Köşe Yazarları

1974 yılında yaptığımız işgüzarlıklar

Halil Sadrazam “Leymosun / Limasol’dan bir lider: Ziya Rızkı” adlı 3 ciltlik eserinde Limasol’daki sancaktarlık arşivinin Rum askerlerinin eline geçişini şöyle anlatıyor:

“Türk silâhlı kuvvetleri mensubu olan Sancaktar ve yardımcısı görevini bırakarak İngiliz üslerine sığınırken sancaktarlık arşivinin imha edilmeden Rumlara bırakılması önemli bir konudur.” (Cilt I, s. 308)

Ve şöyle devam ediyor: Sancaktarın BG [Barış Gücü -BA]aracıyla ayrılırken bütün arşivin imha edilmesi konusunda emir verdiği fakat Limasol sancaktarlığında istihbarat işlerinden sorumlu olan kişinin (Ç.K.) çok yakında Türk askerlerinin bölgeye geleceği beklentisi içinde olduğundan bunu doğru bulmadığı ve imha işlemini geciktirdiği bilinmektedir. Gerçekte (Ç.K.)’nin  Türk askeri geldiği takdirde onlara kendi işgüzarlığını göstermek gayreti öne çıkmış ve Sancaktar’ın emrine rağmen gizli evrakların imhasından kaçınmıştı. Geç başlatılan imha işlemi nedeniyle de Sancaktarlık arşivinin tamamına yakını  MMO’nun [Milli Muhafız Ordusu’nun -BA] eline geçti.” (Cilt I, ss. 308-309)

Burada Ç.K.’nın açık adının niye verilmediğini anlamak zor. Bilenler zaten biliyor. Limasol serdarı olan Ziya Rızkı ile ilişkisi olan insanlar arasında adı Ç.K. olan bir tek isme rastladım. O da bir kadının adıdır. Sancaktarlıkta istihbarat biriminin,  hele hele o dönemde, bir kadının eline teslim edilebileceğine hiç ihtimal vermiyorum.

Her neyse, o günleri yaşamış biri olarak, geriye baktığım zaman, ben şahsen, Ç.K.’nın yaptıklarını anlayışla karşılıyorum. 20 Temmuz sabahı radyoyu dinleyen Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğu şu inanca kapılmışlardı: Nerde bir enklav varsa, oraya Türk askeri ulaştırılacaktır; havadan, denizden ya da karadan. Üstelik aradaki yaz saati farkı nedeniyle radyodan harekâtın başlayacağını bir saat önceden tüm dünyaya duyurmuş olduk. Herkes inandı, bir tek Rumlar inanmadı, blöftür diye.

Ç.K.’nin arşivi yakmamakla gösterdiği işgüzarlığa benzer olaylar benim bulunduğum bölgede de vukubulmuştu. Biz de Türk askeri her an gelebilir izlenimine kapılmıştık. Komşu Rum köyünü fethetmeye kalkıştık. Farklı enklavlarda buna benzer işgüzarlıklar yapılmaya başlanınca yapılan hata anlaşılmış ve enklavlara savunmada kalmaları emri verilmişti. Ama artık iş işten geçmişti.

1968 yılında rahatsız olan babamı görmek için İngiltere’den gelince ailemin göç ettiği Lurucina/Akıncılar köyünde “dediği dedik, çaldığı düdük” genç bir astsubay bölge komutanı idi. Herkes ona “Paşa” derdi.

1974 yılı başlarında Kıbrıs’a dönünce bölge komutanı bir subaydı. Ya binbaşı veya yarbaydı. Herkes ona “İhtiyar” diyordu. Adam ihtiyar falan değildi. Halim selim, uysal biri olduğu için köylüler, kendisine böyle bir lâkabı uygun görmüşlerdi.

20 Temmuz sabahı, haberleri duyunca bizim ihtiyar, aslan kesildi. Sağa sola koşuşturuyor, emirler yağdırıyordu. Benim bulunduğum takım, tam da Rum köyü Limya’nın karşısındaydı. Bizim bulunduğumuz yer ile Rum askerlerinin bulunduğu yer arasında 500-600 metre ya vardı ya yoktu.

Bir megafon getirildi mevzi olarak kullandığımız evin üst kısmına bağlandı. Gayet güzel Rumca bilen Yusuf Yusuf, (inşallah adını yanlış anımsamıyorum) Lurucina Bölge Komutanı’nın bildirisini okuyup Rumların teslim olmalarını talep etmişti. Rumlar teslim olacaklarına bize mermi yağdırmaya başladılar.

Havan ve bir sandık mermi getirildi. Ben havan gözcüsü olarak ileriye gönderildim. Bir aylık bir askerlik eğitimim vardı. “Milyem”in ne olduğunu bilmiyordum ama komutana “Bu kadar milyem sağa, bu kadar milyem sola” diye bağırıyordum. Biraz sonra Rumlar havan mermileri ile bizim cepheyi nakış gibi işlemeye başladılar. Onlar bizim gibi amatör değillerdi. Üstelik, söylenenlere bakılırsa, bizim havan 80’lik, onlarınki 120’likti.

Komutan koşarak karargâha gitti, yardım istemeye. Merkez ne dediyse, geriye kanadı kırık kuş gibi döndü. “Ateşi kesin” dedi, “bir tek mermi bile harcanmayacak.” Bereket versin, biz ateşi kesince Rumlar da kesti ve ondan sonra bir daha savaşmak zorunda kalmadık.

Bu arada önce çavuş, sonra da takım komutanı olarak atandım. Komutan olarak esas görevlerim şunlardı: Keyif için mermi harcanmasını önlemek, bütün gün tarlada çalışan rençber ve çobanların gece nöbetlerinde uyuya kalmalarını önlemek, gün batımında karargâha gidip parolayı almak ve ilgili mücahitlere iletmek.

Bir ikindi üzeri karargâha parolayı almaya gittim. Köyün ilkokulu karargâh olarak kullanılıyordu.  Baktım, bizim ihtiyar, okul girişindeki verandada yere oturmuş, arkasını duvara dayamış, kara kara düşünüyor. Küçülmüş gibiydi. Selâm verdim ve “Hayırdır komutan, Bir şey mi oldu?” diye sordum. Birinci harekât ile ikinci harekât arasındaki dönemdi. Ve köy Rumlar tarafından sarılmış vaziyetteydi. “Kızlarımı düşünüyorum, onları bir daha görebilecek miyim?” dedi. (Kızımı mı yoksa kızlarımı mı dedi anımsamıyorum.) Gerçekten de ertesi gün ne olacağını kimsenin kestiremeyeceği günlerden geçiyorduk. Lâf olsun diye “Gün doğmadan neler doğar” dedim.

Dediğim gibi, o günün koşullarında işgüzarlık yapan tek kişi Ç.K. değildi.

Not: Tatile çıkıyorum. Dönünce kaldığımız yerden devam ederiz.



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı