Boston’dan sevgilerle ama Adana’dan Napoli’ye…

22 Kasım 2016 Salı | 13:06

 

«   Akdenizlilik bir kaderdir aynı zamanda…» 

PREDRAG MATVEJEVIĆ-Mediteranski Brevijar*

Bu son iki hafta içerisinde, Donald Trump’ın ABD’ye başkan seçilmesi, dünyada yükselen otoriterleşme, Selahattin Demirtaş ve HDP’li vekillerin tutuklanması, Kıbrıs barış sürecinde umut veren ancak ayni zamanda kritik bir dönemece yaklaşılması daha oturaklı ve teorik bir Pazar yazısını gerektiriyordu elbet. Ancak, belki hala tüm bu siyasi gelişmeleri sindirmeye çalıştığım ve şu birkaç gün, Boston gibi küresel kapitalizmin merkezi bir metropolde bulunacak olsam da, yine Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’le meşgul olacağım için, Poli okuyucularının anlayışına sığınarak, biraz böyle hafif meşrep bir yazıyla tekrar merhaba diyor ve hikayeme bugün de Napoli kıyılarından devam ediyorum: Küresel ekonomi farklı ülke sınırları içerisinde olmalarına ve aralarındaki mesafenin onbinlerce kilometreyi bulmasına karşın, bazı şehirleri, birbirlerine, aynı ülke sınırları içerisinde olanlardan daha yakın kılıyor sanki. New York şehrinin, aynı eyaletteki Albany şehrindense, finansal, ticari ve tüketim kültürü bakımından, Atlantik ötesi Londra ile daha fazla yakınlık göstermesi gibi. Ayrı ülkelerde bulunan şehirlerin, imar planları, mimarileri, yaşayanlarının davranış biçimleri ve düşünce yapıları bakımından yakınlık göstermeleri ise daha çok tarihsel ve coğrafi yakınlıkla ilgili. Örneğin Adana gibi, Türkiye’nin Akdeniz bölgesinde bulunan bir şehrin, Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan bir şehirden çok, başka bir ülkenin Akdeniz kıyısındaki şehrine, yukarıda saydığımız özellikler dolayısıyla daha fazla benzemesi.

Geçmişte olduğu gibi, bugün de, Akdeniz’in bir bütün oluşturduğundan söz etmek zor. Doğal olarak, iklim, Akdeniz yaşam tarzlarına ve manzaralarına ortak bir nitelik kazandırmış. Ancak, inanç farklılıkları, bu farklılıkların yarattığı gelenekler, Kuzey ve Güney Akdeniz arasında giderek açılan ekonomik uçurum ve derinleşen siyasi iletişimsizlik, karşımıza bir değil, birçok Akdeniz’i çıkarıyor. Bosnalı Hırvat yazar Predrag Matvejevic, Akdeniz’de bazen benzerliklerin, bazen de farklılıkların ön plana çıktığını belirtir ornegin. Bu benzerlik ve farklılıkları, Mediteranski Brevijar (1999) adlı yapıtında, lirik bir anlatımla yazıya döken yazar, ‘Tek bir Akdeniz kültürü yoktur, ama tek bir bölgede, birçok farklı Akdeniz kültürü yeşermiştir’ savını ortaya koyar.

Tek bir Akdeniz bütünlüğünden söz etmek de, bunu kavramlaştırmak da zor. Ancak, Akdeniz, tarih boyunca, kültürlerarası ilişkilere belki de, en içten misafirperverlik yapmış ve bu ilişki zenginliklerinden en fazla beslemiş coğrafya. Doğusundan, batısına ya da batısından doğusuna, yabancılıktan çok, tanışıklık, kırılmalardan çok devamlılık, akış, alışveriş hislerine ve sanki heyecanlı bir hikâyenin devamını dinliyormuşçasına bir keyfe kapılıyorsunuz. Ya da bir bulmacayı çözermiş gibi bir heyecana. Her bir kıyısında, bir diğer noktası hakkında bir ipucu yakalıyor ve sağdan sola bulamadığınız bir kelimeyi yukarıdan aşağıya tamamlıyorsunuz.

İşte  bir Akdenizli olarak, benim de bu denizin kıyılarında dolaşırken hissettiklerim bunlar. Her Akdeniz şehri doğal olarak birbirinin kopyası değil ama ortak yönleri belirgin ve çoğu zaman birbirlerin tamamlayıcısı. Doğduğum Adana şehri ve Napoli arasında fiziksel yapı bakımından belirgin benzerlikler yok örneğin. Adana bir kıyı şehri değil. Napoli kadar tarihi dokusunu muhafaza edebilmiş değil ve Napoli’den daha temiz, düzenli ve modern. Bu iki şehri, birbirine yaklaştıran iklimi, iklimin yarattığı bitki örtüsü, sokakları, sokak satıcıları, sesleri, kokuları, tatları ve tabii ki insanları. Yani Adanalı ve Napolili karakterlerin benzeşen davranış biçimleri, düşünce yapıları, kaderleri, her yerde güneyli damgasıyla dolaşmaları…

Napoli ve kıyıları, Doğu Akdeniz’deki Türk ve İslam dünyası ile derin bağları bulunan bir bölge. Costiera Amalfitana adı verilen Napoli’nin sayfiye mekânı kıyıları, bir zamanların Amalfi Deniz Cumhuriyeti’nin sınırları esasında. Bu sınırlar içerisinde bulunan, klasik müzik festivali ile ünlü Ravello dışında, Amalfi, Praiano ve Positano köylerinin hemen hemen hepsi sahile dikey iniyor. Rüya gibi güzellikteki kıyı şeridi oldukça dar ve bu köyleri birbirine bağlayan yollarda, iki arabanın aynı anda geçebilmesi usta şoförlük gerektiriyor. Ravello dağlar arasında cennetten bir mekân sanki. Gökyüzüne inşa edilmiş bir balkon gibi… Dağ manzaralı piazza’sında yürürken, bulutlar üzerinde dolaşıyormuş hissine kapılıyor insan.

Braudel’e göre, Akdeniz’e turunçgilleri Araplar getirmiştir çünkü Akdeniz’in yerli urunleri, buğday, zeytin ve üzümdür yalnizca. Napoli ve Amalfitana kıyıları, bayağı bir benimsemiş olacak ki turunçgilleri, bugün çevre halkın turizmden sonra en büyük gelir kaynağı, bu bölgede yetiştirilen devasa limonlar ve bunlardan üretilen ‘limoncello’lar (limon likörleri). Yine Araplar’dan esinlendiklerini düşündüğüm çini sanatı, halen bu bölgenin önemli yerel zanaatlerinden. Kilise ve katedrallerin kubbeleri, yeşil ve sarı renklerin ön plana çıktığı çinilerle süslü. Araplar’ın bu bölge insanına kazandırdığı ve halen geçimlerine yardımcı oldukları bir diğer zanaat ise, kumaştan elde edilerek üretilen yüzyıllara dayanıklı kâğıtlar. Amalfi’de bu şekilde üretim yapan birkaç kağıt fabrikası bulunuyor.

Doğu Akdeniz’in önemli etkisinin hissedildiği bu bölgede, etkileşim, salt Arap-İslam dünyası ile sınırlı kalmamış. Ortodoks Hristiyan dünyasının koruyucusu Aziz Andreas’ın, (Kıbrıs’ın Karpaz yarımadasının en ucunda adına bir manastır bulunur) kemikleri ya da bu kemiklerin bir kısmı, Amalfi’nin, Arap mimarisi izlerini taşıyan katedralinde saklanıyor. Bu kemikler, 1204 Latin istilası sırasında, İstanbul’dan götürülmüş Amalfi’ye. Pek tabii, Amalfi’de kimse, olayı bu şekilde anlatmıyor. ‘Asil aileler tarafından bu kemikler, İstanbul’dan Amalfi’ye hediye olarak getirildi’ deniliyor.

praiano-costiera-amalfitana

 Praiano, Costiera Amalfitana

Amalfi kıyılarının, Türk dünyası ile ilişkisi biraz ihtilaflı.  27 Haziran 1544, Türk tarihi açısından pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak, Amalfi’de kutsal bir gün. Bu tarihte Tunus fatihi, Barbaros Hayrettin Paşa, Amalfi’ye saldırmış. Ancak, Amalfililer’in inanışlarına göre, Aziz Andreas öylesine büyük bir fırtına çıkarmış ki, Barbaros geri çekilmek zorunda kalmış. İşte, o tarihten bu yana, her 27 Haziran, Amalfi’de kutsal bir gün olarak kutlanıyor ve bronz Aziz Andreas heykeli, sahile indiriliyor.

Napoli’nin, Türk dünyası ile ilişkisi ise gayet hareketli. 17. yüzyılda başlayan ve 18. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran, Turquérie, Turkomania, Alla Turca adları altındaki Türk modası, Napoli’de bir hayli etkisini gösteriyor. Osmanlı fetihlerinin durması ve Avrupa’da bir denge sisteminin kurulması ile birlikte bu dönemde, Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile diplomatik ve kültürel ilişkileri gelişiyor. Sınırları üç kıtaya yayılan güçlü bir devlet olmasının etkisi ile de, Avrupa ülkelerindeki Osmanlı elçilerinin kıyafetleri, mücevherleri, emrindeki askerleri, hizmetçileri, sergiledikleri davranışlar, götürdükleri hediyeler, Avrupa şehirlerinde bu bir zamanlar korkulan, lanetlenen ama pek de bilinmeyen ülkeye karşı bir merak ve hayranlık oluşmasına yol açıyor. Türk motifleri, Türk karakterleri, Türk halıları, Türk kahvesi, Türk kıyafetleri, genel anlamda Türk teması romanlara, operalara, tablolara girdiği gibi, özellikle soylular arasında Türk kahvesi içmek, Türk kıyafetleri giyerek dolaşmak ve bu şekilde portreler yaptırmak, Türk usulü düğünler düzenlemek moda haline geliyor.

Türk modası, Napoli’de, Hz. İsa’nın doğumunu sembolize eden ünlü presepe figürlerine de yansımış. Osmanlı İmparatorluğu ile Napoli Krallığı arasında diplomatik ilişkileri başlatan Hacı Hüseyin Efendi’nin, 1741 yılında tüm ihtişamı, yani kalabalık bir hizmetkâr topluluğu ve mehter takımı ile şehre ayak basması ve yerleşmesi, Napoliler’e egzotizmin doruklarında anlar yaşatmış anlaşılan. Özellikle soylular için hazırlanan bu doğum sahnelerine, doğulu Türk karakterler de eklenmiş ve fakir Napoli halkının karşısında zenginlik, egzotizm, bolluk sembolleri olarak sergilenmiş. Kimler yok ki bu en ince ayrıntısına kadar es geçilmemiş maket figürler arasında: Türk leventler, güzelliğin simgesi Çerkez kızı, egzotik hayvanlar, mücevherler, köleler, farklı ırklardan gelen Osmanlı askerleri, at sırtında soylu beyefendiler… Bu maketlerin en güzel örnekleri, 1730-1860 yılları arasında, Bourbon krallarının ikamet ettiği kraliyet sarayı Palazzio Real’de ve Napoli’yi kuş bakışı izleyen, yeni müze, eski manastır, Certaso di San Martino’da bulunuyor.

palazzio-reale-napoli

Palazzio Reale, Napoli

Napoli azınlığın beğenisine hitap eden bir şehir. Renkli bir tarihi, karakter sahibi bir mimariyi, uçlarda dolaşan insan tiplerini, curcunayı, döküntülüğü ve macerayı sevenler için güzel bir şehir. Şehrin bugün en ilginç yanı, tarihi mahallelerinin, banliyölerinin ve bazı önemli iş sektörlerinin, Camorra denilen Napoli mafyasının idaresi altında olması. Kurtarılmış bu bölgelere yanlışlıkla girip de başınızı belaya sokmamak için, gideceğiniz yere, kestirme değil de ana yollardan ulaşmak zorundasınız. Camorra’nın Napoli’nin başına açtığı en büyük bela, çöp sorunu. Çöpleri yok etmenin yanı sıra, sokak temizleyicileri ve çöp kamyonları da Camorra’nın emri altında.  İtalyan hükümetinin çöp ve atık yok etmek için, yeni bir yer tesis etme girişimleri, Camorra’nın rekabet yaratır endişesi ve sonrasındaki şiddete dayalı tepkisiyle yarım kalmış. Napoliler’in dediklerine göre, hükümet yetkilileri ile girilen bu savaşı Camorra kazanmış. Bu yüzden Mayıs ayının başından beri Napoli’de toplanmayan çöpler, hele bu sıcaklarda, şehri fena halde kokutuyor. Zavallı cadde bitkileri bile çöplerin arasında ezilmiş. Bu durum, fare ve hastalıklara davetiye çıkardığından, bu sene okullar bile erken tatil edilmiş. Gerçi, çöpler düzenli olarak toplandığı zaman bile, Napoli genelde temiz bir şehir değilmiş zaten. İnsanların çöplerini sokağa atmaları Napoliler’i, İtalya genelinde, üçkâğıtçılıkları kadar ünlü yapan bir özellikmiş zaten.

via-diez

Via Diez

Napoli’nin her tarafı böyle bakımsız ve mafyanın kontrolünde değil neyse ki. Teleferiğe binip, şehrin tepelerine doğru çıktıkça, karşınıza, temiz sokaklar, toplanan çöpler, zengin ve bakımlı binalar, yani şehrin burjuva mahalleleri çıkıyor. Bir de tabii, Vezüv Dağı’na ve Tiren Denizi’ne (İtalya’nın batısındaki Akdeniz’e verilen isim)  nazır muhteşem bir manzara.

vezuv-yanardagi-eteklerinde-napoli

Vezüv Yanardağı eteklerinde Napoli 

Akdeniz’in doğusundan yer alan benim doğduğum şehir, Adana, daha önceden bahsettiğim gibi, Napoli kadar renkli, tarihi, cazibeli ve özel bir şehir değil. Gerçi, her iki şehir de önemli bir ticaret merkezi ve coğrafi konumları Amerikan ordusunu cezp edip, üs kurdurtacak kadar stratejik. Ancak, bu iki şehri akraba kılan esas nedenler benzeşen iklim, kargaşa, seyyar satıcılar, bici bici tatlısı (buz ve çeşitli şurupların karışımından yapılan, serinletme amaçlı tatlı)  ve yaşayanlarının mizacı. Her iki şehrin kadın ve erkeğinde de buralar bizden sorulur tarzı bir meydan okuma havası, canayakınlıklarına karşın, suları çabuk kaynayıp, olay yaratacak bir delişmenlik potansiyeli mevcut. Adana’da sokak ortasında kavga, dövüşe sık tanık olunur ya, Napoli’de geçirdiğim bir hafta içerisinde hafızama kazınmış birkaç okkalı Osmanlı tokadı sahnesine tanık oldum. Bir tanesi, Napoli’nin denize nazır ender mahallelerinden biri, şarkılara konu olmuş, ünlü Santa Lucia’da gerçekleşti. Santa Lucia için “denize nazır ender mahallerinden” diyorum çünkü Napoli denize sırtını dönmüş, sahili dış bükey bir kent.  Liman kenti olmasına rağmen, şehir iç kesimlere doğru gelişmiş ve şöyle dondurma yiyerek gezineyim diyebileceğiniz bir sahil yolu yok. Böylesi bir heves için Santa Lucia’ya doğru yürümeniz ve şehir merkezinden uzaklaşmanız gerekiyor. Bu hevesle yola çıktığım bir gün, yaşları 8-10 arasında iki Napolili çocuk yaklaşıp, ‘Signora, che ora’ diye kafiyeli bir biçimde, ‘Hanımefendi, saatiniz kaç diye sordular’. Ben, tam saatimi onlara gösterirken, bir tanesi, avazı çıktığı kadar, öylesine bir bağırdı ki, tam anlamıyla ödüm patladı. Acaba bir şey mi oldu diye düşünürken, iki zıpır, yakaladıkları sazan karşısında kahkahalar atmaya başladılar. Fakat, saadetleri kısa sürdü.. Nereden çıktığını anlamadığım, 30’lu yaşlarda, Rayban gözlüklü (Bir hafta boyunca, bu markalı güneş gözlüğü kullanmayan tek bir kişi göremedim koca şehirde) genç bir adam, çocuklardan birine, öyle bir tokat savurdu ki, çocuk, Santa Lucia’nın merdivenlerinden aşağı yuvarlandı. Ne bana, ne de merdivenlerden aşağı savrulan çocuğa takılan adam, öyle geldiği gibi oradan uzaklaştı. Tokadı vurduğu gibi gitti yani, ensesini ovuşturan çocuk da, yediği tokat ve şaşkın bir ifadeyle kalakaldı.

İkinci tokat sahnesine ise Giuseppe Verdi’nin, Kamelyalı Kadın hikâyesinden esinlenerek bestelediği La Traviata operasını izlemek için gittiğim ünlü San Carlo tiyatrosunda tanık oldum. Violetta rolündeki soprano hiç de fena değildi ama sevgilisi Alfredo rolündeki tenor gerçekten çok zayıftı. Operanın yıldızı ise Alfredo’nun babası rolündeki Rus baritondu ki, her sahne alışının ardından, tiyatro yıkılacak şekilde alkışlara boğuluyordu. Tokat sahnesi ise, işte bu Rus bariton ve Alfredo rolündeki İtalyan tenor arasında yaşandı. Alfredo’nun, Violetta’nın suratına, paraları fırlattığı an, sahneye giren baba rolündeki Rus bariton, şimdiye kadar hiçbir La Traviata yorumunda olmamasına karşın, oğluna öyle bir tokat patlattı ki, bir Adana deyişiyle, “Allah yarattı” demedi. Sahnenin bir kenarından diğerine fırlayan Alfredo, 5. kattaki balkonumuzda, bizi bile oturduğumuz yerden havaya kaldırdı. Napolili yönetmen, bu tokatla ve ayaklarını masaya uzatarak, Napoli aksanı ile konuşan karakterler ile Napoliler’i memnun edeceğini düşünmüş olsa gerek. Fakat durum hiç de öyle olmadı. Perde kapandıktan sonra, Napolili seyirciler, yılların La Traviata’sını bir ‘Sceneggiata Napoletana’- (Napoli tiyatrosuna) dönüştürdüğü, hatta bu şekilde kendileriyle alay ettiğini düşündükleri yönetmeni şiddetle eleştirdiler. Selam sırasında, zavallı Alfredo ve yönetmen fena şekilde yuhalandı. Hatta, aynı balkonda bizimle birlikte operayı izleyen, Maria Callas’dan, Leyla Gencer’e ünlü sopranolarla tanışmış, her bir operanın en az dört farklı yorumunu izlemiş, kibar Napolili beyefendi bile, yönetmene,  ‘Stronzo’ (bok) diye bağırmaya başladı…

teatro-di-san-carlo-napoli

Teatro di San Carlo, Napoli

Bir güney Akdenizli olarak tabii ki, ben bu sahneler, kokular, tatlar ve iklim karşısında kendimi evimde hissettim bir hafta boyunca.  Alp Dağları’nın eteklerinde doğmuş ve yetişmiş kuzey Italyanlar ise, kendi ülkelerinin güneyi olmasına karşın, yabancılar buralara… Ya hava çok sıcak, ya insanlar çok yüksek sesle konuşuyorlar, ya da herkes çöpü yere atıyor. Otobüs durağında beklemek yerine, yürümeye başlayalım, otobüsü görünce, el sallar durdururuz teklifime ‘Limon satan yaşlı köylü de böyle söyledi. Aynı köyden olabilir misiniz acaba’ diye dalga geçiyorlar. Napoli’de kendimi evimde hissettiğim için beni ‘Terrona’lıkla suçluyorlar. Kuzey İtalyanlar’ın, özellikle ülkenin kuzeyine göç etmiş güney İtalyanlar’a atfettikleri, esasında toprakla uğraşan, çiftçi, köylü, kaba, saba anlamına gelen bir kelime ‘Terrona’. Bir Adanalı için,  çok da yabancı olmayan bir kelime esasında. Bunun Türkçesi : ‘Sen, fellah mısın?’ dır  ki ‘fellah’ da, toprakla uğraşan Arap köylülerine verilen ve genelde Adanalılar’a atfedilen bir kelimedir. Bir Adanalı bunu duyunca, eğer fellah değilse, hemen savunmaya geçer… ‘Yooo, ben, fellah değilim. Atalarım, Horasan’dan at sırtında göç edip Toros Dağları’na yerleşmiş…Türkmenim, Türkmenliğimle gurur duyarım. Yani, fellah olsam, onunla da gurur duyarım ama değilim,. Kara kaşım, kara tenim, anne tarafından Kıbrıs’tan…’ falan fişman da dese, konuyu daha da detaylandırsa, bu kurtarıcı olmaktan bayağı bir uzaktır çünkü bu cevaplarıyla, Adanalı köylülüğünü daha da pekiştirmiştir zaten. Peki, ‘Terrona’ kelimesini duyunca İtalya’daki savunma mekanizması nasıl devreye girer, yani bir Adanalı için…İlkin Adana menşeli bir bakış fırlatarak, sonra sakin, giderek cazgır, ‘Beğenen alır gider, beğenmeyen bırakır kaçarşeklinde tabii. Böylesi bir çıkış da, ancak şu gerçeği pekiştirmeye yarar: Güney her yerde güney, Akdeniz, her yerde Akdeniz ve en güçlü savunma mekanizmaları bile bu kader karşısında, güçsüz, çaresiz…

* Akdeniz’in Kitabı