Poli

Bozkurt Sembolü ve Kıbrıs’taki kullanımı

1960’lar Kıbrıs Türkü’nün gerçekten kitlesel olarak tehlike altında olduğu ama aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin adadaki en etkin dönemini simgeler.

Pantürkist birçok sembolün tüm alanı kapladığı, Bozkurt resimsiz bir sokağın bile olmadığı, 10 yıla yakın süren bir Pantürkist mevsimden söz ediyorum. O dönemden kalan bazı “yapıtlar” hâlâ daha görünür bir vaziyette bazı mekanları süslemektedir. Tabii günümüze kadar gelen bu simgelerin başında ise dağlarda veya bazı sınır duvarlarında duran bozkurt resimleri gelmektedir. Bozkurt TMT’nin ambleminin de parçasıydı. Peki bütün bu Pantürkist unsurlar nasıl ve ne zaman Kıbrıs’taki Türk milliyetçilerinin kullanımına sokulmuştu. İşte bugün biraz bu konuya bakmaya çalışacağız.

Gelin ilk önce Türk milliyetçiliğindeki bu kurt merakının nereden esinlendiğine bir bakalım. Bulduğum kaynaklardan, Türk dünyasında Ergenekon Destanının ilk matbu yayınının, Kazan’da İbrahim Halfin tarafından 1819 yılında Şecere-i Türk adlı kitabın basılmasıyla gerçekleştiğini öğrendim (İnan, 1968:72). Fakat Şecere-i Türk’ün içinde yer alan Ergenekon Destanı ise Osmanlı Coğrafyasında Osmanlıca olarak, ilk defa Ahmet Vefik Paşa tarafından, 1864 yılına Tasvir-i Efkar gazetesinde neşredilecekti. Jön Türklerin Osmanlı’yı bırakıp Türk milliyetçiliğine sarılmaları ise 1908 Jön Türk Devrimi sonrasına rastlar.

1910’larla birlikte Jön Türk hareketinin Pantürkist bir harekete evirilmesiyle birlikte taze Türk milliyetçileri Türklerin tarihini yeniden yazmaya koyulacaklardı. Türk milliyetçiliğinin ideoloğu Ziya Gökalp, Ergenekon adlı şiirini, 18 Ekim 1912 tarihli Türk Yurdu dergisinde yayımlayacaktı. Ömer Seyfeddin ise Halka Doğru Mecmuasının 9 Nisan 1914 tarihli sayısında Tarhan müstear adıyla “Ergenekon’dan Çıkış̧, Yeni Gün” başlıklı bir şiir yazarken diğer taraftan Celâl Sahir de Uyanık takma adıyla Ergenekon Destanı’nı ve Nevruz’u anlatan “Bugün Türklerin Kurtuluş̧ Bayramı” adlı bir yazı kaleme alacaktı (Özkan 2009).

Ergenekon destanı ilk olarak 6. Yüzyılda Çin kaynaklarında yer almaya başlamıştır. Bazı tarihçiler Ergenekon destanına ait çekirdek olayları ihtiva ettiği ileri sürülen bu mitolojik versiyonları, Göktürklere bağlamaya  çalışırlar. Ama, destanda sözü geçen kabilenin Türk olup olmadığıyla ilgili tartışmalar bugün bile devam etmektedir. Tarihçilerin bir kısmı bu efsaneden geçen kavimin Moğol olduğunu, bir kısım ise Türki olduğunu iddia eder.

Bu destanın, Farsça versiyonu Reşideddin ‘Tabip’ tarafından Arap harfleriyle XIV. yüzyılda yazılmıştı. Üç asır sonra yani 17. Yüzyılda Hive Hanı Ebulgazi Gazi Bahadır Han aynı efsaneyi Çağatay Türkçesiyle yeniden yazmıştır.

Bu iki esere rağmen, 19. Yüzyıla geldiğimizde ne Selçuklu döneminde ne de Osmanlı diyarında yaşayan kimsenin Ergenekon Destanından veya Bozkurtlardan haberleri bile yoktu. Ta ki yukarda da belirttiğim gibi Tatar bir yazar söz edene kadar. Daha sonraki yıllarda Osmanlıya taşınışı da büyük bir ihtimalle Tatar tarihçiler tarafından gerçekleşmiştir. Özellikle 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı’ya sığınan bazı Rusya göçmeni Tatar ve Azeri tarihçiler gerek Turan fikrini, gerekse bu tip efsanelerle örülmüş yeni bir Türk tarihinin yaratılmasının baş aktörleri olacaklardı.

İlk önceleri Tüm Rusya Müslümanlarının ortak bir siyasi hareket içinde bir araya gelmesi fikriyle başlayan bu hareketin başını, Çarlık Rusyası’nda eğitim görmüş Tatar ve Azeri aydınlar çekecekti. Tüm Slavların bir araya gelmesini savunan Panslavizm’den esinlenerek bu harekete Pantürkizm adı verilecekti. Kırımlı İsmail Gaspıralı, çıkardığı Tercüman gazetesi aracılığıyla, Rusya Türklerinin kullanacağı ortak bir yazı dili oluşturmayı deneyecekti. 1905 Rus Devrimi sırasında Gaspıralı, Azerbaycan’lı Hüseyinzade Ali (Turan), Kazan Tatarları’ndan Yusuf Akçura, Başkırt’lardan İzzet Veledi Togan, Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu, Kazan’lı Sadri Maksudi Arsal ve Kazak Mustafa Çokay, Nijni Novgorod kentinde Tüm Rusya Müslümanları Kongresi’ni toplayacaklardı (15-28 Ağustos 1905). 1906’da devrim hareketi başarısızlığa uğrayınca, bu kişilerin birçoğu Türkiye’ye gelerek İttihat ve Terakki hareketi içine gireceklerdi. 1908 yılında İstanbul’da Türk adıyla ilk derneği kuracaklar ve “Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” niyetinde oldukalrını açıklayacaklardı. Bu derneği Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı takip edecekti.

15 Mart 1912’de kurulacak olan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin ileri kalesi olacaktı. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verecekti. 1913’ten itibaren Türk Ocağı ve genelde Turancı düşünce, İttihat ve Terakki yönetiminin tam siyasi desteğini de kazanmıştı.

Evet bu dönemde Kıbrıs’a bakarsak, Türkiye’deki bütün bu gelişmeleri oradaki bir kısım Kıbrıslının çok yakından takip ettiğini görüyoruz. Örneğin II. Meşrutiyetle birlikte başlayan Türkçülük  faaliyetleri sonucunda 1908’de Hafız Ahmet Raik, Mustafa Naim ve Fadıl Niyazi Beyler tarafından Lefkoşa’da Türk Teavün Cemiyeti kurulmuş̧ ve ilk kez Türk adını kullanmıştır. Türk Teavün Cemiyetini 1909’da Terakki Kulübü ve ardından aynı kulübün lağvedilmesini Hürriyet Kulübü izlemiştir. Daha sonra söz konusu bu iki kulüp 1910 yılında bir araya gelerek Hürriyet ve Terakki Kulübü adı altında birleşeceklerdi.

Bu dönemde Kıbrıs’a gelen bazı Türkiyeli öğretmenler vasıtasıyla Türkiye’den birçok kitabın aday geldiğini ve Türkiye’de ve Azerbaycan’da basılan bazı Pantürkist dergilere Kıbrıs’tan yazı bile gönderildiğini biliyoruz. Özellikle 1913 yılında tekrar basılmaya başlayan Kıbrıs gazetesinde Türk milliyetçiliği kokan birçok yazının çıktığını görürüz. Altay Nevzat, 1920’lerde Türkiye’de çıkan birçok Pantürkist yayının adaya geldiğini yazmaktadır.

Bu arada Kıbrıs basınında bulabildiğim Ergenekon’a yapılan en eski göndermenin 27 Mart 1930 tarihli Söz gazetesindeydi. Bu konuda yeteri kadar araştırma yaptığımı iddia edemem ama sözü geçen tarihten önce başka yayınlarda referans olarak gösterilmesini de ihtimal dışı görmem. Söz gazetesinde çıkan bu haberde, her sene Köfünye ve civar köylerde kutlanan Mart 9’u olarak bilinen faaliyetin esasında Ergenekon’dan çıkışı simgelediği iddia edilmekteydi. Buna benzer iddialar Nevruz için ilk olarak İstanbul’da yayımlanan Halka Doğru Mecmuasında öne sürülmüştü . Ömer Seyfeddin, 9 Nisan 1914 tarihli on beşinci sayısında “Ergenekon’dan Çıkış̧, Yeni Gün” başlıklı bir şiir yazarken; Celâl Sahir de Uyanık takma adıyla Ergenekon Destanı’nı ve Nevruz’u anlatan “Bugün Türklerin Kurtuluş̧ Bayramı” adlı bir yazıyı kaleme almıştır. Tüm bu yayınlara rağmen Ergenekon Destanın Tüm Anadolu’ya yayılması en fazla 1920’lerde olacaktı. O dönemde Türkiye’nin birçok ünlü kalemi Ergenekon destanını yazacak ve yayacaktı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal yeni bir ulusu yaratırken ona kuruluş efsaneleri de bulmak zorundaydı ve bu şekilde Ergenekon gibi efsanelerin yavaş yavaş ders kitaplarının bir parçası olması tesadüf değildi. Artık herkes efsaneyi öğrenmişti. 1910’larda yeniden icat edilmiş veya adapte edilmiş bu efsane, Türk milletinin binlerce yıllık “diriliş” hikayesine dönüşecekti.

Ünlü Tarihçi Eric Hobsbawm ve Terence Ranger eski devirlerden geldiğini varsaydığımız geleneklerin ve sembollerin büyük bir kısmının, aslında görece daha yakın zamanlarda ‘icat edilmiş olan’ gelenekler olduğunu yazar. Bu tip gelenekler icat edilirken “mutlaka belli bir tarihsel geçmişe referans yapılır ve geçmişle bir süreklilik kurulmaya çalışılır. Oysa bu süreklilik, büyük ölçüde yapay ve uydurmadır.” Yazarlar ayrıca bu tip icat edilmiş “yeni” geleneklerin özellikle bu son iki yüzyılda, görece daha yeni bir tarihsel olgu olan “ulus” ve “ulus-devlet”le, ulusal semboller, refleksler ve milliyetçilikle at başı giderek formelleştiğini  ve yerleşiklik kazandığını iddia eder.

 

Geçmişle bağ kurmaya çalışan Cumhuriyet tarihçileri bu dönemde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini adeta es geçip Türk kimliğinin köklerini çekebilecekleri en uzak zaman dilimine çekmek için yukarıda söz ettiğim icatları devreye kurarak, dilden, dansa birçok dalda Türklüğü yeniden keşefedip kurgulayacaklardı.

Kitapçıların raflarını dolduran tüm bu yayımların yanında Ergenekon destanının vazgeçilmez kahramanı bozkurt sembolü işte bu ilk dönemde, Cumhuriyet Türkiye’sinin parasında, pullarında, belli başlı kurumların logosunda bile yerini almayı becerecekti. İlk çizilen ve Türklerin Ergenekon’dan çıkışını gösteren tablo ise 1928 yılında Türk Ocağı Genel Merkezi binası olarak yaptırılan günümüzde, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet veren binanın üst katına çıkan merdivenlerin başına Atatürk’ün isteği üzerine ünlü ressamlarımızdan Ratip Tahir Burak tarafından boyanmıştı.

Yukarıda yazdığım gibi Ergenekon Destanının 1930 yılında Kıbrıs yazılı basınında da kendini gösterdiğini biliyoruz. Bu tarih derinlemesine yapılacak bir araştırmayla belki de daha da gerilere götürülebilir. Öte yandan o dönemde Türkiye’den Kıbrıs’a hemen hemen bütün Pantürkist yayınların geldiğini biliyoruz. 1930’larla birlikte Oğuz, Kaan gibi isimlerin çocuklara verilmeye başlandığını da biliyoruz. 1940’lara geldiğimizde ise Ergenekon Kitap kulübü adında bir kuruluşun Lefkoşa’da faaliyet gösterdiğini bile görürüz.

Öte yandan Bozkurt logosunun Kıbrıs’ta kamusal anlamda ilk kullanımı ise Doktor Küçük tarafından yapılacaktı. 1944 yılında kurduğu Kıbrıs Millî Türk Halk Partisi’nin logosunda sırıtan figür Bozkurt’tan başkası değildir.

Bozkurt figürünün TMT’nin logosunun bir parçası olması da tesadüf değildi. Kore savaşında mücadele eden birçok Türk birliği Bozkurt’u sembol olarak kullanmıştı ve TMT’yi yöneten komutanların bir kısmı da Kore’de bulunmuştu. Bu arada Türkiye’deki ders kitaplarının aynen Kıbrıs’ta okunmasının haricinde, Kıbrıs meselesine 1955 yılına kadar hassasiyet göstermeyen siyasilerin yerine Dış Türkler mottosuyla Turancı ve Pantürkist çevrelerle hareket eden Kıbrıs’taki liderlik, bu arada onların yayınlarını, söylemlerini, edebiyatını ve sembollerini de kaçınılmaz olarak Kıbrıs’a taşımışlardı. Kıbrıs’ta 1980’lerin sonuna kadar yayın hayatına devam eden Bozkurt gazetesi de 1951 yılında bu ortamda yayına başlayacaktı. Yükselen Yunan milliyetçiliği karşısında Kıbrıs’taki Türk milliyetçiliği bir ara Türkiye’den daha sert tonlarda milliyetçilik yapmaya başlamıştı.

Fakat bence Ergenekon Destanının Kıbrıs Türkü’nün tüm tahayyülünü işgal etmesi 1963-74 döneminde olur. Enklavlara sıkışan Kıbrıslı Türkler adeta kendilerini Ergenekon efsanesini tekrardan yaşarken bulacaklardı. Bozkurt kod adlı TMT liderinin kılavuzluğunda ve tahakkümündeki milliyetçi Kıbrıslı Türkler gettolarda bir yandan saldırgan bazı Rum çetelerinin Türk mahallelerine girmesini engellemeye çalışırken, aynı zamanda sabah akşam Kıbrıs Türkünü özellikle gençlerden başlayarak sıkı birer ülkücü yapmaya çalışıyorlardı. O dönemde dağ taş Bozkurt amblemleriyle dolmuştu. Gençlik ve Spor Dairesi yönetiminde Ergenekon isminde bir yayınevi faaliyete geçmiş ve onlarca milliyetçi ürün ortaya konuluyordu. Bozkurt amblemli gençlik veya izci kampları adeta ülkücü gençlik yetiştirmek için dizayn edilmişti. Akşamları Dede Korkut hikayeleri, sabahları Turancı marşlar okuyarak eğitim ve spor yapmak adeta normal eğitimin bir parçası haline gelmişti. Bunun yanında üretimde olan tüm edebiyat ve sanat Milliyetçiliğin emrine verilmişti. O dönemdeki resimlere, şiirlere, tiyatro oyunlarına şöyle bir baktığınızda ne dediğimi rahatlıkla görebilirsiniz. Bu bağlamda yazımı 1973 yılında sahneye konmuş “Mücadelemiz” adlı oyundan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“TMT yavaş yavaş gelişiyor, adanın dört bucağına kol salıyordu. Çok çok asırlar önce, Türke Ergenekon’dan çıkış yolunu gösteren Bozkurt, çok çok asırlar sonra Kıbrıs’ta da, Türk toplumuna çıkış yolunu gösteriyordu.” 

 

Kaynakça:

Abdülkadir İnan, “Türk Rivayetlerinde Bozkurt” Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968, s. 69-75.

Altay Nevzat, “Nationalism Amongst the Turks of Cyprus: The First Wave” University of Oulu, 2005.

İsa Özkan, “Ergenekon Destanı Hakkında”, Türk Yurdu Dergisi, Cilt: 29, Sayı: 265, Eylül 2009, Ankara, s. 43-47.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı