Bedava bilet dönemleri

8 Aralık 2017 Cuma | 11:22
Ahmet Okan
Kıbrıs Town Houses

1930’lu yıllarda adaya gelmiş ve iki gazete çıkarmıştı.

Karısı İstanbul Ermenilerinden olan İngiliz gazeteci önce “Embros”, daha sonra “The Cypriot” adlı gazeteleri yayınlamıştı, Türkçe yayın da yapıyordu…

Adaya geldiğinde ilginç gözlemleri olmuştu.

O gözlemlerini bir kitap yayınlayarak aktarmıştı İngiliz gazeteci.

1930’lu yıllarda Kıbrıs’ta yaşam oldukça dikkat çekiciydi ki özellikle adaya gelen yabancıların garipsediği türlü adetler vardı.

Mesela sinemaya gidildiğinde, çıkışta bedavadan bir bilet verilirdi seyircilere.

O dönemler adanın bütçesi 300,000 Kıbrıs Lirası imiş, gelir vergisi de yokmuş…

Bu İngiliz gazeteci George Blount Pusey’di.

Haşmet Gürkan ilgili bir kitabında onun 30’lu yıllardaki gözlemlerine yer verir.

İngiliz gazeteci ölene kadar Kıbrıs’ta kalmıştı ama ilk geldiği yıllarda “Kıbrıs adası hiç de gelecek vadeden bir ülkeye benzemiyordu” şeklinde bir görüşe sürüklenmişti.

Bu görüşü daha sonraları terk etmiş miydi bilmiyoruz.

O yılları anlatırken İngiliz gazeteci şunları söylüyordu:

“Şimdi sadece kırk yıl öncesine ait bugünlere dönüp baktığında insan Dünya Savaşı’nın tüm adaya getirdiği değişikliklerden hayrete düşer.

1934’te adanın yıllık bütçesi 300,000 Kıbrıs Lirası civarındaydı.

Gelir vergisi yoktu ve bir liralık bir bankotu başkentin başlıca alışveriş merkezi olan Lidra Sokağı’nda zor bozdururdunuz.

Şimdi bir takside 8 şiline gideceğiniz bir yere,  o sırada bir atlı arabada 6 penny’e giderdiniz.

Bir dilenciye yarım penny vermek çok cömertçe bir sadakaydı.

Sinemaların gösterinin sonunda seyircilerine birer bilet hediye etmek gibi tuhaf bir adetleri vardı.

Bir şiline mal olacak bir kahve karşılığında insan Chanteclair Kabaresi’nde şovu seyredebilirdi. İcracıların çoğu Hitler’den kaçan ve fiziki çekicilikten de yoksun artistlerdi ve bu şovlar bir yerde hükümetin devamıydı: İnsan burada Müsteşarlığın birçok görevlisini, Lefkoşa Kaza Komiserini ve Belediye Başkanını muhakkak görürdü…”

O yıllarda henüz uçak postaları yoktu.

Mektuplar gemilerle gelen postalardan dağıtıma çıkardı.

Zaten nüfus neydi ki?

Bu yüzden hemen hemen herkes birbirini tanır durumdaydı.

İngiliz gazetecinin hayretleri şu anısında da devam ediyor:

“Bir telefon şebekesi vardı. Ne var ki bunu hükümetin Bayındırlık Dairesi işletiyordu ve sadece hükümet görevlilerine ve halktan sivrilmiş kişilere hizmet veriyordu. Santral memuru arayıp bulamadığınız kişinin nerede olabileceğini söylerdi. Bu şekilde özel bazı ayrıntılar öğrenebilirdiniz.”

O yıllarda durum buydu.

Telefon aracılığı ile bulunamayan kişi, santral memuru tarafından bulunurdu!

Ne olmuşsa zaten o yıllardan itibaren olmaya başlayacak; 1950’lerde karanlık dönemlere yelken açılacaktı.

Bırakın kimin nerede olduğunu, ölenleri, kayıp olanları bile ne siyasiler, ne ahali, ne hükümetler bilecekti.

Zaten bir başka yazar da Kıbrıs adasını  “Öksüz bırakılmış bir ülke” olarak tanımlayacaktı…

Ne kadar güzeldi.

Sinemaya gidildiğinde, ekstradan bir de bilet hediye ediliyordu…

Şimdi seçime gidiliyor.

Bakalım kimin, kimlerin ne ekstrası olacak!