Köşe Yazarları

Din adamı olmak







Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhammed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.
Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışları ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir.
Bizde ise dinin siyasi bir makam olarak algılanması sebebiyle her gelen iktidar, dine karşı oldukları halde, dini kurum ve kuruluşları kendi siyasi amaçları için kullanabilmektedir. Camii arazilerinin gece kulüplerine, vakıf mallarının kumarhane ve otellere peşkeş çekilebilmesinin esas sebebi budur. Aslında bu uygulama o inanç sahiplerini alaya almak demektir. Din adamı olarak kabul ettiğimiz kişilerin bu durumlarda sessiz ya da çaresiz kalmalarının esas sebebi de, bu sisteme uyum sağlamalarıdır. Bir dostum anlatmıştı, siyasetçinin biri Diyanet İşleri Başkanı atamak için çok dindar birisini seçmiş; ama müsteşarı “aman efendim ne yapıyorsun, bu adamı atarsanız yarın bize şu olmaz, bu olmaz diye itiraz eder” demiş ve bunun üzerine atamadan vazgeçmiştir. Daha sonra ise siyasiler ile çıkar otaklığı yapabilecek birini atayarak bu anlayış ve düzenin devamı sağlanmıştır.
Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’e gelinceye kadar, en üst düzey dini makam olan Şeyhülislamlık makamının bir bilirkişi ve danışmanlık statüsünde olduğu ifade edilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in emrine karşı geldiği için 400 kişinin idam kararına, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin itiraz etmesi ve idamları engellenmesi, Osmanlı döneminde ki kırılma noktalarının birisini oluşturmaktadır. Daha sonraları ise bu makam giderek siyasallaştırılmış ve siyasi iradenin arzularını meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiştir. Bu yüzden de birçok şeyhülislam, sudan bahaneler ile görevden alınmış hatta idam edilmiştir. Osmanlı döneminin ilk başlarındaki Şeyhülislamların görevlerinin genellikle tabii ölüm sebebiyle bitmesi, geç dönemlerde ise ağırlıklı olarak görevden alınmalarla bitmesi bunun açık bir göstergesidir.
Türkiye Cumhuriyet tarihine baktığımızda, aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi bir makam olarak algılandığı, bu yüzden de atamasının siyasiler tarafında yapıldığını görmekteyiz. Bu yapı sebebiyle de Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı tasarruflar siyasi olarak algılanmaktadır. Yakın zamanda Gezi Parkı olayları sebebiyle bir imamın yerinin değiştirilmesi sebebiyle medyada yaşanan tartışmaları büyük bir çoğunluğumuz duymuştur. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında, din ve siyaset arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu herkes bilmektedir.
Kıbrıs’taki durumda bundan farklı değildir. İngiliz döneminde vakıf mallarının yağmalanmasına karşı çıkan Müftü görevde alınmış, bu makamın etkisinin zayıflatılması için de müftülük kaldırılarak fetva eminliğine dönüştürülmüştü. Daha sonraları vakıfların yönetimi tekrar Türklere iade edilince yine vakıf mallarının yönetimi sebebiyle Dr. Küçük ve Müftü Mehmet Dana Efendi arasında bir sürtüşme yaşanmış ve müftünün şoförünü görevden alarak, onu yaya bırakmıştı.
Dana sonraları Kıbrıs Müftüsü olarak atanan Sayın Dr. Rifat Yücelten’in de görevden alınma şekline baktığımızda, kadın iç çamaşırı hırsızlığı gibi aşağılayıcı bir ithamla görevden alındığını görürüz. Kendisi ile yaptığım görüşmede, bu iftiranın kendi adının da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmesinden dolayı atıldığını söylemişti. Daha sonra Müftü vekili olarak atanan Sayın Ahmet Cemal da, trilyonluk değer biçilen kayıp tarihi halıların soruşturulmasını istemiş, bu isteğinden kısa bir süre geçtikten sonra Din İşleri Başkanlığı binasında yankın çıkmış ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan tarihi Kuran-i Kerim ile birçok tarihi belge ortadan kaybolmuştur. Kısa bir süre sonra da Sayın Ahmet Cemal emekliye ayrıldı ya da sevk edildi. Din ve siyaset ilişkisinin ölçüsüzlüğünün yarattığı sorunlar Sayın Ahmet Yönlüer’in Müftülüğü döneminde net olarak ortaya çıktı.
Din İşleri Başkanlığı’na atandığımda Sayın Talat ve Ferdi Sabit Soyer bütün bu tarihi tecrübelerin aksine, bende kurumu siyaset bulaştırmamak dışında hiç talepleri olmadığını söylemişlerdir. Onun için, onların döneminde rahat bir başkanlık görevi icra ettim. Buna rağmen siyasi bir makam tarafından önerilmek ve atanmanı vicdani rahatsızlığını hissetmiştim. Daha sonra iktidarın değişmesi ile Yönetim Kurulu üyeleri ve siyasiler hukuk ve ahlak ile bağdaşmayan birçok siyasi talepte bulundular ama hiç birini uygulamadım. Görevim esnasında varlığını öğrendiğim 540 trilyon değer biçilen ve akıl almaz paraların harcandığı 13 tarihi halının soruşturulmasını istedim ve bunu için iki kere başbakanlığa yazı yazdım. Ne yazık ki başbakanlık cevap vermek zahmetine bile bulunmadı. Sonra ise ben görevden alınınca, yaptıkları tüm usulsüzlükleri adeta benden intikam alırcasına bana yüklemeye kalktılar. Ne yazık ki sistem eskiden beri böyle kurulduğu için, her zaman din adamları bu yapının kurbanı olmaya mahkûmdurlar.
Aslında din adamı olmak, insani ve ahlaki değerleri savunmak demektir. Ancak bu çarpık yapının içinde din adamı olmak siyasilerin maskarası ve günah keçisi olmak anlamına gelmektedir. Din adamlarının bu çarpık yapıdan kurtulup, bazı siyasetçilerin ihtiraslarına değil de topluma hizmet edebilmeleri için kooperatif ve federasyonlarda olduğu gibi, başkanlarını kendileri seçmeleri ve mali ve idari özerkliğe kavuşmaları lazımdır. Mevcut yapı devam ettiği müddetçe, din adamları siyasi yozlaşma ve kirliliği örtmek için görev icra eden piyonlar görüntüsünden kurtulamayacaklardır ve böylece git gide halk nazarında saygınlıklarını kaybedeceklerdir. Onların saygınlıklarını kaybetmesi ise hem temsil ettikleri inancın yozlaşması hem de insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların gasp edilmesini kolaylaştıracaktır. Zaten sistem de bu amaca uygun olarak dizayn edilmiş gözükmektedir.














Başa dön tuşu