İktidar, Direniş ve Tabutta Röveşata

9 Ekim 2016 Pazar | 14:00
Tabutta röveşata

O kurnadan, bu kurnaya Foucault sohbetleri: İktidar, Direniş ve Tabutta Röveşata

 

Emel Akçalı
Emel Akçalı

Bu deneme, varlığını, şu an öğretim görevlisi olarak çalıştığım Britanya’nın Galler özerk bölgesinin Swansea kentinden, o sırada Vasilya’daki evinde bulunduğunu tahmin ettiğim Mete Hatay’la, feysbuk üzerinden yaptığımız Foucault, iktidar ve direniş konulu sohbete borçlu. Mete, rahmetli babası Özer Hatay’ın, Foucault’dan ve iktidar çözümlemelerinden bihaber de olsa, kendisine anlattığı kısa bir hikayeden yola çıkarak, iktidar ilişkilerinin her türlü ilişkide yaşanabileceğini göstermeye çalıştığını ve “herkesin duruma göre bir çeşit iktidar alanı vardır” dediğini bizlerle paylaşmıştı. Özer Hatay’ın hikayesi şu şekildeydi…

Adamın biri çok sıkışmış vaziyette belediye tuvaletlerine gitmiş. Acil bir halde pisuarlardan birine doğru yönelirken, orada duran görevli, “hoop beyim orayı kullanamazsınız, buraya” diyerek yanındaki pisuarı ona göstermiş. Adam son anda üstüne yapmamayı başarıp, gösterilen pisuara çişini yaparken başka bir adam gelmiş ve daha önce onun kullanmak istediği pisuara çişini yapmaya başlamış. Adam şaşırmış. Çıkarken kapıdaki görevliye, “niye o pisuarı kullanmama izin vermedin, bir arızası yokmuş?” diye sormuş. Görevli ise sakin ve kendinden emin bir vaziyette, “buranın sorumlusu benim, onun için burada hangi pisuara çişinizi yapabileceğinize ancak ben karar veririm beyefendi” diyerek cevap vermiş.

Mete, paylaşımında, bu hikayenin, Foucault’un “İktidar her yerdedir, her şeyi kapsadığından değil her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir” önermesi ile örtüştüğünü düşünüyordu çünkü söz konusu tuvaletçi bile, tuvaletçi haline bakmadan bir iktidar eksersizi yapıyordu. Mete’nin anlattığı anekdotu çok beğenmek ve kendisine kısmen katılmakla birlikte, bu anekdotu ben farklı yorumladım (Olacak o kadar, çünkü nereden baksan son beş senedir Foucault ile yatıp kalkıyorum…) Evet, iktidar, Foucault’un da önerdiği gibi her yerdeydi ama tuvaletçi bile bir iktidar eksersizi yaptığı için değil, tuvaletçi kadar tuvalete giren sıkışan adam da, bunu içselleştirdiği için.

Foucault’un önermeleri de, tam da bu yarayı kaşıyacak türde zaten çünkü iktidar gücünü arzuları kontrol ederek, ehlileştirerek, alışkanlıklar geliştirerek, inançlar, amaçlar yaratarak ve insanları da kendisinin bir parçası yaparak pekiştirir – aşağıda sosyal medyanın bir köşesinden çaldığım karikatürün görselleştirildiği gibi. Dahası iktidarı uygulayan kişi de, illa ki baskı yaparak iktidar kurmaz. İktidar olumlu da olabilir. Bu yüzden, etkisinin, sonuçlarının süreçlerinin her zaman farkında olamayız. Çogu zaman bir özgürlük sanrısı yaşarız ve işte bu şekilde de iktidarın bir parçasına dönüşür,  hatta onu içselleştiririz. Bu durum da, direnişi bir nevi anlamsız kılar.

Bu bağlamda, Michel Foucault’un iktidar çözümlemeleri de, iktidarın kimin elinde olduğu ile ilgili değil, ne tür yöntemlerle tahakküm uyguladığı ve bireyleri kendisine itaat ettirdiği ile ilgilidir. Foucault’ya göre, Mete’nin paylaşımında da belirttiği gibi, iktidar her an her yerde bulunabilir ve geleneksel Marksist anlayışta olduğu gibi, bir kuruma, zümreye, egemen bir sınıfa, ideolojiye, rejime ya da herhangi başka bir yapıya ait değildir. İktidar, uygularcılarının eline ancak geçici olarak geçer. Dolayısıyla, Foucault, devlet adamlarını, iktidar sahiplerini sanki de Mars’tan dünyamıza gelmiş, her şeyden bağımsız güç odaklarıymış gibi analiz etmektense, onların güç ilişkilerini masaya yatırır ve bu bağlamda, iktidarın tekniklerini ve teknolojilerini sorgular.  Esas sorun çünkü kimin iktidar eksersizi yaptığı değil, sıradan insanların iktidara neden itaat ettikleri ve nasıl iktidara karşı sarsıcı bir direniş göstermeyişleridir..

Geleneksel Marksist teori, isçi sınıfının aşamalı bir bilinçlenme sayesinde bir gün iktidara karşı ayaklanabileceğini ve bir noktadan sonra artık ona itaat etmeyeceğini öne sürer. Ancak, Foucault’ye göre önemli olan nokta, bireylerin ne zaman başkaldıracağı değil, belli bir süre dahi olsa nasıl olur da iktidara gönüllü bir biçimde boyun eğdikleri ve onu içselleştirdikleridir. Bu, Marksist kurama uygun bir bilinçlenmenin henüz gerçekleşmemesi ile açıklanabilir mi sadece? Foucault’un da altını çizdiği gibi iktidarın olumlu bir yani olamaz mı? İktidar, baskı ve sınırlamalardan farklı bir işleve sahip olamaz mi acaba? Ne de olsa, bireye bir özgürlük sanrısı, özerklik ve bir nevi ‘başrol’ oynama şansı sağlamıyor mu iktidar? Bireyler de böylece, tam bu nedenden dolayı, iktidarın hem öznesi, hem de nesnesine dönüşmüyorlar mı?

Peki, iktidar, özne ve nesnenin bir iç içe geçme durumundan ibaretse, direniş, değişim, dönüşüm, hatta devrim söz konusu olabilir mi? Foucault, direniş odakları olarak tanımlanabilecek oluşumların da bir iktidar üretimi olduğunu iddia eder. İktidar, diğer özneleri yarattığı gibi, kendi direniş öznesini de kendisi yaratacaktır. Bu durum da, herhangi bir direnişi yukarıda da belirttiğimiz gibi beyhude kılar. Hakiki anlamda direniş odakları, iktidar sisteminin dışında gelişebilir ve sistem dışı geliştiği için de yol kat edebilme şansı olabilir yalnız.  Gerçek anlamda bir direniş, genelde, güç ilişkilerinin dışına atılan, ‘çapulcu’ takımından gelmiyor mu zaten? Arap Baharı’nın kahramanı, sistemin dışına atılmış, bu yüzden de çareyi kendisini yakarak öldürmekte ve bu şekilde sesini duyurmakta bulan, seyyar satıcı Muhammed Buazizi değil mi?

Kaybedenlerin, sistem dışına atılanların, marjinallerin, iktidara karşı yürüttükleri samimi mücadele, aklıma hep, Turk sinemasının en iyi filmlerinden 1996 yapımı, Tabutta Röveşata’yı getiriyor. İstanbul Rumeli Hisarı’nda yaşayan evsiz barksız bir adamın (Mahsun) hikâyesini konu alan Derviş Zaim’in bu sarsıcı filmi, bir türlü sisteme dahil olmayan, yüz defa dayak yese de, iktidarla dalga geçercesine, yine ayni suçları işleyen, tavus kuşu çalan, çaldığı tavus kuşuna, çalıntı arabayla İstanbul’u gezdirip (Rumeli Hisarı’nda kapalı tutulduğu için, tavus kuşunun İstanbul’u görebilme şansı olmamıştır çünkü)  sonra  da onu bir güzel kesip yemeye kalkışan bir kaybeden üzerine. Ancak, Mahsun, bu kaybediş hikayesini, Orhan Gencebay tadında yaşamaz, direnişini ulu orta haykırmaz, içinde yaşar. Yaptığı hırsızlıklar, adi birer suç gibi görünse de, kabul görmeyen varlığını, dinlenmeyen sesini duyurmak için çalar Mahsun ve bu şekilde de, iktidara ve yöntemlerine direnç gösterir.

Bir çırpınış hikayesi olan bu ilk filmini, benim ilk kitabımda yaptığım gibi, muhtemelen kendisine bakan Kıbrıslı anneannesine ithaf eden Zaim, Mahsun’a bir türlü tabutta röveşata attırmıyor yalnız. Yani, Mahsun, ne kadar dirense de, zincirleri kıramıyor (Quentin Tarantino, Kill Bill’in süper kahramanı Beatrice Kiddo’yu yerin yedi kat altına hapsedildiği tabuttan, Uzakdoğu eğitimi sayesinde çıkartmayı başarmıştı halbuki…). Peki, Zaim, ayni Özer Hatay gibi Foucault’dan bihaber olsa dahi, onun felsefesine uygun bir şekilde, direnişin anlamsız olduğu mesajını mı vermeye çalışmış acaba bu filmde? Tabutta röveşatanın anlamsızlığını, beyhudeliğini mi anlatmış, yoksa yarası başka mıymış?

Karamsar bir film gibi dursa da, çirkin bir adam olan Mahsun’un, aşık olduğu uyuşturucu bağımlısı kızı her görüşünde, saçlarını taramasındaki detayda olduğu gibi, her şey için her zaman bir umut vardır mesajını veriyor Tabutta Röveşata benim için. Bu yüzden de, her şeye rağmen, belki yine de umuttur en büyük direniş biçimi, hatta belki de, direnişin hiç zapt edilmeyecek kalesi. Aynen, Edip Cansever’in dizelerinde olduğu gibi:

“bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır…

parmağını sürsen elmaya,
rengini anlarsın…
gözünle görsen elmayı,
sesini duyarsın…
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüsün başlangıcıdır..”

Ve ne de olsa, dar, karanlık ve basık bir alan olan tabutu parçalayıp çıkmak, bir özgürlük sanrısını ortadan kaldırmaktan daha kolaydır.