Başkan: Yoksun ve yoksulların yanındayız

19 Haziran 2018 Salı | 17:06
Öntaç Düzgün
Öntaç Düzgün

Farklı bir çalışma düzeni olduğu için bize önceden randevu veremeyeceğini söyleyen belediye başkanını belki yakalarız ümidiyle sabah sabah belediye binasına gidiyoruz. Üç katlı büyükçe binanın giriş kısmı kütüphaneye dönüştürülmüş. Burada bir saat süre ile kitap okuyan her çocuğa bir saat süre ile belediyeye ait bisikletlerden ücretsiz sürme hakkı tanınıyormuş. Etrafta kitap okuyan koşuşan çocuklar görüyoruz. Üst kata çıkarken koridorlarda Ovacık’taki yaşamı yansıtan ve yerel fotoğrafçılar tarafından hazırlanmış sergiyi seyrederek ilerliyoruz. Yoksul insanlar, Munzur nehrinin verdiği muhteşem doğa görüntüleri, yaşlı ve uzun beyaz bıyıkları ile Alevi dedeleri ve otantik kasaba görüntüleri…

Sekreteri başkanın birkaç dakika içinde bizleri kabul edebileceğini söylüyor. Öyle de oluyor birkaç genç başkanın yanından ayrılıyor ve biz elimizde çaylarla içeriye giriyoruz.

Atletik dinamik görünümü, yuvarlak parlak gözleri ve kocaman bıyıkları ile başkan hemen dikkatimizi çekiyor. Bir söyleşi yapmak istediğimizi, bunu filme kaydedeceğimizi sonuçlarını hem belgesel yapımında hem de hazırlayacağımız izlenim yazılarında kullanacağımızı söylüyoruz. Kameraya hiç de yabancı olmadığını fark ediyoruz. Kaideli fakat hızlı bir aksanla konuşmalarını bazen anlamakta güçlük çekiyoruz. Biz soru sordukça onun da gülümsediğini fark ediyoruz. “Kıbrıslıların bu konuşma tarzını çok seviyorum” diyor. Zaman zaman kendisi, zaman zaman ise yönetmenimiz çekimi durdurarak daha farklı planlardan çalışmak için sürece müdahale ediyorlar. Mete ile benim kamera karşısında ne kadar ürkek olduğumuz ortaya çıkıyor ama bu uzun sohbeti başarı ile yürütüp kaydetmeyi sonuçta başarıyoruz.

 

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu ile gerçekleştirdiğimiz sohbette kullanılan dil ve izlenen literatür bizim buralarda politikacılarımızdan alışageldiğimiz tarzdan çok uzak. Başkan, seçimleri bir ittifak adayı olarak kazandığını, amacının halk dayanışmasını geliştirip mevcut yapıyı sosyalist üretim ilişkilerine dönüştürmek olduğunu anlatıyor. “Yoksunlar dezavantajlılar ve yoksullar benim önceliğim” diyor. Türkiye’nin o coğrafyasında yerel anlamda halkın yönetimi ele geçirme deneyimlerinin oldukça fazla olduğunu vurgulayarak yakın geçmişte bu yönde deneyimler yaşatmış bazı eski belediye başkanlarının isimlerini sıralıyor. 1920’li yıllarda Karadeniz’de boğulup öldürülen Mustafa Suphi ve diğer Türkiye Komünist Partisi yöneticilerinden, 1968 kuşağından halk için dağlara çekilen ve katledilen İbrahim Kalpakkaya’dan, başarılı bir belediyecilik örneği sergilerken tutuklanıp uzun süre hapse atılan Mehdi Zana’dan ve daha başka isimlerden söz ediyor. “Bu yoldaşların hepsi bizim için esin kaynağı olmuştur” diye de vurguluyor. Başkana seçimlerde sözünü ettiği ittifakın hangi siyasi güçlerden oluştuğunu soruyoruz. Verdiği cevaplar karşısında hayrete düşüyoruz, ittifak 1980’li yıllardan sonra faaliyetlerine son verdiğini sandığımız ve isimleri pek de duyulmayan bazı direnişçi sol örgütlerden oluşuyormuş. İfade ettiği bazı örgüt isimlerinden hareketle “peki siz Maocu musunuz?” diye soruyoruz “evet Maocuyum” diyor.

Ovacık, 42 kilometre uzunluğunda, ortalama 4-6 kilometre genişliğindeki karlı sıradağlar arasında, ortasından yaz kış akan Munzur Nehri’nin kıyısında çok verimli topraklar üzerinde kurulmuş güzel bir kasaba. Munzur Nehri’nin kaynağını oluşturan Munzur Baba Gözeleri yine bu vadinin içinde. Aşılması çok zor olan karlı Munzur Dağı eteklerinden bir doğa harikası olarak toprak üstüne çıkan nehir, Tunceli/Dersim’i aşarak Erzincan’a oradan da daha ötelere kadar ulaşabiliyor. Ancak bu geniş ve verimli topraklara rağmen tarım ve hayvancılık oldukça zayıf. Kilometrelerce uzanan tarlalar boş ve tarım dışı kalmış. Etrafta dolanan büyükbaş hayvan türleri ise et ve süt verimi bakımından verimsiz sayılan ırklardan oluşmuş. Ne tarımda ne de hayvancılıkta büyük ölçekli işletmeler yok. İşte Belediye Başkanı Maçoğlu’nun değeri de buradan ortaya çıkıyor. Başkan, üretimsizliğin nedeninin aracı tüccarlar olduğunu ileri sürerek durumu şöyle açıklıyor: “Köylülerimizin yetiştirdiği ve bütün Türkiye’de tanınan Ovacık fasulyesini tüccarlar büyük bir sömürü yaparak ellerinden 2-3 lira kilosunu alıyorlardı. Üretmekle üretmemek arasında bir fark kalmamıştı ta ki duruma biz el atana kadar.” Başkan artık yılgınlığa uğramış küçük üretici kitleyi nasıl bir araya getirip kooperatif kurduklarını, bunun zorluklarını ve sonuçta elde ettikleri başarıları heyecanla anlatıyor. Belediye, başlangıçta mazot ve tohum desteği vererek çok sayıda küçük üreticiyi bir araya getirmiş. Halen 6 yüz dönümde karşılıklı yardımlaşarak yetiştirdikleri fasulyeleri aracı olmaksızın internet üzerinden kilosu 10 liraya doğrudan tüketiciye ulaştırıyorlarmış. Ovacık’taki fasulyenin kalitesini bilenler veya bu çalışmaya katkı koymak isteyenler internet üzerinden sipariş verip ödemesini yapıyorlar, kooperatif ise kargo şirketleri ile siparişleri adrese iletiyormuş. Başkan “Bizim marketlerle işimiz olmaz. Doğrudan tüketiciye ulaşmamız gerekiyor aracılı sistem sadece sömürüye hizmet ediyor” diyor.

Ovacık Belediyesi’nin yürüttüğü farklı çalışmalar öyle anlaşılıyor ki Türkiye’nin çok farklı bölgelerinde özellikle sol kesimin dikkatini çekiyor ve destek buluyor. Başkan hasat zamanı, Türkiye’nin dört bir yanından çadırlarını da alıp gelen (başkanın deyimi ile) yoldaş gönüllülerle hasatı toparlayıp hazır hale getirdiklerini anlatıyor. Fasulyede elde edilen çarpıcı başarıdan sonra sürece nohut üreticileri de katılmış. Bal üreticileri de. Başkan “sırada hayvan üreticileri var” diyor. Kazancın bir kısmı ile yoksulların evlerinin tamiri yapılıyor çocuklarının eğitimi için burs veriliyormuş. Geçtiğimiz yıl 2 milyon 500 bin liralık satış yaptıklarını, bu yıl eylül ekim aylarında 3 milyon 500 bin liralık bir hedefle ulaşmayı öngörüyorlarmış. Ki bu rakam belediyenin toplam bütçesine denk geliyor.

Başkanın kendisi anlatmasa da tesadüfen belediyenin “civciv projesi” ile karşılaşıyoruz. Bir belediye görevlisi, o anda yapacağı işe ilgi duyabileceğimizi düşünerek ona katılmamızı teklif ediyor. Kasaba dışında orman içinde küçük ve yoksul bir köy evine misafir ediliyoruz. Görevli ev sahibi ile bir süre konuştuktan sonra küçük bir karton kutu dolusu yumurtalarla arabasına dönüyor. Görevli bize bunlar ve daha başka yerlerden toparlayacağı yumurtaları kuluçka makinesine yatırıp  civciv elde ettiklerini, sonra da ilçenin ihtiyaçlı diğer yoksul ailelere ücretsiz olarak dağıttıklarını anlatıyor. Bir döngü içinde bu faaliyet sürüp gidiyormuş. Sonradan öğreniyoruz ki bu üretim metodu, sosyalizm dönemlerinde özellikle Doğu Avrupa ülkeleri Polonya ve Romanya’da büyükbaş hayvancılık düzeyinde yaygın olarak uygulanmış. Kooperatifler tarafından köylülere ücretsiz olarak dağıtılan ineklerin yavrularının bir kısmı tekrar geri alıp diğer köylülere dağıtılıyormuş. Bir süre sonra ortaya çıkan et ve süt fazlası, işlenerek satılmak ve artı değer elde etmek üzere büyük kasaba ve kentlere gönderiliyormuş. Böylelikle köylüler üretici güç haline getiriliyorlarmış.  Yumurta veren köylüye verdikleri için kaç para aldığını soruyoruz. “Yoldaşlardan para alınmaz” diye karşılık veriyor.

Cuba Cafe ve Che Guevara

Kasaba içi çekimler ve sokak söyleşileri için geri kasabaya dönüyoruz. Belediyenin de bulunduğu cadde ve etraf sokaklar, kasabanın merkezi durumunda. Balkonunda gençlerin oturup eğlendiği “Cuba Cafe” dikkatimizi çekiyor. Duvarları Che Guevara ve Latin devrimci figürleri ile süslenmiş. Etrafta bizim Dereboyu çocuklarına benzeyen gençler var. Muziplik olsun diye bir Havana kokteyli (Hemingway kokteyl) sipariş veriyoruz. İşletmenin genç sahibesi gelerek üzüntülü bir ifade ile içki servisleri olmadığını söylüyor. Bazen erkekler içip içip sapıtıyorlarmış. Bizi kibar adamlar sınıfına sokmuş olmalı ki: “bana ait şaraptan size birer bardak dökebilirim” diyerek bir sürpriz yapıyor. Cafenin işletmesi tamamen kadınlara aitmiş. Mete:”işte gör kadınlar iktidarı ele geçirirlerse başımıza neler gelecek” diyerek bizi güldürüyor.