Köşe Yazarları

Anahtar Sendedir

Günlerden sıcak bir yaz günü… Takvimler Temmuz 1878’i gösteriyor. Adanın Osmanlı İmparatorluğu’ndan kiralanması sonucunda Larnaka’ya çıkan İngiliz görevlilerinin bir bölümü beraberlerinde herhangi bir direnişle karşılaşılmaması için gönderilen padişah fermanının bir örneği ve bir grup askerle başkente doğru ilerleyip Lefkoşa surlarına, o zamanki adıyla “Edirne Kapı” ya da “Hisar’ın Kapısı” olarak anılan sonraki adıyla “Girne Kapısı”na dayanır. Kıbrıs’ın kavurucu yaz sıcağından bi haber İngiliz’ler kışlık urbalarıyla kan ter içinde perişan bir vaziyettedirler.

Kapı sıkı sıkıya kapalı… Şems gurupta saklanma çabasıyla kapının tam karşı istikametinde konuşlanan servi ağaçlarının gölgelerini büyüterek yerini gün batımına bırakmakta… Rüzgârın etkisiyle hışırdayan yapraklar ölümü çağrıştıran mistik bir melodi sesi fısıldamakta… Hafiften esen ılık ve nemli esintinin yarattığı hareketli ağaç gölgeleri ve ışık kırılmaları arasında boylu boyuna uzanan mezarlar, müphem ve ürpertici yanılsamalarla parıltılı bir görüntü sunmakta… Ortalıkta kimseler yok!.. Üstüne ölü toprağı serpilmiş yurdun!..

Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestiremeyen yetkin bir görevli tedirgin bir ses tonuyla “Kapıyı açın, kapıyı açınnnnn…” der. Tıs yok… Yanıt alamadığı için öfkelenen görevli bu kez daha kararlı ve sert bir üslûpla “Kapıyı açın; kapıyıııı açınııınnnnn… Anahtarı teslim edin… Kapıyı açın…” diye seslenir.

Aniden alacakaranlık kuşağından fırlamışçasına kapının ak sakallı bekçisinin silüeti belirir surların üzerinde… Bu bekçi Ali’den, çok uzun yıllar kapının bekçiliğini, bir anlamda kapının efendiliğini yapmış otoriter bekçi nam-ı diğer Horoz Ali’den başkası değildir.  Horoz Ali “Kırmızı Urba”lıları ilk kez görüyor olmanın şaşkınlığı ve ülkedeki olağanüstü durumun farkındalığıyla müdanasız bir tavır gösterir: “Ben böyle bir emir almadım. Şehrin ne kapısını açar, ne de anahtarını teslim ederim. Bu geceyi karşıda servilerin altında geçirirsiniz.”

Harap ve bitap düşmüş İngiliz görevliler iyice tedirgin olurlar. Ne yapsalar nafile… Ne padişah fermanı, ne katırlara yüklü şilinler… Ali’nin inadı kırılamıyor. Direniyor Ali… Dayanıyor Ali, Horoz Ali… Neredeyse diplomatik kriz çıkacak! Derken şehrin ileri gelenleri işgalcilerin imdadına yetişir! Horoz Ali uygun bir dille ikna edilir ve kapıyı açar. Üzgün bir ifadeyle “Anahtar sizindir.” der. Yetkili anahtarı almaz: “Görevine çok bağlısın… Sorumluluk duygun çok yüksek… Anahtar senindir; anahtar sendedir; anahtar sendedir!..”

96 yıl sonra…

Yine bir Temmuz ayını gösteriyor takvimler. Bu kez sene 1974 oldukça sıcak bir yaz günü… İlkokul dört bitmiş, yaz tatili başlamıştı. Temmuz ayının başlarıydı sanırım. Günlerden bir gün, muhtemelen yine sabah ve öğlen arası bir vakitte, apartmanın birbirine koşut iki blok arasında kalan geniş koridorumsu alanında günlük ritüelimizi sahneliyoruz: Bir elimizde yarım kalıp bolibif (bir nevi kutu salamı) ve büyük bir parça esmer ekmek, o dönemlerde ekmek taş fırınlarda ve esmer undan yapılırdı; diğerinde irice bütün bir domates ve hıyar ağzımızın suyunu akıtarak ve büyük bir iştahla ve neredeyse ritmik bir ahenkle her birinden sırasıyla bolibif, domates, hıyar ve ekmekten bir lokma ısırarak şapur şupur yiyoruz. Bir yandan da kendimizce sohbet ediyoruz. Farkında olmadan sosyalleşiyoruz aslında…

Salahi dayı oturduğu dairenin iç balkondan kibar bir edayla “Çocuklar 2 teneke su taşırsınız? Evde içme suyu kalmadı. Siddiga deyzeniz hastadır. Yatır biçare. Onu bırakamam. Hadi guzum.” diye seslendi. “Tamam Salahi dayı, hemen doldurur, getiririk.”

Salahi dayılar Münir Bey Apartmanı’nın arka cephesi Arabahmet Camiine, yan cephesi ise Beli Paşa Konağı’na bakan batı bloğunun en üst, yani üçüncü katındaki köşe dairede ikamet ederlerdi. Aslında bu su taşıma işi bizlerin bütün mahalleli için gönüllü yaptığımız ve o çağrıyı her an beklediğimiz günlük bir görevdi. Göreve her an hazırdık…

Hızla koşarak ve tereddütsüz bir tavırla üçüncü kata çıktık ve tenekeleri (o yıllarda içme suyu yaklaşık 60 cm derinliği, 30 cm eni olan, dikdörtgen prizması şeklinde ve kalınca tahta saplı bu tenekelerde taşınırdı) kaptığımız gibi doğruca Arabahmet Camii şadırvanına… Suyu doldurduk. Boyumuz ne, posumuz ne! İki kişi, birimiz sağından birimiz solundan kavrayarak toplamda dört kişi içi su dolu tenekeleri gerisin geriye üç kat, bu kez ama ağır ve aksak adımlarla, sağa sola su saçarak ve mutlu bir tebessümle taşıdık. Salahi dayı: “Çok sağolun çocuklar, buyur alın bunlar da kesme şekerleriniz.” Kesme şekerlerimiz ceplerimizde aşağıya iniyor, nevale yemeye ve muhabbete devam ediyoruz. Tabii giderek çoğalıyoruz. Dört kişiyken on kişi, derken on beş kişi oluyoruz apartmanın iki bloğu arasında… Vakit de iyice öğlen oluyor. Sohbetimiz giderek gürültülü bir hâl alıyor. Gülüşmeler, bağırmalar, çağırmalar… Salahi dayı evinin iç balkonunda, bu kez öfkeli bir tavırla yeniden beliriyor: “Çocuklar sessiz olun, uyuyamıyoruk” deyip, binbir güçlükle taşıdığımız tenekelerin birisindeki suyu başımıza boca ediyor. Ne taviz vermez bir tutum!..

Şaka gibi; hiç tepki göstermeksizin, kurulanma ve ardından da öğlen uykusuna yatmak için evlerimize dağılıyoruz. İkindi ve ilk akşam arası bir zaman diliminde yeniden buluşmak üzere sözleşiyoruz. Hem övgüden hem de yergiden bir ders çıkarıyoruz.

Daha insanımızın savaşla tanışmadığı, Lefkoşa surlar içinde yaşadığı, sokakların ve mahallelerin canlı bir organizma gibi yaşadığı yıllardı! Zaman, mekân ve insan iç içeydi. Günlerden bir gün eski Lefkoşa’nın üç kapısından Baf Kapısı, Mağusa Kapısı ve Girne Kapısı ya da diğer adıyla Horoz Ali Kapısı’ndan çıktık. Anahtarı ve kapıyı arkamızda bıraktık. Apansız ayrıldık özümüzden! Büyük bir hata yaptık! Ve bu büyüyü bozduk!

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı