Bugünlerde biraz kuzeydeki Hristiyan ibadethanelere fazla taktım diye düşünebilirsiniz. Fakat bence kuzeyin kanayan en büyük yaralarından bir tanesini bu konu oluşturmaktadır. 1974 savaşından sonra adanın bölünmesiyle birlikte yüzlerce kilise, şapel ve manastır kuzeyde kalmıştır. Aynı zamanda 120 kadar cami ve tekke de güneyde. Yıllarca savaşın getirdiği öfke ve nefretle bütün bu mabetler iki tarafta da yakıp yıkılmıştır. Kiliselerin zeminleri veya bahçeleri hazine avcıları tarafından kazılmak suretiyle mahvedilmiş, mezarlarda yatanların altın dişlerini arayan bazı kendini bilmezler yüzlerce mezarı açmaktan veya taşlarını kırmaktan çekinmemişti. Güneyde kalan mezarlıkların da son zamanlara kadar benzeri bir akıbete uğradığını biliyoruz.
Öte yandan kiliselerden çalınan yüzlerce ikona kaçakçılar tarafından ada dışına taşındı ve Avrupa başkentlerinde açık artırma ile satıldı. Bazıları ise öfkeli kişiler tarafından yok edildi. Şu an bir kısmı Girne, Güzelyurt ve İskele’deki bazı müzeye çevrilmiş kiliselerde sergilenmekte olan ikonlardan çok daha fazlası halen Girne Kalesindeki ambarlarda atıl bir şekilde durmaktadırlar. Hiç bir katalog çalışması bugüne kadar yapılmamıştır. Tabii o dönemin yıkıcı rüzgarına sadece ikonlar kurban edilmemişti. Birçok kilise yağmalanmış, avizeler, mumluklar, muhteşem ahşap oymalar kendilerini Girne gibi turistik kasabalarda peydahlayan antika dükkanlarında bulmuşlardı. 150,000 Rum göçmenin bıraktığı köyler ise kısa bir süre sonra güneyden gelen Kıbrıslı Türk göçmenlere veya 1963 göçmenlerine verildi. Daha sonra ise Türkiye’den topraksız köylüler getirtilerek kalan boş köylere yerleştirildi.
Tabii ki köyler Hristiyan köyü olduğu için yeni gelenlere hizmet etmek amacıyla bu defa onlarca kilise camiye çevrilecekti. Çan kuleleri foni şeklinde eklerle ve megafon konularak minareye benzetilmeye çalışıldı. İç tarafları tamamen Hristiyan kokan eşyalarından temizlenerek, yerlerine mihrap eklendi. Ve son olarak zemin civar evlerden toplanan ganimet halı ve kilimlerle örtülerek kilise ibadete açıldı. Bu binalar ilginçtir, camiye çevrildiklerinden dolayı en azından diğerlerine nazaran biraz daha bakım gördüler. Hatırladığım kadarıyla 70 kadar kilise Müslüman cemaatine hizmet etmek için camiye dönüştürülmüştü. 15’e yakın eski eser kapsamındaki kilise ve manastır ise turistik amaçlı kullanılmak üzere müzeye çevrildi ve sonuçta kuzeyde 500 kiliseden, faaliyet gösteren sadece üç Ortodoks kilisesi kaldı. Ölen papazların yerine yeni papazların atanması ise engellendiği için 2003 yılına geldiğimizde kuzeyde yaşayan sadece bir Ortodoks papaz kalmıştı ki onun da buraları terk etmesi için güneye geçmiş olan karısına geri dönmesi için izin verilmediğinden dolayı papaz senelerce ailesini göremeyecekti.
Güneydeki durum da 2000’lere gelene kadar çok farklı değildi. Yüzlerce cami yağmalanmış ve yıkılmıştı. Yalnız kuzeyden farklı olarak AB üyeliğine başvurduktan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti belli kriterleri yerine getirmek için 1998 yılından başlayarak yüze yakın camiyi tamir etme yoluna gidecekti. Fakat hala daha ibadet için sadece 6 cami açıktır. Bunların çoğu ise güneyde yaşayan Müslümanların kullanımına verilmiştir ve faaliyette olan camilerin bakımını büyük bir kısmını Libya hükümeti üstlenmiş vaziyettedir. Ta ki Kıbrıslı Nakşibendi tarikatı güneyde kalan camilerin bazılarına el atana kadar. Şeyh Nazım tarafından kapıların açılmasıyla birlikte Şakir Alemdar adlı bir derviş güneye gönderilecek ve ilk önce Hala Sultan tekkesi, Dali ve daha sonra Bayraktar camisini ibadete açmayı başaracaktı. Bu derviş daha sonra kuzeydeki müftülük tarafından yasal bir statüye kavuşturulacaktı.
Bütün bunları niye yazıyorum? Güneyle kıyaslandığında dini mabetlerin durumu kuzeyde çok daha içler acısı durumdadır. Yüzlerce kilise hala daha harabe şeklinde durmaktadır. Turistik ve müze amaçlı kullanımda olanlar haricinde sadece Karpaz’daki üç kilse bir papazla ibadete açık bir şekilde kullanılmaktadır. Beş yıl önce başlayan dinler arası diyalog ve eski eserler komitesinin katkılarıyla ve destekleriyle bazı kiliseler üstünkörü olsa da temizlenerek uzun uğraşlardan sonra senede bir gün olsa bile bir ayin yapılmasına izin verilmiştir. Fakat hiç bir kilisenin devamlı bir şekilde ibadete açılmasına ise izin verilmemiştir. Yani şu anda devamlı bir şekilde ibadete açık olan sadece üç Ortodoks kilisesi vardır. Ve maalesef yeni Dışişleri Bakanının talimatlarıyla arada bir ibadet için açılan diğer kiliselere de engeller çıkartılmaya başlanmıştır. Sayın bakan bu kiliselerin ibadete açılmasını siyasete alet edilme olarak görüyormuş. Bakan böyle bir düşüncesinin olduğunu açık bir şekilde son açıklamasıyla herkese beyan etmiştir. Mağusa’da Mağusalıların girişimiyle üç yıldır ibadete açılan bir kilisede Paskalya yortusunun yapılmasına izin vermeyerek orada yeşeren toplumlararası yakınlaşmaya ve hoşgörüye büyük bir darbe indirmeyi becermiştir.
Bunun ben tesadüfen yapıldığına inanmıyorum. Bu tavır, yani özellikle Mağusa’daki bu güzel örneğe yapılan saldırı, hala daha etnik temizlik ve kültürel soykırım düşüncesinin içgüdüsel bir şekilde bazı siyasetçilerin benliğinde yaşadığını göstermektedir. Böyle devam edilirse kuzeyin son yıllarda her şeye rağmen emekleyerek var olan demokratik imajı büyük bir darbe yiyecektir. Belki de böyle bir şey bilinçli bir şekilde istenmektedir. İzolasyonist, enklavist ve ultra milliyetçilik adayarımızda galiba yeniden hortlamak üzeredir.
Böyle bir zihniyetten hayırlı bir şey çıkacağını beklemek nafiledir. Hükümetin bu konuda sessiz kalması bu bakanın düşüncesinde yalnız olmadığını göstermektedir. Böyle bir tavırdan gerçekten ne gibi bir sonuç beklenildiğini anlamak çok güçtür. Çünkü bu tür tavırlar karşılıklı hoşgörüsüzlüğü tırmandıracaktır. İnşallah yanılırım.
































