Yazar hakkında :
Bir varmış, bir yokmuş
Varlığımızı hangi şartlarda keskin bir şekilde kanıtlayabiliriz? Klasik düşünceye bir yaklaşımda bulunursak ve Descartes gibi felsefecilerin - diğer Fransız adları ile filozof - ana fikirlerini bu kağıda düşürmeye çalışırsak, alışılmış bir kavram aklımıza geliyor: Cogito ergo sum. Bu Latince cümle “düşündüğüm için varım” diye genel olarak tercüme edilir, ama ben ona “kuşku ettiğim için varım” tercümesini tercih etmişimdir hep. Zaten, hikayenin özüne dönecek olursak, Metafizik Meditasyonlar adlı eserinin başında her bir şeyden kuşku duyar Descartes, ama hala neyin gerçek neyin hayali olduğuna karar verememiştir. Kendi varlığından da kuşku eder zaten: Bizi hayal dünyasından ayıran ne ki aslında, belki yaşam diye belirttiğimiz kavram sadece vücudumuzun esas dinlendiği andır. Şu anlamda: Vücudumuzu binlerce etkenlerle karşılaştırırız uyanıkken. Ama uykumuzda, aslında bir tek kendimizle ve yaşadıklarımızla beraber oluruz. Yani bir anlamda ancak uyku bizi bizimle tanıştırıyor. Ve bu da bir başka esaslı yaşam tarzı. Bu yüzden ancak kuşku Descartes’ı kurtarıyor. Çünkü bütün bu kuşkular bin bir tane olasılık yaratıp, daha da fazla kuşku yaratmıştır. Tek emin olabildiğimiz “gerçek” ise, kuşku ettiğimizdir. Bu yüzden kuşku ettiğimiz için varız. Dikkat ile okuyanlar fark etmiştir. Kuşku “duyuyorsak”, demektir ki bir nesne vardır. Nesne var ise, o zaman etkileşim halinde olan veya onun üstüne etki yaratan başka bir nesne vardır. İki mümkünden biri: Ya endojen (kendi içinde yaratan, yaratılan) bir varlık söz konusu, ya da dış bir etkileşim söz konusu. Yani her felsefi konuşma gibi, bizden büyük bir gücün varlığı veya yokluğu hakkında bir düşünce getirebiliyoruz. Bugünün bilimi ile uzaya gitmek olsun, Darwin’in teorisi ve güncellenmiş hali olsun veya partikülleri çarpıştırma kabiliyetimiz olsun, sanırım kabullenmesek dahi bu ikilemin arasından çıkmayı başardık. Zaten kabullenmek mesele. Herkes bu kuşkudan yararlanmalı. Yüce bir güce inanlar da, inanmayanlar da. Kimsede hayatın kilit sorularına ÖSS’deki gibi hazırda cevaplar bulunmuyor. Bu yüzden zaten her zaman dinin özelde tutulması yandaşı olduk. Kamuya kişisel tercihlerini veya başka bir anlamda kuşkularını yansıtmak, “dindar bir nesil” yetiştirmek (ve olmayanları kaba ve düşüncesizce tinerci yapmak) hiçbir şekilde halka hizmet vermiyor. Tam aksine, kuşkularımıza başka kuşku eklemek olacaktır. Bu da dengesiz ve sorumsuzca bir davranış olmakla birlikte, aynı özellikleri taşıyan bir düşünceye itmektir.
Kıbrısımıza bakacak olursak. Varlığımızdan kuşku duymamız ne yazık ki kendi ellerimize bırakılmamış. Yine yapmaya çalıştığımız bir şey aslında: Yine politik oyunları oynuyoruz, oynadığımızı farz ediyoruz. Oylarımızı kendi oylarımız gibi kullanıyoruz, ama “Anavatan” var düşüncemizin her tarafını çevreleyen. Ulusal kanallarımızda Anavatan Türkiye Cumhuriyeti deme zorunluluğu var, hatırlatmak isterim. Tarihi hiç, ama hiç unutmamalı. Türkiye bu topraklar için az mı kan döktü? Eyvallah. Ama kendi ayaklarımız üstünde durabilmemiz için, bu ambargoların kalkmasını beklemek halkın görevi değil. Halkın görevi ve aslında varoluş nedeni, varlığından kuşkulanmak ve böylece kendisini durmadan, tekrar tekrar yaratmaktır. Bu kuşkuları ifade etmemiz, hayata geçirmemiz en önemli ilkelerimizden olmalı. Kıbrıs kimliğini yaratmaya çalışmamız şart o anlamda. Kıbrıslı kimdir? Niye Kıbrıslı olunur? Kıbrıslı fikirlerine yakın olanlar mı Kıbrıslı, anne babası 74 öncesi burada olanlar mı? Bu son bulmayan kuşku, sorgu, bizi ayakta tutmalı. Bir nesli robot gibi aynı tutmaya çalışan bir toplumdan örnek alınmamalı, kendi örneğimizi kendimiz yaratmalıyız. Eninde sonunda devleti de kuşku etmeye başlayabileceğiz. O zaman artık insanlığımızı tekrar gözden geçirip, evrim geçirebileceğiz, tekrar kendimizi yaratarak. Ama o aşamaya gelebilmemiz için ilk önce devrilmesi gereken bir düzeni kurmamız gerek. Zaten devletsizliğe ulaştığımızda bile yine kuşku duyacağımız şeyler olacaktır mutlaka. Ama şimdiden bağımsız ve tanınmış bir devlet olmadıkça, olmayanlar hakkında kuşku duymayalım. Daha net bir şekilde söylemek gerekirse, kuşkudan kuşku etmeyelim. Çünkü bizi biz yapan sandıklarımız değil, düşünemediklerimiz. Bizi hayatta tutan hava, ama o nefesi değerli kılan onu solumak ve değişmiş bir şekilde vücudumuzdan dışarıya çıkarmaktır. Bütün fikirler ve değerler gibi. Bu yüzden biz aslında diğerleriz: Diğer insanların bakışına göre davranırız, istesek de istemesek de. Uymasak bile, uyuşmazlığın temeli diğerine göre yapılır. Kuşku ise, kendimizle olan bir yabancılaşma. Yabancılaşma zaman değerli okurlarım.
Henüz Yorum Yok.
İlk Yorum Yapan Siz Olmak İstermisiniz.

Güncel Köşe Yazıları
- Her görüş değerlidir...
- Dünyanın en iyi restoranları
- Ekonomik kriz ve Kıbrıs sorunu!
- UBP muhtırası!!!
- Kabineyi “Kartal yaptı” ve gitti
- Bizi tahrik ediyorlar...
- DEVRALMA ZAMANI
- CTP’liler devre dışı kalmamalı… Tarihi hatadır
- UBP içerisinde bu yıkıma dur diyebilecek yürek olm..
- İrsen Küçük aralık ayını bekliyor...
- Atilâ’nın Defteralı isyanı
- 2012 Uluslararası Kooperatifler Yılı...
- BES ve öfke kontrolü
- Ankara neden versin ki?
Yorumlanan Yazılar
Be Gavole
24.05.2012 - 10:46
“ANKARA VERMEYE MECBURDUR…”
m.zeki
24.05.2012 - 07:22
Ankara neden versin ki?
durmuş adsız
23.05.2012 - 07:40
Esen rüzgar etrafı toparlar mı?
M.ZEKI
22.05.2012 - 08:45
Ülkenin ihtiyacı nedir?
Be Gavole
21.05.2012 - 08:52
1958 Lefke Olayları














