Köşe Yazarları

Bir şehir, bir semt ve bir mekân: PTT Pul Müzesi











Ankara, İstanbul gibi renkli değildir; denizin kokusu, martıların çığlıkları yoktur; hayat tekdüze, aynı tempoda akar gider. Bir Adalı o maviye hasrettir hep bu şehirde. Bir memur kentidir; köklü üniversite ve hastaneleriyle eğitimde de sağlıkta da standardı yüksektir aslında. Yine de eksiktir bir şeyler; yaşamın rengi soluktur, heyecan ve coşku monotonluğa yeniktir sanki.




Zaman içinde bu şehirle aramızdaki buzları eriterek onu anlamaya çalıştım. Çok fazla bir şey yapmaya da gerek kalmadı; önce en elit bir semt olarak bilinen Çankaya tarafında işe başladım, sonra gene elit bir yer olan Balgat derken bakanlıklarıyla, meclisiyle şehrin beyni Kızılay’da çalıştım. Son durağım Ulus oldu. Eyvah ki ne eyvah! Yeni işyerime ilk gidişimde hayal kırıklığı tüm bedenime işlemiş, heybetli atlı Atatürk heykelinin oradan geçerken bile nasıl bir tarihi kültür zenginliğinin içine düştüğümü göremeyecek kadar dibe çekilmiştim. “Yine bozuştuk be Ankara seninle” demiştim içimden. İlk yılımda küskün kaldım Ulus’a. Dilencisi, yankesicisi, tinercisi hatta delisi sanki hepsi buradaydı. “Aman Allah’ım bu nasıl bir semttir!” diye serzenişim yerini yavaş yavaş çaresiz bir uzlaşıya bıraktı.



Aslında burası Ankara’nın tekdüze sıradan yaşantısından farklı, her gün renkli bir insan kalabalığının aktığı, bir ritmi ve ahengi olan yerdir. Yıllar içinde zamanla ilk başlarda pek yadırgadığım Ulus’la kaynaştım, sesini dinledim, havasını soludum, yaşamı izlemeyi bırakıp içine daldım. Hani derler ya “Bakmakla görmek arasında fark vardır” işte bende eksik olan tam da buydu. Üç yıldan sonra bakıp da göremediğim tarih kokan binaları fark ettim. Ulu önder Atatürk’ün dokunduğu, bastığı yerdi burası. İlk Meclis bile Ulus’taydı. Heybetli ve hayranlık uyandıran asırlık taş binalar; Merkez Bankası, Ziraat Bankası, PTT binası, öte yandan Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilen tarihi evler, dükkânlar, sokaklar, tarihi Hacı Bayram Camii… Diğer yanda her gün dolup taşan Ulus meyve, sebze, balık hali, ileride boncuk, takı, elişi malzemelerinin satıldığı dükkânların bulunduğu Sulu Han, her çeşit kumaşın, perdeliklerin en uygun fiyata bulunduğu Çıkrıkçılar Yokuşu, heybetli Ankara Kalesi hepsi buradaydı, ayaklarımın altında, gözlerimin önünde duruyorlardı.

Ulus’ta bakıp da göremediklerimden son keşfim PTT Pul Müzesidir. Bir gün öğlen yemek molasında bir arkadaşım sayesinde restoran bölümü için girdiğimiz müzeyle tanışmış oldum. Müze denince aklınıza, soğuk, hafiften kasvetli, biraz sıkıcı, biraz boğucu, sıradan mekânlar gelmişse yanılıyorsunuz, biraz şaşırabilirsiniz.

2013 yılı Ekim ayında, yıllarca kullanılmayan taş binanın restorasyonu PTT tarafından tamamlanmış, hikâyesi ise “Tarihe tanıklık eden koleksiyonlar” sloganıyla başlamış; arşivler didik didik taranmış, koleksiyonlar seçilip ayıklanıp bir araya getirilmiş örnek bir çalışmanın sonucunda tadına doyum olmayan bir müze oluşturulmuştur. Ortaya, hem içeriği hem de iç mekân tasarımlarıyla muhteşem bir sonuç çıkmıştır; 4404 orijinal parçadan oluşan ülke koleksiyonuna ve 1500 parçadan oluşan dünya pulları koleksiyonuna ek olarak 100 parçaya yakın posta ve haberleşme hizmetlerinde kullanılan tarihi eser niteliğinde objeler müzede yerini almıştır. Heybetli taş binadan içeriye girdiğinizde en ince detayı bile düşünülmüş, eksiksiz bir mimari tasarımla karşılaşırsınız. Grafik ögeler, çoklu medya, özgün eser sergi kriterleri ve dijital içerikler gibi pek çok farklı bileşenler kullanılarak sergilenen koleksiyonların ve objelerin sıralanışı sizi adım adım bir mekândan diğerine bir tüy hafifliğinde alır götürür.(*)

Eski ve yeni, doğal ve yapay, geleneksel ve modern tüm bunlar harmanlanarak bu müzede yoğrulmuştur adeta. Gri ve sarı tonlarının ağırlıklı kullanıldığı müzede, ahşap platformalar, paravanlar ve bölmeler doğal malzemelerle, cam kiosklar, teşhir bölümleriyle sıcak-soğuk zıtlık uyumu, geniş alanlarda sarı ışığın sıcaklığı, teşhir bölümlerindeki aydınlatıcı beyaz ışığın birlikteliği ruhunuzu adeta okşarken çeşit çeşit koleksiyonlar arasından Türk ve dünya tarihinde adeta bir kültür turu yaparsınız. Her ne kadar eski korunmuş, doğal malzemeler ve cam öğeler birlikte kullanılmışsa da modern ama sıcak bir ortam yaratılmıştır. Dört kata yayılmış sergi bittiğinde “Hangi ara her yeri gezmişim?” dersiniz. Daha müzeden çıkış yapmadan, bir sonraki gelişinizde sevdiklerinizi, arkadaşlarınızı da buraya getirmek, pek de bilinmeyen bu mekânla onları tanıştırmak geçer aklınızdan.

“Artık kalkalım mı?’ diyen arkadaşımın sesiyle irkildim. Öğlen yemek molasında oturduğumuz PTT Pul Müzesi restoranından ayrılmak için ayağa kalktık. Çıkışa doğru ilerlerken zemin katta içinden geçtiğimiz galerinin duvarındaki yazıyı işaret ettim: “Şair ne güzel anlatmış” dedim iç geçirerek. Bizler pullu mektuplardan e-postalara geçişe şahit olmuş bir nesiliz ama sonrakiler pulu ancak müzede görebilecekler muhtemelen.

“Bir kâğıt parçası zannetmeyin beni…

Usta ellerde sabırla işlenerek hayat bulur ruhum…

Bir zarfın köşesinde başlar tarihe yolculuğum

Bazen hüznü bazen mutluluğu taşısa da mektuplar,

Ben geçtiğim her duraktan yeni anlamlar toplar dururum,

Ne zaman ki beni özenle saklayacak bir el bulsam,

Bütün değerlerim ve güzelliğimle ona teslim olurum.

Ben bir posta puluyum.”

(*)http://www.arkiv.com.tr/proje/ptt-pul-muzesi/2590

 





Başa dön tuşu