Köşe YazarlarıSürmanşet

8 Kasım 2021, Dünya Şehircilik Günü’nün Düşündürttükleri

Sürdürülebilir Bir Kentleşme Yaklaşımı Sürdürülebilir Bir Toplum Olmadan Mümkün Mü?”






“İlk olarak 1949 yılında, Paris’teki Institut d’Urbanisme Üniversitesi mezunu olan Güney Amerikalı Profesör Carlos Maria della Paolera’nın girişimleri ile kutlanmaya başlanan Şehircilik Günü, yerel ve küresel ölçekte planlamaya yönelik kamusal ve mesleki ilginin artmasını hedeflemektedir.  1976 yılından itibaren Türkiye’nin de sahiplendiği bu uluslararası günde,  TBMMOB – Şehir Plancıları Odası ve şubeleri düzenledikleri çeşitli etkinlikler ile yaşanabilir bir kente ve topluma sahip olabilmek için şehirciliğin önemine vurgu yapmaktadırlar.  Ülkemizde ise Şehircilik Günü, 1974 yılında kurulmuş olan KTMMOB, Şehir Plancıları Odası üyeleri tarafından bir basın mesajı ile topluma hatırlatılmaktadır.  Bu yıl DAÜ Kentsel Araştırma ve Geliştirme Merkezi ile DAÜ Kadın Araştırmaları Merkezi ‘Kent Mekanı ve Toplumsal Cinsiyet konulu panelinde toplumsal cinsiyet kavramını irdeleyecek ve özellikle kadının toplumdaki pozisyonunu, toplumsal cinsiyet rollerini ve bu kapsamda özel/kamusal alan ayrımını tartışmaya açacak.




Bu yazı ise bu yılki Dünya Şehirler Günü teması olan ‘Şehirleri İklim Dayanıklılığına Uyarlamak’ temelinde toplumu düşündürtmek amacı ile DAÜ Toplumsal Duyarlılık Merkezi’ni temsilen kaleme alınmıştır.



İklim değişikliği, afetler, gıda güvenliği, göç, barınma, yoksulluk, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, işsizlik, ekonomik kriz ve suç gibi konular bugün pek çok dünya kentinin ortak gündemini oluşturmaktadır. İçinde bulunduğumuz coğrafya ise özellikle Afrika, Orta ve Yakın Doğu bölgelerinde yaşanan siyasi istikrarsızlıklar, savaş, açlık, iklim değişikliği, kuraklık gibi sorunlar nedeniyle kendi memleketlerinde barınamayan insanların; ülke sınırları içindeki diğer kentlere ya da sınırları dışında başka ülkelere göç etmek zorunda kalmaları ile ciddi şekilde etkilenmiştir. Özellikle Suriye`de yaşanan savaş ve çatışma ortamı nedeniyle mültecilerin yarattığı demografik haraketlilik, Türkiye’yi yakından, ülkemizi ise dolaylı olarak etkilemiştir.

Kentleri etkileyen bu ortak sorunlar ve/veya içinde bulundukları coğrafyayı bağlayan özellikli meseleler yanında son iki yıldır karşı karşıya kaldığımız pandemi süreci, sürdürülebilir kentlere verilen değeri daha da artırmıştır.  BM İnsan Yerleşimleri Programı’nın (UN-HABITAT) en son Dünya Kentleri Raporu’nda sürdürülebilir kentleri teşvik etmek için karar mekanizmalarına, yerel topluluklar da dahil olmak üzere tüm paydaşları dahil eden kentlerin önemine ve faydasına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda BM Genel Sekreteri António Guterres de, kentlerin ve toplulukların COVID-19’a karşı mücadelede ön saflarda yer aldığını belirterek, ancak bu bilinçle, toplu olarak, hep birlikte, herkes için gerçekten sürdürülebilir kentler yaratabileceğimizi vurgulamıştır.

Günümüz kentini anlatan bu giriş anekdotu içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl kentlerinin ne kadar dinamik ve karmaşık bileşenlerden oluşan bir sosyo-ekonomik ve insan ekosistemine sahip olduğunu gözler önüne sermektedir. Kentler çeşitli insan yüzleşmelerinin, diyalektiklerinin ve duygularının paylaşıldığı mekanlar ve yerler. Yunan filozof ve bilge, batı felsefesinin öncüsü Aristo’ya göre, ‘Kent inşa edilmiş siyasettir’.  Bu yaklaşıma göre kent formu, kentin siyasi değerleri ve yönetimi ile yakından ilişkilidir. Nitekim Yunan kentleri de bu düşünceyi destekleyecek şekilde tasarlanmıştır; şöyle ki, ‘Agora’ yani kent meydanı kentin sosyal ve siyasi düzeninin sağlanmasına hizmet eden; sanatın, spor müsabakalarının, ticaretin, siyasetin, sosyal ve ruhani yaşamın şekil bulduğu mekan olarak vardır.  Amerikalı aktivist, yazar Jane Jacobs ise 1960’lı yıllarda kenti, ekonomik gelişimini kendi yerel ekonomisinden sağlayan bir sistem olarak açıklamıştır. Yine paralel dönemlerde yazan sosyolog ve kent tarihçisi Lewis Mumford ise kenti sosyal ilişkiler bütününün bir simgesi olarak gördüğünü belirtmiştir.

21.yüzyıla geldiğimizde ise kentlerin vatandaşlarına daha kaliteli bir yaşam sunmak için daha sürdürülebilir çevreler yaratmak ile yükümlü olduğu tartışılmaktadır. AB, Kentsel Çevre ile ilgili yayınladığı Yeşil Rapor’da tüm kentlerin sürdürülebilir bir yapıya kavuşmak için daha yaratıcı ve innovatif yaklaşımlara yönelerek; toplumların kültürlerine sahip çıkmalarını salık vermektedir. 21. Yüzyıl Avrupa kentleri daha sürdürülebilir bir çevre; anakent yarışını kazanmak için savaşırken, öte yandan daha da istikrarsız hale geldiklerini de gözlemliyoruz. Şöyle ki dahil ederken dışlıyorlar; bir araya getirirken bölüyorlar; tümlerken parçalıyorlar.  Kentler, bu ikilemleri içinde barındırmaları dolayısı ile sürdürülebilir kalkınma, varılacak bir hedeften ziyade iyi yönetilen bir yolculuğun başarı ile tamamlanması anlamına geliyor.

Avrupa Sürdürülebilir Kentler Sözleşmesi sürdürülebilirliği yaratıcı, uyum ve denge arayan; yerel karar verme mekanizmalarının tümüne yayılmış bir süreç olarak tanımlar. Kentsel sürdürülebilirlik, sağlıklı bir çevre, sosyal uyum ve birlikte evrimleşme temeline dayanıp yurttaşların karar verme mekanizmasına daha etkin katılımlarını talep etmektedir.

Avrupa Birliği kentlerinde sürdürülebilir çevre örnekleri ile karşılaşmamız, bu konuda pek çok yasal düzenlemenin üretilmiş olması ve bunların gerçekleştirilebilmesi için araç ve teşviklerin çeşitli programlar yolu ile kentlere sunulması ile ilişkilidir. Bu kapsamda ekolojik köyler ve kendine yetebilen daha küçük yerleşimler kendi karar ve yönetim mekanizmalarını üretebildikleri, kendin tasarla-kendin yap yöntemi ile kurdukları ve yenilenebilir enerji kaynakları ile besledikleri yaşam alanlarında, atık suyun yeniden dönüştürülmesi, atık yönetimi gibi konularda ekolojik çözümler üretebildikleri ve teşvikler ile bunları hayata geçirebildikleri için var oluyorlar. Bu anlamda bunu talep eden ve dolayısı ile mümkün kılan toplulukları da unutmamak lazım. Daha yaya odaklı ulaşım biçimleri düşünmek, yayalaştırılmış sokakların sosyal değerini ve uzun vadedeki kazanımlarını tanımaktan geçiyor.  İklimin elverişli olduğu kentlerde bisiklet kullanımını da desteklemek,  sürdürülebilir ulaşım hedeflerine ulaşmak açısından önem arz etmekte, var olan toplum tarafından da talep edilmektedir. Bu kapsamda daha kısa mesafeli kentler yaratmak, çok merkezli Avrupa planlama yaklaşımının önemli bir aracı haline gelmiştir. Tramvay sistemleri de yenilikçi çözümler olarak kentlerde daha sık karşımıza çıkmaya başlamıştır.  Daha hızlı, temiz, rahat, kolay ulaşılabilir, toplu taşıma sistemleri arabaya alternatif olarak daha çok tercih edilmeye başlamıştır.

Bir diğer hedef ekonomik olarak da sürdürülebilir kentler yaratmak yönünde çözümler üretmektir.  Kent ekonomilerinin güçlendirmesindeki en büyük potansiyel kent altyapısı ve yerel kurumlardır. Bunların yönetimlerinin geliştirilmesi ve kapasitelerinin artırılması uzun vadede olumlu sonuçlar vermiştir. Küreselleşme ile birlikte pek çok Avrupa metropolü denetimin ve yönetimin merkezi haline gelmiş, bu kapsamda kamu-özel iş birlikleri daha da önem kazanmıştır.  Tarihi ve kültürel öneme sahip yerleşkelerin, ticari ve kıyı yerleşimlerinin korunması ve yeniden işlevlendirilmesi kent yönetimlerinin öncelikleri arasında olmuş, 1986 Kent Yenileme Yasası ile birlikte başlayan teşvik projelerden ise önemli dersler çıkarılmıştır.  Daha büyük işletmelere yapılan yatırımlar kenar kentlerin yaratılmasına ve merkezlerin boşalmasına neden olduğundan, kent merkezlerini canlı tutacak küçük ve orta büyüklükteki işletmelere destek artırılmıştır.  Girişimci-yerel yönetim ve üniversiteler arasındaki iş birlikleri teşvik edilerek uluslararası ticari parkların yapılması desteklenmiştir.

Sürdürülebilir gelişme açısından başka önemli bir hedef sosyal olarak sürdürülebilir kentler yaratmaktadır. Günümüz kentleri, özellikle savaş ve iklim değişikliğine bağlı göçler ile her geçen gün daha da parçalanmakta, kent sermayesinin adil dağılımı zorlaşmaktadır. Sermayenin eşit dağıtılamaması kent etkinliklerini olumsuz etkilemekte ve kültürel değişimin önünde de engeller oluşturmaktadır.  Bunun yarattığı işsizlik ve sosyal dışlanma kentlerde ikili örüntülemelere neden olmaktadır. Kentlerde iş imkanları yaratmak, günlük yaşam koşullarını iyileştirecek hizmetler sunmak, çevre kalitesini yukarıya çekmek, turizm ve eğlence amaçlı hizmetler sunmak, sosyal yaşamı da iyileştirerek kente olumlu katkılar yapmıştır.  Avrupa kentleri, 1950-70 yılları arasında kent çeperlerinde tasarlanan toplu konut projelerinin uzun vadede sosyal anlamda çeşitli gerilimlere neden olduğunu deneyimlemiş ve bu kapsamda daha yaşanabilir konut çevrelerinin yaratılması için adımlar atmıştır.

Ekolojik yerleşkeler yaratmak sürdürülebilir bir planlama hedefi olarak artık tüm Avrupa kentlerinin hedefleri arasında yer almaktadır.  Bu kapsamda kentler içinde küçük kentler yaratmak; bu süreci yönetebilecek güçlü liderleri seçmek ve vizyonu açık yatırımcılara fırsatlar yaratmak önemlidir.  Kenar kentlerin yeniden canlandırılması, kent merkezlerindeki tarihi ve kültürel mirasın korunması, kamusal alanların demokrasiyi koruyan kent elemanları olarak sosyal yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak planlanmada yer alması, kentlerin imajına katkıda bulunacak altyapı projelerinin (EXPO, Olimpiyat Oyunları, Festivaller) desteklenmesi, sembolik yapılar aracılığı ile kent turizmi ve ekonomisine katkı sağlanması, sürdürülebilir kentler yaratmak için yönetimlerin öncelikli hedefleri arasında yer almaktadır.

Son olarak bahsedilen planlama yaklaşımlarının hayata geçirilebilmesi için var olması gereken en önemli iki etmenden bahsederek yazımızı sonlandırıp sizleri düşünmeye sevk etmek istiyoruz.  Sürdürülebilir kentler yaratmak, siyasi istikrar, halk katılımı ve dayanışması ile mümkün.  Kentliler, siyasi istikrarın var olduğu durumlarda kent yönetimine protestocu olarak değil etkin katılımcı olarak paydaş olabiliyorlar. Ancak ego merkezci kentliden eko merkezci kentliye dönüşmek eğitim ve kültürel bir dönüşümü gerekli kılıyor. Karar vericilerin dönüşümü destekleyebilecek bireyler olması, kentli katılımını ve dayanışmasına destek vermeleri, sürdürülebilir kalkınmayı mümkün kılacağından nasıl seçildikleri de çok önemli.  Sivil toplum, kadın örgütleri ve diğer sivil toplum kuruluşları kentin yeniden canlandırılmasına önemli katkıları olabilecek paydaşlar olarak desteklenmelidir.  Kent ile ilgili çalıştaylar, sanatsal ve kültürel faaliyetler kent paydaşlarını yakınlaştıracağından ve kent ile ilgili sorunların çözümünde katılımı ve iş birliğini artıracağından kent yöneticileri tarafından özendirilmelidirler. Kentsel demokrasi, kentlerin var olmasında ve sürdürülebilirlik kapasitelerinde önemli bir etmendir.  Kentleri tüm aktörleri ile birlikte yönetebilmeyi öğrenmeli ve kentlerimizi planlamayı siyasetçilere ve plancılara bırakmamalıyız.

Kent planlamasında halk katılımının ve paylaşımının yüksek olduğu Finlandiya ve benzeri başarılı örneklerden dersler çıkarmalı ve denemekten vazgeçmemeliyiz. Bu kapsamda Helsinki de okul öğrencilerinin kent tarihi okuduklarını ve kentlerini yeniden tasarlamak üzere yerel yönetimler tarafından teşvik edildiklerini; yine Kitee kentinde ‘Kent Plancısı olarak Çocuklar’ projesi olduğunu ve bu kapsamda çevreye duyarlı kentliler yetiştiğini ve pek çok diğer kentin çocuklardan oluşan belediye konseylerinin olduğunu biliyor muydunuz?  Peki biz çocuklarımıza ne bırakmayı planlıyoruz ve onları gelecekte ne olmaya teşvik ediyoruz? İçinde yaşadıkları kenti planlama iradesi ve hakkı olan eko kentliler mi olacaklar yoksa araba, cep telefonu ve ev tüketen ego-kentliler mi?

 

Yrd. Doç. Dr. Pınar Uluçay Righelato

 

Doğu Akdeniz Üniversitesi, Toplumsal Duyarlılık Merkezi, Mimarlık Fakültesi Temsilcisi, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Konut, Eğitim, Danışmanlık, Araştırma Merkezi (KEDAM) Başkanı ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Kentsel Araştırma ve Geliştirme Merkezi (DAÜ KENT-AG) Yönetim Kurulu Üyesi

 

Prof. Dr. Şebnem Hoşkara

 

Doğu Akdeniz Üniversitesi Kentsel Araştırma ve Geliştirme Merkezi (DAÜ KENT-AG) Başkanı

 

 





Başa dön tuşu