Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-12 Patatesli tevekkül


Hayır etmeyecek hacıyı devede yılan sokarmış. Tam da köylüler için söylenmiş bir atasözü. Bir köylü, çoğu zaman, ne yapsa yanlış olur. Hele hele çocukluk yıllarımdaki patates üretimi. Ekse, ürünü satılmaz zarar eder. Ekmese, patates aranır, fiyatı artar; fırsat kaçırmış olur.
Sorun ekip ekmemekle de çözülmez. Ekeceksen, ne ekeceğin de başka bir sorun. “Arranbanner” tipi ekersin, “aptudeyt” aranır. Aptudeyt eksen arranbanner aranır. Sonraları bir de “sponda” türü peyda oldu ve bu tür çok tutundu.
Senede iki defa patates ekilirdi: Biri yazlık, biri kışlık. Ağustos ortalarından Eylül ortalarına kadar ekilenlere “yazlık” diyorduk. Bunlar “S” harfine benzeyen kilitlere ekilirdi. Tohumun muhakkak Kooperatif Şirketi’nden satın alınması gerekirdi. Babamın söylediğine göre, tohumluk patatesler İrlanda’dan gelirdi. “Libazma” dediğimiz suni gübreyi de hesaba katarsanız yazlık patates ekimi çok masraflı olurdu.
Kışlık patates ekimi için yerli patatesler kullanılır ve tavlalara ekilirdi. Ongun bir senede kışlıkları sulamaya bile gerek yoktu. Bu nedenle kışlıklar satılmasa bile zarar büyük olmazdı. Halbuki yazlıkları üç-dört ay sulamak gerekirdi.
Kürek sapının benden uzun olduğu dönemlerde yazlık patatesleri sulamak zorunda kaldığım olurdu. Akan su çok değilseydi sorun yoktu. Küreğin keskin tarafını, sertleşmiş savağın üzerine vurur, onu yumuşatırdım. Ama akan su çoksa gözünü açıp kapayıncaya kadar kilit dolardı. Kilidi taşırmamak gerekir çünkü taşıdığı yerden kilidi yırtar ve sular akıp giderdi. Bu defa da onu önlemek için yırtılan yeri toprakla kapatmak gerekirdi. Çaresizlikten ağladığımı anımsarım. (Aslında biz “savak” değil “salak” derdik. Hangisi daha doğru bilmiyorum. Biri “savmak” fiilinden, öteki de “salmak”tan. Aynı anda ikisi de oluyordu. Bir taraftan suyu savarken, öteki tarafa da salıyorduk.)
Umutlar patates ekimi ile birlikte yeşermeye başlardı. “Ha, bu sene badadezler satılırsa çocuklara birer çift potin yaptıracağım” veya “sana paltolon, kızlara entari diktireceğim” derdi annem. Bu veya buna benzer sözler, patatesler çapalanırken ve sökülüp toplanırken de tekrarlanırdı. Neşe içinde taze patatesler torbalara doldurulur ve eve taşınırdı. Ambar olarak kullandığımız evin yarısı patatesle dolardı. En sonunda bilmem ne kelebeği patateslere kurt atmasın diye üzerlerine beyaz bir toz serperdi babam. Artık tüccarı beklemekten başka bir iş kalmazdı, ahval-i vaziyet Allah’a havale edilirdi.
Dali’li tüccar Meli’nin yeşil Bedford’u kapının önünde durunca evde küçük, büyük herkes sevinirdi. Meli, ayağı ile kaktırarak kamyondan bir yığın torba atardı aşağıya. Ondan sonra da direktifleri verirdi: “Mandarinden küçük, portakaldan büyük istemem. Patatesler yuvarlak olacak, şekilsizleri istemem.”
Hepimiz yığından patatesleri teker teker alır kalbırlara (kalburlara) doldurur, oradan da torbalara dökerdik. Çürükler bir kenara; küçükler, büyükler ve şekilsizler bir kenara konurdu. Torbalar doldukça, babam çuvaldıza geçirilmiş ispaho (sicim) ile onların ağzını itinayla dikerdi. Sandalyede oturup bizi kontrol eden Meli, arada bir gaz vermeyi ihmal etmezdi: “Re Şirketi, kaç yıldır patates alırım, bu işi sizin gibi dürüstçe ve itinayla yapana henüz rastlamadım”. (Babam uzun yıllar Kooperatif şirket kâtipliği yaptığı için köylüler ona Şirket – Rumlar “Şirketis” – derdi.)
Torbalar tükenince iş tartıya gelirdi. Meli kantarı eline alır, kantarın bir ucunda annem, öteki ucunda babam torbayı kaldırırlardı. Meli, önce bir rakam söyler, sonra da o rakamı deftere yazardı. Tartı işi bitince Meli toplamayı yapar ve bu kadar okka derdi. Babam ya başını sallar ve “Evet” derdi ya da söylenen rakam eksik veya fazlaysa “Toplamada bir yanlışlık var” derdi. Tekrar toplanır ve rakam düzeltilirdi. (İlkokula gidince toplama işlemlerini bana yaptırmaya başladı. İlk zamanlarda elbette ki hata yapardım. O da bana “tekrar topla” derdi. Ben de şaşar kalırdım. Meğer rakamlar söylendikçe o toplama işlemini yapardı.)
Meli’nin ortadan kaybolduğu ve köye hiç uğramadığı da olurdu. Bu gibi durumlarda herkes Meli’nin peşine düşerdi. Meli köylülerin umutlarını hiç kırmazdı. “Haber bekliyorum. Gelince köye uğrayacağım. Merak etmeyin” gibi yuvarlak sözler söylerdi. Bazan da “Larnaka’ya vapur geldi. Goççinohorga (Larnaka ile Mağusa arasındaki kırmızı topraklı köyler) patateslerini alıyorlar. Yetmezse bizlerden de alacaklar” derdi. Ama sıra bizlere gelmezdi. (Bu kırmızı toprağın patatesinin hikmetini ne o zamanlar ne de bugün anlamış değilim.)
Belli bir zaman sonra patatesler çürümeğe ve etraf kokmaya başlardı. Çürük patatesin kokusu korkunç olur. Nihayet bir gün babam “Artık patatesleri atmamız gerekir” derdi. El arabası ambara çekilir, içine patatesler doldurulur ve avlunun ucunda bulunan gübreliğe dökülürdü. Etraf kokmasın diye üzerleri toprakla örtülürdü. Yapılan masraflar ve altı aylık emek böylece gübreliğe gömülürdü.
Yeni potin, pantolon, entari projesi de, bu nedenle, bir başka bahara kalırdı. Evden cenaze çıkmış gibi herkesin yüzünden düşen yüz parça. Bu gibi durumlarda “Allah kerimdir” derdi annem, içi kan ağlayarak.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı