Köşe Yazarları

Bosna’da savaş ve aşk


Oğlumun mezuniyeti törenine katılmak için Bosna’ya gittim. Fırsat bu fırsat ortalığı biraz dolaşayım dedim. Doğrusu Bosna’da hiç yabancılık çekmedim. Çünkü hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs’ın birçok ortak özelliğini taşıyordu.

Uçağımız Bosna’ya inerken, gördüğüm manzara sanki daha önce rüyalarımda yaşadığım ve gördüğüm bir manzara idi. Ancak havaalanına girince olumsuz bir duyguya kapılıp, şehrin tarihi ve önemi ile bağdaşmayacak kadar küçük ve hizmet açısından geri kalmış olduğunu düşünmeye başladım. Ancak şehrin içine girince, olumsuz duygularım yavaş yavaş değişmeye başladı.
Şehrin içini gezerken yakın zamanda yaşanmış savaşın acı izleri zihnimi birden Kıbrıs’a doğru yöneltti. Çünkü binalarda hala daha savaşın izlerini görebiliyorduk. Yanık, kurşunlanmış binalar yanı sıra uzaktan snaypırlarla keskin nişancılar tarafından vurulmuş insanların vuruldukları yerleri gösteren kan renginde boyalar geçmişin acı hatıralarını canlı tutuyordu.


Bosna’nın yakın tarihinin en etkili şahsiyeti olan merhum İzzet Begoviç’in kabrini ziyaret ettiğimde gördüğüm manzara, bana Kıbrıs tarihinde yaşanan Murat Ağa, Sandallar ve rahmetli Denktaş’ın mücadelesini çağrıştırdı. Kıbrıs ile Bosna arasındaki benzerliklerle farklılıkları düşünmeye başladım. Evet birçok yönden benzerlikler vardı. İlahiyatçı olmamın etkisi ile özellikle dini motif ve binalara daha dikkatli bakmaya çalıştım.
Şehrin içerisine gelince, Osmanlı’nın tarihi mirası yanında Türkiye’nin etkin gücünü fark ettim. Bosna’nın semalarında yükselen minarelerle birlikte kilise kuleleri de tarihe tanıklık yapıyordu, aynen Kıbrıs’ta olduğu gibi. Bir ilahiyatçı olarak, bu yaşanan acılarda dini inançların etkisini sorgulama ihtiyacı hissettim.
Sokakta yürürken, kimin Boşnak, Kimin Sırp kimin de Hırvat olduğunu benim ayırabilmem oldukça güçtü. Bu yüzden yaşananları yorumlamada zorlandım. Bana anlatılanları dinleyince olaylara farklı bir gözle bakmaya başladım. Çünkü insanlar birlikte dostça yaşarken, ansızın düşmanlık duyguları ile birlerinden kaçmaya hatta birbirlerini öldürmeye başladıklarını öğrendim. Bu durum, bana insanın ne kadar değişken bir varlık olduğunu hatırlattı.
Sonra da görünüşte birbirimize ne kadar benzesek de, içimizdeki inanç, duygu ve düşünce farklılıklarımızın ilişkilerimizde esas belirleyici olduğunu gördüm. İlahiyatçı olarak ben de bana göre doğru olduğuna inandığım bir inanca, kendi kültürümün etkisi altında gelişmiş duygu ve düşüncelere sahiptim. Ancak ben bunu farlılıklarla iletişim kurmada sorun olarak değil paylaşım için fırsat olarak değerlendirdiğim için kendimle bir çelişki yaşamadığım gibi farklı inanç ve kültürlerin temsilcileri ile iletişim kurmada zorlanmıyordum.
Bu duygu ve düşünceler ile Bosna’da dolaşırken her farklılığı anlamaya çalışıyordum. Benim için Bosna’nın kadın ve erkeklerinin düzgün fizikleri, doğal güzelliği yanı sıra dünya tarihindeki etkin yeri de etkileyiciydi. Çünkü nehir boyunca yürürken oğlum Muhammet: “Baba burası 1. Dünya savaşının çıkmasına sebep olan Macar Kralı ve İngiltere veliahdının öldürüldüğü yerdir” demesi, Bosna’nı dünya tarihinin değişiminde ne kadar etkili olduğunu hatırlattı.
Bu cinayetin işlendiği yere yakın bir binanın da dünyadaki en zengin kütüphanesi olduğunu; ancak savaşta yakıldığını öğrenmem ise Bosna’nın önemini kavramam noktasında bende yeni bir çağrışım yaptı.
Savaş esnasında silah taşıma ve halkın tahliyesi için kazılan tüneli gezerken ise Bosna halkının hem azminin hem de zekasının gücünü fark ettim. Azimli ve zeki bu halk, yaşadığı acılarla olgunlaşmış hem yaşamın güzelliklerini görmüş hem de inançları ile yaşama olgunluğuna ulaşmıştır. Öyle anlaşılıyor ki büyük acılar, insanların ruhlarında olgun bir kişilik oluşturmuş.
Bosna’da trafik kurallarına uyma konusunda halk oldukça dikkatli. Hatta bir ara ben yol boş olduğu için yaya geçidinden doğrudan geçtiğimde arkamdaki Boşnakların yeşil ışığın yanmasın beklediğini görünce utandım. İkinci sefer de ise artık ben de Boşnaklar gibi davranacağım dedim ve ışığı beklemeye başladım.
Bu arada birilerinin yeşil ışığı beklemeden geçtiğini görünce, küçük oğlan bu garanti Türk’tür diye espri yaptı. Doğal olarak, Türklere karşı büyük bir saygı olmakla beraber, Kıbrıs’a benzer bir tepkinin var olduğunu da öğrenmiş oldum. Bu ifadeler belki kendimize karşı biraz haksızlık gibi gözükse de, bu düşünceyi var eden bazı etkenlerin varlığı da bir gerçektir.
İki gün boyunca Bosna’nın çok farklı yerlerini gezdikten sonra Ramazan’ın ilk günü teravih namazını kılmak için tarihi Begovic Camii’ne gittik. Hafif bir yağmur olmasına rağmen camii doluydu ve kenarda kalan bir tahta üzerinde namaz kılabildik. Dikkatimi çeken bazı gençlerin yağmur altında secdeye gitmeden, sadece dizlerinin üzerine eğilerek namaz kılmalarıydı. Cami içinde ve dışında kadınların erkeklerle birlikte ayrı yerlerde ancak birbirlerin rahatlıkla görecek şekilde namaz kılmaları da bir başka dikkat çekici durumdu.
Camilerin bir diğer dikkat çeken yanı ise hepsinde devlet bayrağı yerine yeşil renk ay yıldızlı bayrakların asılmış olmasıydı. Boşnaklar yeşil ay yıldızlı bayrağı İslam’ın bayrağı olarak görüyor ve bunu düğünlerinde de bir sembol olarak kullanıyorlar. Bu durum, modern hayatın her türlü özelliklerini de yaşatan Boşnakların, geçmiş ile modernite arasında bizden daha başarılı bir sentez yaptıklarını düşünmeme sebep oldu.
Boşnak kadınlarının dini inanç ve geleneklere bağlı olanlarının bile çok bakımlı olması, kadının tabiatı ile dindarlık arasında doğal bir bağ kurulduğunu göstermektedir. Erkeklerinin de kızları gibi düzgün fizikli ve uzun boylu olmaları özenli giyinmeleri dikkat etmesiniz bile göze çarpan bir başka husustu.
Ziyaretimiz esnasında uğradığımız Mostar Köprüsü ise tarihe ve medeniyete tanıklık yapan adeta Bosna ile özdeşleşmiş bir semboldür. Bu köprü aslında Bosna’nın halkalarını birbirine bağlayan bir köprüdür. Çünkü körünün biryanında Müslüman Boşnaklar, diğer yanında ise Hıristiyan Hırvatlar yaşamaktadır. Bu köprü savaş esnasında Hırvatlar tarafından yıkılmış daha sonra ise Türkiye’nin de katkıları ile yenine inşa edilmiştir.
Köprüyü gezerken, Bosna geleneğinde erkeğin aşkını ispatlamak için bu köprüden nehre atladıklarını öğrendim. Buradan akıllı olan atlar mı diye düşünürken, bir kalabalığın mayolu iki kişi etrafında toplanmaya başladığını gördüm. Sonra öğrendim ki, bu gençler bu geleneği ticarete çevirmişler. Halktan para toplayıp geleneği yaşatmak için köprüden suya atlıyorlar. Doğrusu bu fırsatı kaçırmak istemedik ve biz de kalabalığa katıldık ve köprüden atlama sahnesini canlı izledik.
Köprüden atlamayı görünce, acaba aşkını ispatlamak için kaç kişi bunu dener diye düşünmekten kendimi alamadım. Kısacası şunu anladım ki, Bosna’nın hem savaşları hem de aşkları gerçekten zordur.
Gezimiz esnasında uğradığımız bir diğer dikkat çekici yer ise Sarı Saltuk ya da Aperenler Tekkesi (Blagaj) idi. Buranın özelliği ise yalçın bir dağın altında akan Avrupa’nın en büyük ikinci su kaynağının yanında kurulmuş olmasıdır. Bu gizemli doğa harikasının yanında kurulmuş olan tekke, adeta tabiatın gizemi ile birlikte tasavvufi düşüncenin gizemini iç içe sokarak büyüleyici bir hava oluşturmuştur.
Bosna’nın bir diğer büyüleyici yeri ise Vrelo Bosna Parkı’dır. Bu parkın en göze çarpan özelliği ise su ile tabii güzelliklerin insan estetik zekası ile bütünleşerek muhteşem bir güzellik kazanmasıdır. Bu parkın dikkat çeken bir diğer yanı ise ulu ağaçların gölgelediği yaklaşık 3 kilometrelik yürüyüş yoludur. Bu yolda yürüyüp parkın içinde gezmek, tek başına harika bir gün geçirmeniz için yeterlidir.
Böyle bir yazıda Bosna’yı ve hatıralarımı tamamen yazmam mümkün değil; ancak bu tecrübeden sonra bir şey yazmamak da vefasızlık olur hissiyatına kapıldım ve bu yazıyı yazdım.



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı