Yazar hakkında : Yazar
Hırsız var!
Şeyh Galip ne söylemiş? “Esrarını Mesnevi’den aldım / Çaldım beli miri malı çaldım” demiş. Tutun, yakalayın şu aşırganı! Bakın, şecaat arzederken sirkatin söylüyor: Hüsn ü Aşk mesnevisini Mevlana Celaleddin’in Mesnevi’sinden yürütmüş işte. Üstelik özrü kabahatinden büyük: Beylik malını çalmış; bugün olsa kamu malı diyeceğiz.
Balık baştan kokar; koskoca Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi bunu yaparsa müritlerinden ne beklenir? Ozanlar, yazarlar böyledir işte: zimmet desen bunlarda, irtikap desen bunlarda! Hepsi de yaratıcılıktan, özgünlükten yoksun; söyleyecekleri yeni bir şey yok. Nerede efendim o eski, büyük, yaratıcı yazın?
Daha böyle haftalar boyu söylenip dururuz da bu gibi basmakalıp sözleri tüketemeyiz. Oysa öncelikle Şeyh Galip için, sonra da yazın dediğimiz yığının büyük bölümü için büsbütün anlamsız düşüncelerdir bunlar. Sanatçılar, yazarlar bakımından “yaratıcılık”, yapıtlar, düşünceler bakımından “özgünlük”, “biriciklik”, “benzersizlik” diye bellediğimiz değerler yeni, çok yeni değerlerdir: “Yenilik”in kendi başına bir değer sayılmasıyla ortaya çıkmışlardır.
Divan şiirinin “son büyük ustası” sayılan Şeyh Galip, Alman coşumculuğunun kuramcıları Schlegel kardeşlerin çağdaşıdır: August Wilhelm’den on, Friedrich’ten on beş yaş büyüktür. Onsekizinci yüzyılın son yılının başında, daha kırk iki yaşındayken öldüğünde, Avrupa’da “yaratıcı sanatçı” ile “som bir yaratı olarak sanat yapıtı” düşüncesi yeni yeni dolaşıma girmektedir.
Böyle bir “çağ-daş-lık”, böyle bir başkalaşma eşiğindeki karşılaşma bile Avrupa yazını ile Osmanlı yazınının, ayrı dünyaların yazınları olsalar bile, bambaşka evrenlerin ürünü olmadıklarını düşündürmeli bize. Schlegel kardeşlerin Athenaeum dergisini yayımladıkları yıl (1798) Osmanlı’nın Prusya’daki ilk sürekli elçisi de Berlin’dedir: İnanmayacaksınız, Giritli Ali Aziz Efendi!
Giritli Ali Aziz Efendi, doğu anlatısının Osmanlı yazınındaki son önemli ürününün yazarıdır: Muhayyelat. Hani şu Namık Kemal’in 1876’da, İntibah’ın önsözünde, “eski”nin beylik örneği diye saldırdığı kitap. Hayır, Osmanlı üç çeyrek yüzyıl “geri kalmış” değildir; Osmanlı yazınının bunalımı Avrupa’dakine göre daha uzun sürmüş, sünmüş, yayılmıştır yalnızca. Bu arada ayak değiştirdiğini de unutmayalım.
Hüsn ü Aşk yüzyıllarca geriye, Mesnevi’ye dayanıyorsa, Muhayyelat da binlerce yıl geriye, bir yandan Binbir Gece Masalları’nın köklerine, öbür yandan Kelile ve Dimne üzerinden ta Hindistan’a, Pançatantra’ya dayanır: Beylik bir yazına, “kamu”nun, “herkes”in olan, dolayısıyla kimsenin olmayan, ortak bir yazıya.
Şeyh Galip gibi Aziz Efendi de eski yazmalardan devşirilmiş “hayal”ler anlattığını söyler bize: Ustalık “özgünlük”te, “yaratıcılık”ta değil, sözün süzülmüşlüğündedir; “söylenecek”in değil, “söyleyiş”in ayrıntılardaki incelmişliğinde. Şeyh Galip’in, pirinin, Mevlana’nın söylediğinin üzerine söyleyecek sözü yoktur ama söyleyişi işlemesine de bir engel yoktur. Öyleyse “çaldığı”, içinde bulunduğu “beylik”in ortak malıdır; “kendisinin” olansa o “beylik”e katılan emek: ortak toprağı işlemektedir.
“Ayak değiştirme”ye gelince, Ahmet Mithat’ın yaptığı da doğu anlatısını Avrupa yazınının “yeni” biçimine göçürmektir: Hasan Mellah (1874) bir yandan Sinbad’sa, öbür yandan Monte Cristo Kontu’dur. “Ayrıntı” bakımından Halit Ziya ile Paul Bourget’nin yazdıklarını yan yana koyup okuyabilirsiniz: Çağdaştırlar. Gelgelelim Aşk-ı Memnu’da artık gelenek de “örnek” de kaymıştır: Madame Bovary’den topu topu kırk üç yıl sonra yazılmıştır bu roman; Ulysses’dense topu topu yirmi yıl önce.
Oysa sorun bir “Doğu-Batı” ayrılığı değildir. Ulysses gibi, yine o yıllarda yayımlanmaya başlayan Ezra Pound’un Kantolar’ı da binlerce yıllık Avrupa geleneğinin kurgusuna dayanır. James Joyce nasıl Aeneas ile Odysseia’ya yaslanmışsa Pound da Arma virumque cano’ya (“Savutların türküsüdür, bir de adamın”), Vergilius’un Aeneas’ının ilk dizesine geri döner: Famam librosque cano: “Ünün türküsüdür, bir de kitapların.”
Oysa örneğin Bernard Shaw’un Arms and the Man’de, e. e. cummings’in “i sing of Olaf great and big” dizesinde yaptığı da bu değil midir? Hem Vergilius’un yapıtı da Odysseia’nın bir süreği değil midir?
Pound’un, baştan aşağı bir Homeros çevirisinin yeniden yazılmış biçimi olan “Birinci Kanto”su ne ölçüde aşırmaysa Hüsn ü Aşk da o ölçüde aşırmadır: Baştan sona! İkisinin de “özgünlüğü” buradan gelir. Tıpkı Jorge Luis Borges’in tasarladığı, “Don Quixote’nin Yazarı Pierre Ménard” gibi: Cervantes’in yazdığı metnin noktası noktasına “kendisini” yazan yirminci yüzyıl yazarı “aşırgan” değil, enikonu “özgün”dür: bambaşka bir metindir yazdığı.
“Kaynak göstermek” mi dediniz? Okur kaynağı gösterilmeden göremiyorsa kaynak göstermek boşunadır. Kimi metinler ancak dayandıkları bütün bir gelenekle birlikte okunabilir. Neyi aşırdıklarını bulmak için neyin aşırıldığını bilmek gerekir; çalınmış, yürütülmüş, aparılmış nesnenin “eksikliğini” görmek, nesneyi görünce tanımak gerekir. Edgar Allan Poe’nun “The Purloined Letter” öyküsü böyle anlatır.
Henüz Yorum Yok.
İlk Yorum Yapan Siz Olmak İstermisiniz.

Güncel Köşe Yazıları
- Her görüş değerlidir...
- Dünyanın en iyi restoranları
- Ekonomik kriz ve Kıbrıs sorunu!
- UBP muhtırası!!!
- Kabineyi “Kartal yaptı” ve gitti
- Bizi tahrik ediyorlar...
- DEVRALMA ZAMANI
- CTP’liler devre dışı kalmamalı… Tarihi hatadır
- UBP içerisinde bu yıkıma dur diyebilecek yürek olm..
- İrsen Küçük aralık ayını bekliyor...
- Atilâ’nın Defteralı isyanı
- 2012 Uluslararası Kooperatifler Yılı...
- BES ve öfke kontrolü
- Ankara neden versin ki?
Yorumlanan Yazılar
Be Gavole
24.05.2012 - 10:46
“ANKARA VERMEYE MECBURDUR…”
m.zeki
24.05.2012 - 07:22
Ankara neden versin ki?
durmuş adsız
23.05.2012 - 07:40
Esen rüzgar etrafı toparlar mı?
M.ZEKI
22.05.2012 - 08:45
Ülkenin ihtiyacı nedir?
Be Gavole
21.05.2012 - 08:52
1958 Lefke Olayları














