Poli

İlk başlayanlar için Galler izlenimleri: Vadim o kadar yeşilmiş hakikaten

Emel Akçalı

[email protected]

1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Mısırlı yazar Necip Mahfuz, insanın evinin doğduğu yer değil, tüm kaçış girişimlerinin başarısızlığa uğradığı yer olduğunu dile getirmiş vakti zamanında. Bu önerme, bazı ‘şanslı’ azınlık için hala geçerli olsa da, kalıcı bir iş, mekan, ev, aile, evlilik güvenliği olmayan, prekar, akışkan bir hayata alışmak zorunda kalan bizim jenerasyon için (90 gençliği mi demeli artık bilemedim) tatlı bir nağme olmaktan öte gidemiyor sanki. Bir mekandan, kaçış girişimleri aşamasına dahi gelemeden, dağılıp, gidiyor, savruluyor birçoğumuz çünkü. Gerçi, her defasında dağılanları yeniden topluyor, yıkıkları temizliyor ya da yeniden kuruyor, deniz aşırı mekanlara göç etmekten korkmuyor ve denemekten vazgeçmiyoruz ama bizim ev tanımımızı, da iste, bu akışkanlık, prekarite ve sürekli bir belirsizlik hali belirliyor artık. Güvensizlikle yaşamayı öğrendik sanki. İstikrarlı bir hayata tekrar nasıl alışır da, kaçma aşamına kadar gelinir, bu büyük bir muamma.

galler-1

Gecen sene, Berlin’de bir konferansta tanıştığım, Irak işgali öncesi, bir zamanlar Ortadoğu’nun en iyisi olan Irak sosyal sağlık sisteminde tıp doktoru, işgal sonrası ise Ortadoğu’nun yerle bir olan sağlık sistemin sosyoloğu olan meslektaşım Ömer Dawachi (Soyadı Türkçe ve Deveci anlamına geliyor), üniversite eğitimimi Paris’te yaptığımı, Budapeşte’de öğretim görevlisi olarak çalıştığımı (o zaman öyleydi), Ortadoğu üzerine araştırmalar yaptığımı duyunca, tam bir Jön Türk profili çizdiğimi söylemişti. Jön Türklük, biz yurtdışında yaşayan Türklerin genel olarak hoşuna giden bir tanımlama olsa da, benim Ömer’e ilk tepkim, Jön Türk profilinin, bizim cenah için biraz fazla chic (şık) kaçtığını söylemek olmuştu. Doktoralarını en iyi üniversitelerde yapsalar da, bağlantısız oldukları sürece, üniversitelerde kadrolu bir pozisyon kapabilmek için, bir şehirden diğerine, hatta bir ülkeden başkasına göçetmek zorunda kalan biz yeni jenerasyon akademisyenlerin, bu sistemde, olsa olsa ancak gastarbaiter olarak kategorize edilebileceği de eklemiştim sözlerime. Ömer’le, Berlin sokaklarında yaptığımız bu keyifli söyleşi daha sonra, Yönetilemeyenlerin Yönetimi (Governing of the Ungoverned) başlıklı konferansın kavramsal çerçevesine dönüşmüş ve katılımcı akademisyenlerin arasında, bir dönemin kozmopolit elitlerinin, neoliberal düzende, nasıl vasıflı göçmen/misafir isçiye dönüştükleriyle ilgili hoş bir tartışma başlatmıştı.

galler-2

İşte bu Gastarbeiter’lik durumu, beni son iki sene içinde nasıl olduğunu anlayamadan, Budapeşte’den, Ortadoğu’ya, Ortadoğu’dan Fransa’ya, Fransa’dan Birleşik Karalık’ın Galler yöresine savurdu (Güzergâha bakınca, Galler işin içine girmese, tam bir 21. Yüzyıl Jön Türklük macerası yasayacakmışım gerçi ama..). Fransa’dan, Britanya’ya, ayaklarımı sürüye sürüye gelsem ve bir süre yaşadığımız ve çok fena tutulduğumuz Marsilya’dan çıkmamak için, kendimi, evimizin yanındaki parkın ağaçlarına zincirlemeyi düşünsem dahi, ne yalan söyleyeyim taşınıp, yerleştikten sonra, çok sevdim bu Galler illerini. Öncelikle, insanları çok sempatik ve bir mahalle, komşuluk kültürü var Galler şehirlerinde. Hatta, çocukluğumda, Lefkoşa’da olduğu gibi, mahalle mahalle gezen sebze-meyve kamyonu bile dolaşıyor hafta sonları kentin sokaklarında. Sonra, gerçekten harika bir coğrafyası var Galler’in. Tam da Murathan Mungan’ın Kadırga şiirinde tasvir ettiğine benzer, gizemli bir deniz ülkesi burası. Hem de, Richard Llewellyn’in sinemaya da uyarlanan ünlü Vadim O kadar Yeşildi ki romanında ve Galler Kaplanı Tom Jones’un Green Green Grass of Home şarkısında bahsi geçtiği gibi, vadili, tepeli, kuzulu, oğlaklı şirin mi şirin, yemyeşil bir deniz ülkesi. Sabahları, tepeleri aşarak, deniz manzarası eşliğinde, bazen bağrış, bazen şarkılı, türkülü, çocuğunuzun elinden tutarak, onu, okula yürüyerek götürme tecrübesi için bile gelinebilirmiş buralara.

galler-3

Galler, sadece böyle şirin bir belde olmakla kalmıyor tabii. Kafalarını, özellikle federasyon, özerklik, yerel kimlikler, merkez- periferi ilişkisi ve azınlıklarla yani bir nevi Kıbrıs sorunuyla bozmuş tüm sosyal bilimciler için de eşsiz bir saha çalışma alanı burası. Şöyle ki:  Galler, İngiltere, Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın yanı sıra Birleşik Krallık’a bağlı dört kurucu ülkeden biri (constituent country). 1999’da yapılan halk oylamasıyla kendi meclisini kurma kararı verilmiş ve başkenti Cardiff’te bulunan, Galler Ulusal Meclisi’ne kavuşmuş. Buna rağmen, anayasal olarak Birleşik Krallık, egemen (de jure) üniter bir devlet olma konumunu koruyor ve tüm Krallığı temsil eden, tek bir hükümet ve parlamento Londra’da bulunuyor. Dolayısıyla, Birleşik Krallık Parlamentosu, Galler üzerinde, birinci derecede yasa yapma sorumluluğunu yitirmemiş ve Galler Meclisi ancak belirli çerçeve içinde ikinci derecede yasa yapma kabiliyeti ile yetkilendirilmiş. Galler Meclisi’nin yasama gücü yani, sadece Galler ülkesini ilgilendiren konuları kapsıyor. Örneğin Galler Meclisi’nin çıkarttığı aile yasası sayesinde, İngiltere’den farklı olarak, çocuğum olduğu ve okula gittiği için saat 15:00’ten sonra, üniversitede ders vermek zorunda değilim ve bunun için de Galler Ulusal Meclisi’ne her gün şükrediyorum.

Galler, İngiltere ile arasında hala bazı sosyal, siyasi, kültürel, çekişmeler yaşasa da, İngiltere’ye en fazla benzerlik gösteren kurucu ülke aslında. Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın kendi hukuk sistemleri olmasına karşın, Galler ile İngiltere’nin hukuk sistemi hemen hemen ayni. Kriket sporunda, Galler ve İngiltere ortak bir ulusal takım çıkartıyorlar. Bazı dini mezhepler ve siyasi partiler İngiltere-Galler’i tek bir ülke varsayarak örgütlenmelerini yapıyor. Galler, yalnız İsçi Parti’sinin Britanya’daki kalesi durumunda. İşçi Partisi İskoçya ve Galler’den seçilen milletvekilleri olmazsa Britanya’da genellikle iktidarı elde edemiyor.

Galler bölgesinin böyle biraz isyankar, sosyalist tarafını, ilk kez buraya gezi amaçlı geldiğim 2009 Bahar’ında da sezinlemiştim zaten. O zaman en çok dikkatimi çeken İngiltere’de, bir şehrini diğerinin ikizi haline getiren, neoliberal düzenin sembolleri zincir dükkânların buraya henüz diş geçirememiş olmasıydı. Hala otantik restoranlar, kafeler, dükkânlar bulunmakta ve Galler’in birçok kasabasında zaman durmuş, küreselleşme hiç uğramamış gibiydi sanki. Hatta, o zaman bu yönüyle, Kıbrıs’ın kuzeyine benzetmiştim buraları biraz. Galler, uçsuz bucaksız bir Karpaz bölgesi ya da Akamas körfeziydi sanki. (Simdi Kıbrıs tarafında işler değişti artık pek tabii). Dahası, Kıbrıs’ta, İngiliz kolonyal döneminden kalma, Bandabulya yani kapalı çarşıların benzerlerini buralarda da görmüş ve emperyal bir kaç an yaşamıştım doğrusu.omar-suleyman

Galler bölgesinde, hoşuma giden bir başka özellik de, her şeyin burada iki dilli olma hali. Galler halkının kökeni Keltlere dayanıyor. Bu şekliyle, İskoçlarla, Man Adası sakinleriyle, İrlandalılarla ve Cornwall bölgesi halkıyla akrabalar ve İngilizceden farklı, Galce olarak adlandırılan bir dilleri var. Tüm resmi yazışmalar Galler’de. iki dilde yapılıyor. Ülkedeki tüm tabelalar, üniversitede gönderilen mailer, hatta benim kartvizitim bile iki dilli. Sokaklarda STOP (DUR) uyarısının Galce yazılımı örneğin, ilk zamanlar, anadilimde çağrıştırdıklarından dolayı her gördüğümde  tüylerimi diken diken eden ARAF kelimesi. Zorunlu eğitim, Galce ve İngilizce olan okullar tarafından gerçekleştiriliyor. Sırf Galce olan okullarda İngilizce, İngilizce olan okullarda Galce zorunlu olarak okutuluyor. Minik kızım, dolayısıyla, her hafta eve birkaç Galce kelime getiriyor. Büyüdüğü Budapeşte’de, oyun parklarında arkadaşlarından ve bakıcısından öğrendiği Macarcadan sonra, Galce bilmesinin, hayattaki ikinci süper gücü olacağı kanaatindeyim, bakalım. Üniversitede, öğrencilerin Galce eğitim alma hakkı var ama burada Galce ders anlatacak öğretim görevlisi sıkıntısı çekildiği için, bu konu biraz hasıraltı ediliyor. Hele benim gibi sayıları hiç de az olmayan uluslararası öğretim üyeleri, bu Galce eğitim işine pek de sıcak yaklaşmadığından,  üniversite eğitiminin, Galce yapılması uzun dönemde, pek de mümkün görünmüyor. Gal halkı, yalnız aynı İskoç ve İrlandalılar gibi kendini İngiliz olarak tanımlamıyor ve onları böyle tanımlayanlara da gönül koyuyorlar. Hani Kıbrıs’ta, Britanya’nın her yerine İngiltere, hatta her yabancıya da genel olarak İngiliz denir ya, iste buralara gelince, aman deyim bu konuya dikkat etmek gerekiyor.  Kendi aralarında Galce konuşsalar, Gal mikro milliyetçiliği, Kıbrıs Türk mikro milliyetçiliği gibi yabana atılmayacak derecede de olsa, İngilizce değil, Galce konuşmak, Galli burjuvalar için ayni zamanda bir geri kalmışlık göstergesi sanki. Burjuvalar, çocuklarıyla Galce çok konuşmuyorlar o yüzden. İsteniyor ki, çocuklar Galler dışına çıkınca, Londra aksanıyla konuşsunlar, hakir görülmesinler. Bu anlayış da, azınlık çoğunluk ilişkilerinin fıtratında olan ve her yerde karşımıza çıkan bir durum sanki.

Peki Galler İskoçya gibi Birleşik Krallıktan ayrılma eğilimleri hiç göstermiyor mu? Aralarında, sosyo-ekonomik kökenli çekişmeler çıkmıyor mu? Varsayalım ki, çıktı, bu sorunlar, bizim oralarda olduğu gibi nasıl oluyor da şiddette dönüşmüyor, kılıçlar çekilmiyor? Sanırım, bu soruların çok banal cevapları var: Birleşik Krallık’ta iyi isleyen bir demokrasi var ve Londra üniter devlet kasasını elinde tutmasına karşın, adil bir kaynak dağılımı yapıyor. Bu şekilde de, Galler, kendi iç islerini yönettiği ulusal meclisi, kendi dilinde eğitim hakki, BBC’nin Galce yayınları, yerel dile, İngilizce kadar değer verilmesi vs gibi kazanımlarla, bir nevi yarı-gevşek bir özerklikle, işi götürüyor. Bu formül, bizim coğrafyada peki neden ayni şekilde islemiyor? Mısır’da Ocak 25, 2011 günü, Mübarek istifa etmeden hemen önce, Genel Kurmay Başkanı ve milli istihbarat şefi Omar Süleyman televizyona çıkıyor ve “Mısırlılar demokrasiye henüz hazır değildir” diyor. Arap baharının başarıya ulaşması ile birlikte, nüktedanlıklarıyla tanınan Mısırlılar da başlıyorlar Süleyman’ı ti’ye almaya. Ortaya, sosyal medyada binlerce kez paylaşılan ve beni çok güldüren Süleyman’ın “Mısırlılar elektrik için henüz hazır değildir” posteri çıkıyor. Her ne kadar kendimizi Arap ülkeleriyle karşılaştırmaktan hoşlanmasak da, Omer Süleyman’ın sözlerini, biz kendi liderlerimizden kaç bin defa duymuşuzdur Allah bilir. Mısırlılar, demokrasiye hazır mıydılar, değiller miydi, Mısır’ın bugünkü geldiği noktadan dolayı, bu, bugün ayrı bir tartışma konusu ama demokrasiye, özerkliğe, yerel yönetime adem-i merkeziyete hazır olma hali elektriğe hazır olma halinden pek de farklı değil gibi sanki…Yeter ki, yeterli kaynak bulunsun…Galler, bu konuda bize, gerekli gözlem ışığını tutacakmış gibi görünüyor.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı