya çalışılmış Ergün Vehbi’nin başkanlığını yaptığı Sosyal Demokrat Parti de katılacaktı. Fakat 19932e geldiğimizde, muhalefetin ilk olarak sine-i millette gitmesi, daha sonra ise boş koltuklar için yapılan seçimlere katılmaması ve son olarak 9 milletvekilinin UBP’den ayrılması UBP’yi erken seçime zorlayacaktı.

 

1993 seçimleri CTP’nin kırmızdan yeşile yani daha liberal siyasetlere göz kırptığı dönemi de simgeler. İlginç bir şekilde CTP hem daha liberal hem ise DP ile ilginç bir dirsek teması içerisinde seçime giriyordu. Denktaş beyin planı tutmuştu ve seçimden sonra  sandıklar açıldığında YDP tabanını arkasına almış olan DP %29, CTP ise %24’lük bir oy alarak hükümet kurabilecek sayıda milletvekili çıkartmayı başarmıştı. Evet, yılların iktidar partisi UBP kurulduğu günden buyana ilk defa hükümetten uzak kalacaktı. Bu seçimdeki Türkiyeli göçmenlerin oylarına baktığımızda ise (yaşadıkları köylerdeki ve mahallelerdeki sandıklara bakarak) oyların %43’ünün DP’ye gittiğini, 1990 seçimi sırasında doğan kutuplaşma nedeniyle UBP’ye kaçan göçmen oylarının ise sadece iki puan gerileyerek %38 alarak yerinde durduğunu, CTP’nin liberalleşmesinden dolayı göçmen oylarının %10’na yakınını kazanmayı başardığını görürüz. Bu sonuçlardan YDP’nin bazı destekçilerinin oylarını CTP’ye transfer ettiğini rahatlıkla iddia edebiliriz. 1990 seçiminde %58’e varan göçmen DMP oylarının, %43  DP, %9 CTP, %4 TKP ve %4 daha sağcı MMP arasında bölüşüldüğünü görüyoruz. YDP’nin müstakil olarak katıldığı 1985 seçimlerinde ise %47,3 oy aldığını hatırlandığında, partinin DP ile birleşmesinin tabanda çok fazla bir kayba neden olmadığı ileri sürülebilir.

 

1998 Seçimleri

 

1998 yılı seçimleri ise UBP’nin adeta “come back” şenliğine dönüşmüştü. Üç yıllık DP/CTP koalisyonu, üç defa bozulmuş ve tekrar kurulmuştu. Türkiyeli tabanının koalisyondan en fazla istediği şey belirsizlik içerisinde yaşadıkları ve kullandıkları mallara tapu çıkartılmasıydı. BU isteklerinin olması büyük itirazlar ve tartışmalar sonrası olabilmişti. 1996 yılına gelinildiğinde ise Denktaş beyin talimatıyla DP Kıbrıs sorununda daha sağda bir siyasete bulaşabilmek için koalisyonu yıkacak ve resmi Federal Kıbrıs çerçevesi yerine Denktaş beyin isteğiyle Konfederal Kıbrıs tezineyönelecekti. Bu dönemde Adanın iki tarafında da milliyetçilik tavan yapmıştı. Loizudu davası sonuçlanmış.Türkiye suçlu bulunmuştu. Artık Kıbrıslı Türklere ve göçmenlere verilen tüm tapular sorgulanır bir hal almıştı. Kitlesel eylemlerle yapılan sınır olayları iki kişinin ölmesine neden olmuştu. İki taraf arasındaki gerilim hat safhaya çıkmıştı. Bunun yanında solcu, yakınlaşma yanlıları da büyük bir baskı altına alınmaya çalışılıyordu. Bu gerilimli ortamın ortasında 6 Temmuz 1996’da gazeteci Kutlu Adalı hunharca bir cinayete kurban gidecekti. Küçücük kuzey Kıbrıs adeta mengeneye alınmıştı. Bir tarafta Rum tarafındaki yükselen milliyetçilik, diğer tarafta Türkiye’de her gün biraz daha yükselen milliyetçi reaksiyonlar ve Güney Doğu’daki savaşın etkileri, bütün bölgeyi hakimiyeti altına almıştı. Bunu yanında yaşanan bazı talihsizlikler de DP/CTP koalisyonun ömrünü kısaltmış ve halk arasında büyük tepkilere neden olmuştu. Öncelikle 1994 yılında yeni kurulmuş Elektrik Santralı’nın havaya uçması, tüm kuzeyi aylar boyunca karanlıkta bırakmıştı, Haziran 1995’te çıkan yangın ise Beşparmakların büyük bölümünü kül etmişti.

 

Sonuç olarak bütün bunlar olurken muhalefette kısılmış olan UBP 1998 seçiminde büyük bir zafer kazanacaktı. CTP ise adeta erimişti. Oyları %24’den 13.4’e inmişti. UBP ise %29’dan %40 civarında bir oy alarak büyük bir sıçrama yapmıştı. CTP’den kaçan oylardan yararlanan TKP ise %15’lerde bir oy toplayabilmişti. DP ise CTP’den bir nebze daha iyi gitmiş ve %29’dan %22’lere inmişti. Sağ büyük bir zafer kazanmıştı. Bu arada bu seçimde Türkiyeli oyların çoğunun UBP ile DP arasında bölüşüldüğünü görürüz. 1993 seçimlerinde CTP’ye oylarının %9’dan fazlasını veren göçmen taban bu defa sadece %4 civarı bir oyunu CTP’ye ayıracaktı.

Doğal olarak UBP seçimden çıkan diğer başarılı parti TKP ile koalisyon kurmaya yönelecekti. Bu TKP’nin ikinci hükümet denemesi olacaktı. Birincisi Türkiye’nin ekonomik paketine karşı çıktıkları için kısa soluklu olmuştu. Şimdi ise sevilen karizmatik liderleri Mustafa Akıncı yönetiminde daha iddialı bir duruşları vardı.

 

Hükümetin kurulmasının üzerinden bir yıl geçmeden Türkiye ve Yunanistan’da gerçekleşen depremlerden sonra iki tarafın birbirlerinin yardımına koşmaları Yunanistan/Türkiye yakınlaşmasını doruklara çıkartacaktı. Tabii “anavatanlarda” bu tip yakınlaşmalar başladıktan sonra Denktaş beyin telaşı artacaktı. Özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB sürecini hızlı bir şekilde ilerletmesi Kuzey’de büyük gerilim yaratıyordu. Adadaki Ulusalcı çevreler, Kıbrıslı Türklerin AB vaatlerine kanamalarından korkuyorlar ve her türlü yakınlaşma hareketi üzerine baskı kurmaya çalışıyorlardı. Gazeteciler horlanıyor, sivil toplum örgütleri yakın takibe alınıyordu. İşte bu arada dananın kuyruğu Şener Levent ve Avrupa gazetesi çalışanlarının “casusluk” suçlamasıyla tutuklanmasıyla tırmanacaktı. Daha sonra binlerce kişi bu hareketi protesto etmek için toplanacaktı. Bu tür gerilim siyasetleri artık birçok Kıbrıs Türkünü bunaltmıştı. 2000’lerin başındaki Bankalar krizi ve devalüasyon ise Kıbrıslı Türk orta sınıfı kötü vurmuştu. İşte bu dönemde Annan Planı adeta bir kurtarıcı simit gibi Denktaş beyin kucağına düşecekti. BU arada Türkiye’de hükümet çökmüş ve MSP’den ayrılmış bir kesim, birçok eski ANAP’lı tabanı da arkasına almış kendilerine “Müslüman Demokratlar” diyen kişilerden oluşan yeni bir partinin yükselişi başlamıştı. Bu parti Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor ve Kıbrıs’ta çözüm bulunabileceği açıklamaları falan yapıyordu. Belçika modeli bir federasyonu kabul ettiklerini de beyan ediyorlardı. Bu arada Kıbrıs’taki baskılardan ve gerilim siyasetinde sıkılmış binlerce Kıbrıslı Türk sokaklara dökülmeye başlamıştı. İşte bu dönemde CTP’nin yeniden sahneye çıkışını görürüz. TKP hükümette kısılmasından dolayı oyuna biraz daha geç dahil olmasının da etkisiyle yükselen bu çözüm ve AB hareketinin liderliğini CTP’ye kaptıracaktı.

 

CTP bu dönemde yeniden Türkiyeli tabana yönelmeye çalışacaktı. Parti gazetesi onlarca mülakat yaparak Türkiyelileri tabanı arasında insanlaştırmaya çalışacaktı. Yüzünü gördüklerimiz ve sesini duymadıklarımız adlı mülakat serileriyle CTP tabanına bu insanların hayat hikayeleri anlatılmaya çalışılacaktı. CTP bununla kalmamış 2003’te yapılacak ve Kıbrıs Türk’ünün kaderini belirleyecek seçimler için Türkiyeli aday arayışına girişmişlerdi. Türkiyeli taban ise şaşkındı. Türkiye’ye baktıklarında AKP’nin desteklediği bir Barış süreci vardı ve bunun önceliğini Kıbrıs’ta CTP ve şimdiye kadar Türkiyeli tabana hitap etmemiş diğer barışçı partiler çekiyordu. Öte yandan tüm Kıbrıs büyük bir değişim geçiriyordu. Bugüne kadar sağ siyasetin kalesi Ticaret Odası, Genç İş adamları Derneği gibi merkez sağ örgütler artık Annan Planı’nı destekleyen örgütlerin başında geliyordu. Düne kadar Denktaş beyin sözünden çıkmayan bazı basın örgütleri adeta kafalarına saksı düşmüş gibi yayın politikalarını değiştirmişler ve hep bir ağızdan “Barış şimdi” diye slogan atıyorlardı. İşte bu ortamda Türkiyeli tabandaki ilk değişimin adımı Gaziler derneğinden gelecekti. Derneğin o dönemdeki başkanı Şadan Türkkan da artık barış korosuna katılmıştı. Herkes şaşkınlıklar içerisindeydi. Bu arada barışa yönelik diğer bir destek ise yeniden canlandırılmış Göçmenler Derneğinden gelecekti. Derneğin Başkanı Mersin doğumlu Tarihçi Nuri Çevikel de Annan Planı’nı destekler demeçler vermeye başlamıştı. Çevikel daha sonra CTP-BG’den aday olacak ve bu partinin Bayram Karaman’la birlikte ikinci göçmen milletvekili olacaktı. Bu seçimlerde Türkiyeli göçmenler oylarının %18’ni CTP’ye kaydıracaklardı. Meclise giren Türkiyeli göçmen asıllı dört milletvekilinden iki tanesi CTP’dendi.

 

Türkiyeli göçmenlerin gerek sola ve çözüme yaklaşmaları ise 2004 referandumunda devam edecek ve Türkiyeli göçmenlerin %48’i Annan planına evet diyecekti. Evet bu yüzdelik genel orandan (%65) düşüktü ama Kıbrıslı Türklerin kaderini belirleyeceği böylesi bir oylamada, Türkiyeli göçmenlerin ellerindeki malı yitirme pahasına bu oyu vermesi bence çok önemlidir. Türkiyeli seçmen 1990 seçimlerinde işbirliği yaptığı ve daha sonra hayal kırıklığı yaşadığı sol partilerle yeniden 2002’de başlayan Çözüm ve AB sürecine -Kıbrıslı Türk seçmenden daha az olsa bile- bir şekilde elle tutulur bir kesimin eklemlenmesi bence Kıbrıslı/Türkiyeli veya Sol/Türkiyeli kaynaşması açısından en önemli adımlardan biriydi. Fakat ilerleyen zaman içerisinde 1980’lerdeki şikayetlere benzer şikayetlerin yeniden yükselmesi, haklı haksız dışlanmışlık algısının Türkiyeli göçmenler arasında yoğun bir şekilde yaşanması, Kıbrıslı Türklerin ise haklı haksız var olan “yok olma” korkusunun adada artan Türkiyeli nüfusla birlikte artması bugünlerde yaşadığımız gerginliklerin adeta habercisiydiler. Özellikle bazı kesimlerin her olumsuz olayda Türkiye hükümetleriyle, Türkiyeli göçmenleri bir tutarak tepki göstermeleri veya Türkiyeli göçmenlerinin bir kısmının Türkiye ile olan her sorunda Türkiye’nin hangi hükümeti olursa olsun onun yanında yer alınması ve Türkiye’nin avukatı gibi davranılmasının getirdiği gerginliklerin büyütülmesi ve siyasete dönüştürülmesi 2017’de yeniden bir Hemşeri partisinin kurulmasına neden olmuştur. Tabii ki Türkiye’deki yükselen ultra milliyetçilik bu yeni partinin ana dinamiğini oluşturmaktadır. Bölgedeki gerginlik, yükselen sağ siyasetler, bu partinin siyasetimizde uzun yıllar daha devam edeceğinin işaretlerini vermektedir.

 

Öte yandan adadaki Türkiyeli tabanın homojen olmadığını biliyoruz ama bu tip hemşeri hareketlerinin onları Dünya önünde homojenleştirdiğini veya tek tipleştirdiğini biliyoruz. Göçmen tabanın %20’sini-30’nun desteğini alan bu tip hareketler, uç siyasetlere bulaştıkları ses çıkarttıkları ve daha görünür olabildikleri için, sanki, aynı görüşe sahip ultra milliyetçi bu gruplar haricinde Türkiyeli göçmen yokmuş imajı verilmesine neden olunmaktadır. Tabii bu tip hareketler ve aşırı Türkiyeci tavırlar onları zamanla Türkiye’nin Turuva Atı konumuna yerleştiren bir algıyı da birlikte yaratmaktadır ve bu da bir türlü adadaki iğreti konumlarının iyileştirilmesine hiç de yardımcı olmamaktadır.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı