Köşe Yazarları

Hükümet krizi ve Kürt sorunu (Türkiye gündemi)


7 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan siyasi tablo bir koalisyon hükümetini zorunlu hale getirdi. Ancak şu ana kadar oluşan hava bir koalisyonun kurulamayacağı yönündedir. Doğal olarak da Türkiye siyasetinde erken seçim rüzgârları çok erken esmeye başladı. Bunun en temel sebebi, Türkiye siyasetinde uzlaşıya dayalı demokrasi kültürü ve bunun zorunlu sonucu olan insan hak ve hürriyetlerini korumayı esas alan hukuk devleti anlayışının yerleşmemiş olmasıdır.

AK Parti dâhil Meclis’e giren dört partinin siyasi söylem ve eylemlerini tahlil ettiğimizde, her siyasi partinin, genel yapısı itibarı ile belli bir sınıf ya da ideolojiye ya da inanca sahip insanların haklarını korumaya yönelik siyaset izlediği görülür. Bu durum belli bir ölçüde kabul edilebilir olsa da, bu anlayışların iktidara geldikten sonra da sürdürülmesi, kendilerinden olmayanların en temel hak ve hürriyetlerinin ihlali için tehdit olarak algılanmalarına yol açmaktadır. Nitekim İslamcı dindar kesim, özellikle CHP’nin din karşıtı politikaları sebebiyle, CHP’nin güç kazanması durumunda eskiden olduğu gibi bazı temel hak hürriyetlerinin devlet adına kısıtlanacağı endişesini taşımaktadırlar. Yıllarca irtica ile mücadele altında yaşanan baskılar, bu güvensizliği en temel kaynağıdır.
Aynı şekilde CHP tapanı da AKP’nin daha da güçlenmesi durumunda, dindarlık adına temel hak ve özgürlükleri alanın daralacağı endişesini taşımaktadırlar. Nitekim belli dönemlerde, temel insan hak ve hürriyetlerin korumayı esas almayan bazı dini grup ya da cemaatlerin güç kazandıkları zamanlarda, kendileri gibi inanmayan ya da dini anlamayanlara baskı uyguladıkları gerçeği bu güvensizliğin kaynağı olmuştur. Önceleri AKP’ye sempati ile bakan yakın bir dostum, AKP’lilerin niyetinin de geleneksel Müslümanlığı siyasallaştırıp devlet nizamı haline getirmek olduğunu söyleyerek bu endişesini belirtmiştir. Bu görüşüne katılmasam da, kendini laik ya da Kemalist olarak niteleyen birçok insanın bu güvensizliği taşıdığı açıktır.
Konuyu MHP açısından değerlendirdiğimizde, özellikle kendini Kürt kimliği ile ifade eden insanların MHP’nin güç kazanması ya da iktidarda yer almasını, kendi temel hak ve hürriyetleri açısından tehdit olarak algıladıkları görülür.
Konuyu Kürt siyasi hareketinin liderliğini yürüten HDP açısından değerlendirdiğimizde, HDP’nin Türkiye partisi olmak ile Orta Doğu’daki Kürt siyasi hareketlerinin bir parçası olma konusunda henüz daha bir karara varamadığı görülmektedir. Türkiye Kürtlerinin nihai hedeflerinin Türk milliyetçiliğine karşı bir Kürt milliyetçiliği geliştirerek, Türkiye’den kopmak mı yoksa Türkiye’deki siyasi yapının Türkiye Kürtleri için yarattığı sorunların yine sistem içerisinde çözülmesini sağlamak mı olduğu hala daha tartışma konusudur. Bu durum doğal olarak Kürt siyasetine kuşku ile bakılmasına yol açmaktadır. Tabii ki zaman zaman, Türkiye devlet siyasetinin Kürt kimliği ve de Kürt vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini ihlal edecek uygulamalara imza atması, Kürt siyasi hareketi açısından da devlete karşı bir güvensizliğe sebep olmuştur.
Seçim sonrası Sayın Demirtaş’ın yaptığı ilk açıklamasında AKP’nin içinde olacağı hiçbir alternatife destek vermeyeceğini söylemesi; Türkiye siyasi hafızasındaki güvensizliğe dayalı endişeleri tekrar su yüzüne çıkarmıştır. Nitekim bu algı AKP’nin çözüm sürecini askıya alınmasının meşrulaştırıcı gerekçesi haline gelmiştir. Eğer Demirtaş, böyle bir açıklama yerine çözüm sürecinin başarıya ulaşması, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının yerleşmesi için her türlü alternatife açık olduğunu söylemiş olsaydı, HDP’nin Türkiye partisi olarak değerlendirilmesinin önü açılacaktı ve bu endişelerin etkin hale gelmesi engellenecekti.
Nitekim durumu fark eden Sayın Demirtaş daha sonra barış ve çözüm sürecini desteklediğini ifade etmiş, hatta silah bırakma çağrısı yapmıştır. Ancak öyle gözüküyor ki, HDP’nin bu çağrısı Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürüten terör örgütleri üzerinde fazla etkili olmamıştır. Bu durum aslında HDP’nin Türkiye dışındaki silahlı Kürt hareketleri üzerinde fazla etkili olmadığı anlamına gelmektedir. HDP’nin Türkiye dışındaki ayrılıkçı Kürt hareketlerin etkisinden çıkarak, Türkiye’deki barış ve huzur ortamının geliştirilmesine yönelik bir siyasete kayması, Türkiye’deki herkesin güven içinde yaşamasını sağlayacak ortak değerlerin oluşmasının yolunu açacaktır. Türkiye dışı ayrılıkçı Kürt hareketlerinin etkisinde kaldığı ölçüde de Türkiye içinde siyasi tehdit olarak algılanması devam edecektir.
Kürt siyasi hareketinin ortak değerleri inşa etmek yerine, Kürt milliyetçiliğine dayalı politikalara kayması durumunda, Türkiye’nin siyasi aklının bunu kendisi için bir tehdit olarak algılayarak, güvenlik stratejisine dayalı baskıcı bir politika izleyeceği de açıktır. Bilindiği üzere HDP’nin daha önce anayasa değişikliği konusunda, parti kapatılmasını zorlaştıran değişikliğe hayır demesi KCK operasyonlarının başlamasına neden olmuştu. 7 Haziran seçimleri sonrasında da, AKP’ye meydan okuma siyaseti izlemesi de karşı bir hamlenin yapılmasına yol açarak, çözüm sürecinin askıya alınmasına sebep olmuştur.
Kürt siyaseti, Orta Doğu’da Arap ve Fars milliyetçiliğinin ve de dini çatışmaların arasında sıkışmış iken Türkiye’de kendilerine bir çatışma zemini yaratmaları politik bir hata olmuştur. Tabii ki, Suriye, Irak, Mısır ve birçok ülkede yaşanan karmaşa içerisinde Türkiye’nin kendi içinde ortak akıl yaratamaması, Türkiye açısından da riskleri yükseltmiştir. Nitekim risklerin yükselmesinin olumsuz etkileri ekonomiyi de etkisi altına almaya başlamıştır.
Öyle gözüküyor ki Türkiye siyaseti henüz daha, Türkiye vatandaşlarının tümünün temel haklarını koruma altına alabilecek bir anlayışı geliştirememiştir. Koalisyon tartışmaları neticesinde erken seçim rüzgarlarının, uzlaşı rüzgarlarından daha hızlı esmeye başlaması bunu açık olarak ortaya koymaktadır. Türkiye seçmeninin, parti ve parti liderlerine yaklaşımlarına bakıldığında, temel hak ve hürriyetler ile ekonomideki başarı ve adil paylaşım gibi değerler yerine, dar kapsamlı ideolojik ya da tarihsel korku ya da beklentiler ile hareket ettikleri görülür. Bu durum, uzlaşı kültürünün gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Koalisyon görüşmelerinin başarısızlığa uğramasının ana sebebi de toplumun bu duygu ve düşünce halidir. Tabii ki toplumun bu duygu ve düşünce halinin oluşmasında, partilerin etnik, ideolojik ve de inanç temelli politikaları yürütmesinin de büyük etkisi olmuştur. Nitekim partilerin izlediği bu politikalar, siyasetin kilitlenmesine yol açmıştır.
Türkiye devletinin huzur ve güven telkin eden bir yapıya kavuşabilmesi için tüm Türkiye vatandaşlarının, temel insan hak ve hürriyetlerinin ihlali durumunda, etnik, dini ya da ideolojik söylemleri geriye itip, bu tür hak ihlallerine birlikte karşı çıkmayı başarması gerekir. Halkın bunu başarabilmesi durumunda siyasiler de başarılı olmak için toplumun ortak sorunları ve beklentilerine cevap bulacak siyasi söylem ve projeler geliştirmek zorunda kalacaklar. Aksi takdirde, siyaset kurumu, ideoloji, etnik köken ve inanç üzerinden duygu ve düşüncelerimizi yönlendirmeye devam ederek, birbirimize karşı işlediğimiz suçları meşrulaştırıcı bir araç olmaya devam edecektir. İlahiyat bakış açısı ile bu durum sünnetullahın kaçınılmaz bir sonucu olacaktır.




Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı