Bayan Lautsi’nin yedi düvele karşı “haçlı” seferi

12 Mart 2018 Pazartesi | 15:29
Haç
Latif Aran

2002 yılının Nisan ayı.

İtalya’nın Padova şehri yakınlarındaki Abano Terme kasabasında yaşayan 1957 doğumlu, Finlandiya kökenli İtalyan vatandaşı Soile Lautsi, yanına iki çocuğunu da alarak okullarını ziyarete gitmişti.

Bayan Lautsi’nin çocuklarından biri, Dataico, 11 yaşındaydı. Diğeri, Sami Albertin, ise 13 yaşında.

Bir İtalyan ile evli olan Soile Lautsi, yaşamaktan büyük keyif aldığı bu kasabada çok fazla tanınmıyordu. Ülkesi Finlandiya’da laik bir eğitim alan  Lautsi, kasabadaki devlet okuluna giden çocuklarının eğitimi konusunda oldukça titizdi. Çocuklarının da kendisi gibi laik bir eğitim alması en büyük arzusuydu.

Bayan Lautsi’nin çocuklarının okuluna yapmış olduğu bu ziyaret, İtalya’nın bu şirin ve sakin kasabasında yaşayan Lautsi ailesinin bütün yaşamını kökten değiştirecektiBayan Lautsi, bu ziyaret sonrası tam 9 yıl sürecek ve bütün dünyada yankı uyandıracak bir hukuk davasının tarafı olacak; film yıldızlarına taş çıkartan bir şöhrete sahip olacaktı.

Bu şöhretin bütünüyle “sempati” düzeyinde olduğu pek iddia edilemezdi. Bayan Lautsi, özellikle tutucu Hristiyan kuruluş ve kiliselerinin şimşeklerini üzerine çekecek ve adeta bir nefret objesi haline getirilecekti.

Okul ziyareti sırasında, çocuklarının okuduğu sınıfın duvarında üzerinde çarmıha gerili İsa figürünün olduğu kocaman bir haç (crucifix) gören Soile Lautsi, bu duruma çok kızmıştı. Lautsi’ye göre devlet okulunun duvarındaki bu haç, “devletin dinsel açıdan tarafsızlığını ve laiklik ilkesi”ni ihlal ediyordu. Bayan Lautsi, eşi aracılığıyla okul yönetimine şikâyette bulunmuş ve bu haçın sınıftan kaldırılmasını talep etmişti.

Okul yönetimi bu talebi uzun uzadıya inceleme gereği görmeden derhal reddetmişti. Ancak Lautsi’nin bu olayın peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu.

Lautsi önce, okul yönetimin aldığı kararın iptali için Veneto İdare Mahkemesi’inde başvuru dosyalamıştı.  İtalyan Milli Eğitim Bakanlığı, mahkemede yaptığı savunmada, sınıflarda haç bulundurulmasının,  1922, 24 ve 28 yıllarında çıkarılan genelgeler ile krallık kararnamelerine dayandığını ve bu düzenlemelerle haçın “sınıflarda olması gereken taşınmaz mallar” arasında sayıldığını iddia etmişti. Bakanlığa göre, bu genelgeler ve kararnameler uyarınca kralın portresi ile birlikte her sınıfın duvarında bir haç resmi asılması zorunlu hale getirilmişti.

Mahkeme, konuyu karara bağlamadan önce, tarafların istemi üzerine, sınıflara haç asılmasına kaynak teşkil eden düzenlemelerin anayasaya uygun olup olmadığı sorununu Anayasa Mahkemesi’ne havale etmişti. Anayasa Mahkemesi, söz konusu düzenlemelerin aslında “yasal statüsü olmayan düzenlemeler” olması nedeniyle bunların anayasallık denetiminin yapılamayacağı gerekçesiyle anayasaya uygunluk denetimi yapmayı reddeder ve yapılan talebin kabul edilemez olduğu sonucuna varır.

İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonrasında, 17 Mart 2005 tarihinde dava ile ilgili kararını verir.  İdare Mahkemesi, kararında, devletin laik niteliği ilkesinin Avrupa’nın ve Batı demokrasilerinin hukuki mirasının bir parçası olduğunu vurgulamış ve Devlet okullarının sınıflarındaki haçların varlığını, bu mirasın taşıyıcısı olarak anlaşılması gerektiğini dikkate alarak, bu ilkeyi ihlal etmediğine hükmetmişti.

İdare Mahkemesi, daha da ileri giderek, İtalyan anayasasında kayıtlı özgürlüklerin temellerinden birinin de inkâr edilemez biçimde Hristiyanlık dini olduğunu, dolayısıyla laiklik adına bu dini temsil eden bir sembolün devlet kurumlarından çıkarılmasının “paradoksal” olacağı vurgusunu yapmıştır. Mahkemeye göre sınıfların duvarlarına haç asılması kimseyi dışlamamakta ve kimse üzerinde bir baskı yaratmamaktadır.

Bayan Lautsi’yi Mahkemenin verdiği karar ikna etmemişti. İtalya’daki idari davalar bağlamındaki son yargı yerine, İtalyan Danıştayına başvurmaya karar verir.  Buradaki dava çok uzun sürmeyecekti. Danıştay, bu kez farklı gerekçelerle, haçın sınıf duvarlarına asılmasının laiklik ilkesine aykırı olmadığına karar verir.

Danıştayın hukuksal açıdan epey zorlamalı gerekçesine göre, haçın sınıflarda bulundurulması eğitimsel bir amaçtan öteye gitmemektedir. Haç,  dinin temelinde ve İtalyan toplumunun karakteristik özellikleri arasında olan hoşgörü, karşılıklı saygı, insani değerlerin ve hakların tanınması, manevi bilincin otoriteye karşı bağımsızlığı, yardımlaşma ve ayrımcılık yasağı kavramlarının bir ifadesidir.

Bayan Lautsi’nin, bu karardan sonra artık İtalyan hukuk sistemi içerisinde başvurabileceği başka bir merci kalmamıştı. Bütün hukuk yolları tüketilmişti. Ancak Lautsi’nin konunun peşini burada bırakmaya, pes etmeye niyeti yoktur. Konuyu 2006 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne taşır.

AİHM önündeki dava üç yıla yakın sürer ve 3 Kasım 2009 tarihinde sonuçlanır. Karar, Bayan Lautsi için tam bir zaferdir.

AİHM, daha önceki içtihadına atıf yaparak, çocukların öğretim gördükleri yerlerin özellikle hassas yerler olduklarını vurgulayarak, Devlete, dolaylı bile olsa, kişilerin bağlı bulundukları ya da özellikle kırılgan durumda bulundukları yerlerde inanç dayatmaktan kaçınma sorumluluğu olduğunu belirtmiştir.

Mahkeme, kamu yetkililerince kullanılan bir alanda belli bir inanca ait bir sembolün “zorunlu olarak” bulunmasının, ebeveynlerin çocuklarını kendi inançlarına uygun şekilde yetiştirmek haklarını kısıtladığına da vurgu yapmıştır.

Haçın pek çok anlamı olduğunu, ancak en baskın anlamının dinsel olduğunu belirten Mahkeme, sınıflarda haçların zorunlu ve görünür varlığının o tarihte bir Devlet okuluna çocukları devam eden Bayan Lautsi’nin laik inançlarıyla salt çatışma yaratma kapasitesi değil, aynı zamanda Hristiyan olmayan ya da herhangi bir dini inanca bağlanmayan öğrencilerin duygusal karmaşa yayacaklarına karar vererek, bunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı eğitim hakkı ile düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün ihlali olduğuna karar vermiştir.

AİHM’in verdiği karar aslında Mahkemenin laiklik konusundaki kararlarını yakından izleyen hukukçular için bir sürpriz değildi. Mahkeme, okullarda dinsel sembollerin kullanımı konusunda önceden vermiş olduğu kararları izleyen bir çizgide ve beklenen biçimde davayı sonuçlandırmıştı.

Karar dini çevreler üzerinde bütün dünyada tam bir şok etkisi yaratmıştır. Vatikan Sözcüsü Peder Federico Lombardi, kararı büyük bir şok ve üzüntü ile karşıladıklarını ve eğitim dünyasından haçı çıkarmanın yanlış ve miyop bir karar olduğunu söylemiştir.

Dini çevrelerden gelen ve bir kartopu gibi büyüyen tepkiler üzerine harekete geçen İtalyan Hükümeti’nin istemi üzerine dava bu kez AİHM’nin Büyük Dairesinde (Grand Chamber) görüşülecektir.

Büyük Daire, dava süresince, dini çevreler tarafından tam bir abluka altına alınmış ve üzerine büyük bir baskı kurulmuştur.  Avrupa Parlamentosu’ndan 33 milletvekili, 9 Sivil Toplum Kuruluşu, Ermenistan, Bulgaristan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Rusya, Yunanistan, Litvanya, Malta, Monako ve San Marino Hükümetleri davaya müdahil olarak katılarak yazılı görüş bildirmiş ve. Hükümet temsilcileri ayrıca duruşmada söz almıştır.

Davanın avukatlarından biri olan ünlü Avrupa Birliği hukukçusu Prof.Dr. Joseph H. H. Weiler, savunmasını başında kipasıyla yapmıştır.  Karardan sonra Milliyet’teki köşesinde “Sınıfta Haç ve AİHM Kararı” başlığıyla konuyu değerlendiren eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’e göre davaya bu kadar yüksek oranda müdahil olması dahi AİHM üzerinde kurulan baskının boyutlarını göstermeye yeterliydi.

Büyük Daire, 18 Mart 2011 tarihinde açıkladığı kararında 2. Daire kararına ters yönde bir karar verdi. Büyük Daire,  onbeş oya karşı iki oyla eğitim hakkının ve din özgürlüğünün ihlal edilmediği sonucuna vardı.

Büyük Daire’nin kararını dayandırdığı temel gerekçe şuydu: Sınıflarda duvara haç asılıp asılmamasına karar vermek İtalyan Hükümeti’nin takdir yetkisine giren bir konudur.

Kararı eleştiren Türmen’e göre “takdir yetkisi” öğretisi, AİHM’nin sağlam temellere oturtamadığı davalarda sıklıkla başvurduğu bir araçtır. Takdir yetkisinin nerede başlayıp nerede bittiği belli olmadığından, koşullara göre uzayıp kısalabilir. Türmen’e göre, takdir yetkisi hemen her kararda görülmekle birlikte, kararın ağırlık merkezini oluşturuyorsa, Mahkeme’nin başka argümanlarının bulunmadığı ya da bunların güçlü olmadığı sonucunu çıkarabilirsiniz.

Lautsi kararında AİHM, haçın dinsel bir simge olduğunu kabul etmekle birlikte bunun sınıflara asılmasının öğrenciler üzerinde etki doğuracağını reddetmiştir. AİHM’e göre, duvara asılan haç “pasif bir simge”dir. Bu nedenle haçın sınıf duvarına asılması, devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ilkesine aykırı değildir.

Büyük Daire’ye göre, Bayan Lautsi’nin çocuklara verilen eğitimin ana babanın inançlarına uygun olmadığı şikâyeti, öznel bir algılamaya dayanmaktadır. Sözleşme’nin ihlal edildiği sonucuna varmak için bu öznel algılama yeterli değildir. Kaldı ki, Bayan Lautsi çocuklarını okul dışında kendi inançlarına göre yönlendirmekte serbesttir.

Büyük Daire’nin bu kararı hukuk çevrelerinde şaşkınlıkla karşılanmıştır. Çünkü davada ortaya konulan görüşler, AİHM’nin bu konudaki yerleşmiş içtihadı ile önemli çelişkiler barındırıyordu.

Daha önce verdiği benzer kararlarda dinsel simgeler arasında “aktif simgeler”  ve “pasif simgeler” ayrımı yapmayan AİHM, bu kez böyle bir ayrım yapmayı uygun görüyordu.

AİHM’in bu kararı vermesinde mahkeme ve yargıçlar üzerinde kurulan baskıların ne derecede etkili olduğu elbette bilinemez. Ancak Rıza Türmen’in de yazdığı gibi, bu karar,  herhalde AİHM açısından övünülecek bir karar olmayacaktır.

Bayan Lautsi’ye gelince;

O, haklı olduğuna inandığı bir hukuk mücadelesini, içinde yaşadığı toplumun çoğunluğunun tepkilerini göze alarak dokuz yıl boyunca yılmadan ve inatla sürdüren bir yurttaş olarak, adını hukuk tarihinin saygın bir sayfasına çoktan yazdırmıştır bile.