03 Aralık 2016

Uluslararası Sağlık Tüzüğü ve Meclis’in çalınan mesaisi

Haber İçi Üst

Ülkenin çok acil önlem alınması gerekli sorunları var. Asayişle ilgili sorunlar, uyuşturucu, artan suç oranları, ekonomik kriz dolayısıyla patlayan dava sayıları, mafya ve çeteler, icralar, mazbatalar v.s. Her birinin ayrı ayrı ele alınması, yasal önlemler üretilmesi gerekli. Meclis ise çok uzun bir süreden beridir zaten görev yapmıyor. Vekiller Meclis’e gelmiyor. Kurultaydı, tatildi, gibi konularla zaten az olan Meclis’in yasama ile ilgili zamanı berhava edilmiş vaziyette. Ülkenin yakıcı sorunları ile ilgili hiçbir yasama çalışması yok. Bu da yetmezmiş gibi Meclis’in sınırlı zamanı kozmetik ve pek de işe yaramayan yasalara ayrılmış durumda. Önceki gün bunun en somut örneklerinden birini gördük. Pratikte hiçbir işe yaramayacak olan Uluslararası Sağlık Tüzüğü bir Onay Yasası ile Meclis’ten geçiriliyor.

Önce konunun teknik yönüne bir bakalım. Bu tüzük, Anayasa’nın 90. maddesi altında “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle veya uluslararası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması” maddesi altında Meclis tarafından onaylanıyor. Oysa bu tüzük,  KKTC’nin herhangi bir yabancı devletle yaptığı bir anlaşma olmadığı gibi bir uluslararası kuruluşla da yapılmış bir anlaşma da değil. KKTC, Dünya Sağlık Örgütü’ne üye olmuş ve bizim haberimiz yoksa, o ayrı.

Tüzüğün amacı, uluslararası trafik ve ticarete halk sağlığı açısından ortaya çıkacak risk ile orantılı ve sınırlı olarak, hastalıkların uluslararası  yayılmasını önlemek, bu hastalıklara karşı korunmak, yayılmalarını kontrol etmek ve halk sağlığı açısından gerekli yanıtı vermektir. Tüzüğün pek çok maddesi Dünya Sağlık Örgütü ile üye devletlerarasındaki iş birliğini düzenlemektedir. Bu bakımdan zaten DSÖ’ye üye olmayan bir devlette bu hükümlerin uygulanma olanağı yoktur. DSÖ’yle resmi kanallardan değil de telepati yoluyla mı temas kuruyoruz? Tanınmamış, DSÖ’ye üye olmayan ve  resmi kanallardan bu örgütle iletişim kuramayan bir devletin bu tüzüğü aynen Meclis’ten geçirmesinin pratik yararı ne? Kesinlikle bir hiç. Konunun AB ile de  hiç bir alakası olmadığı gibi adeta bir AB uyum yasası olarak değerlendirilmesi de ayrı bir komiklik. Zaten durum artık o hale gelmiştir ki kendi yazımı dahi AB Uyum Yasası’dır diye Meclis’e göndersem, hiç kimse incelemeden oy birliğiyle yasalaşacak vaziyette. 

Bu komikliğin asıl aktörü ise hiç kuşkusuz yine hükümettir. Hiç araştırmadan, pratikte ne yararı vardır diye soruşturmadan bu tür “kozmetik” yasaları Meclis’e gönderen hükümettir. Oysa Dünya Sağlık Örgütü de bu tüzüğü üye devletlere “Bir uluslararası anlaşma ile uygun bulun” demiyor. Her ülkeye, “Tüzükte yer alan ilkeleri  kendi iç mevzuatınıza uygun olarak yaşama geçirin” diyor. Örgütün bir üyesi olan Türkiye dahi, tüzüğü uluslararası anlaşma usulüne tabi olarak Meclis’ten geçirmek yerine, tüzükte yer alan ilkeleri yine bir tüzükle yaşama geçirmiş. KKTC’nin de yapması gereken buydu. Sağlık Bakanlığı, gerekli görmesi halinde bu tüzükte yer alan uygulanabilir ilkeleri bir tüzükle Bakanlar Kurulu’ndan geçirir ve Meclis’in de değerli vakti boşa harcanmış olmazdı. Ama hükümetin yaptığı tıpkı Bizanslıların yaptığına benziyor. Fatih Sultan Mehmet, surları aşmaya çalışırken hala meleklerin erkek mi dişi mi olduklarını tartışıyorlardı. Ülkenin yakıcı sorunları dururken Meclis’in gündemini boş işlerle meşgul etmek de aynı anlama geliyor. 

YERİN KULAĞI VAR

HEP LAF: Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’nin yapmış olduğu ankete göre ülkemizdeki her 5 kadından biri şiddete maruz kalıyor. Rakamlar ürkütücü. 8 Mart yaklaşırken bu türden etkinlikleri de daha çok göreceğiz. Demeçler patlayacak, “uzmanlar”, “bilimsel bildirilerini” sunacaklar. Ama sonuç? Yok… Kadınlara yönelik şiddetİ önleyecek herhangi bir çalışma var mı? Yıllardır söylene söylene bir Kadın Çalışmaları Dairesi kuruldu. Adı var, kendi yok. Bu alandaki İstatistikleri dahi bir sivil toplum kuruluşundan öğreniyoruz. Yapılan bütün etkinlikler de yine sivil toplum kuruluşlarının eseri. Daire’nin esamesi okunmuyor. Bizde her şey laf. Kim daha çok laf üretecek onun yarışındayız, asla icraat yarışında değil.

KADIN DEYİNCE MAGAZİN: KTTB’nin düzenlediği Kadın Çalıştayı ile ilgili haberler bütün gazetelerin geniş bir şekilde sütunlarını süsledi. Çalıştayda gerçekten de oldukça önemli bildiriler okudu. Gazetelerimiz bu bildirilerden sadece birer cümleye yer verdi. Çalıştaya ise esas olarak Cumhurbaşkanımızın eşleri damgayı vurdu. Birbirinden şık resimleri ve kendi yaşamından aktardığı “anekdotlar” bilimsel bildirilerden çok daha fazla ses getirdi gazetelerimizde. Bir bilimsel çalıştayı bile magazine kurban ettik ya. Aferin bize.

TARİHE GÖMMEK: Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan dün yaptığı açıklamada “Kıbrıs sorununu artık tarihe gömelim” demiş. Ah Sayın Başbakan, Kıbrıs sorunu artık öylesine karmaşıklaşmıştır ki, ister istemez Mehmet Akif’in yazdığı dizeler akla geliyor; “Gel seni tarihe gömelim desem sığmazsın”!!!

SAYIŞTAY’DA GÖREVİ İHMAL: Kurultaya yönelik yapılan istihdamların usulsüz ve mevzuata aykırı olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Bir bilemeyen maalesef Sayıştay. Dün okurlarımızdan biri hatırlattı. Sayıştay Yasası’nın 22. maddesi bu konuda Sayıştay’a görev yüklüyor. Sayıştay, mevzuata uygun olarak yapılmayan giderlerin sorumlularından bu yapılan ödemeleri devlete geri ödemelerini istemekle yükümlüdür. Sayıştay ayrıca bu şekilde yapılan mevzuata aykırı işlemlerin sorumlularını Başsavcılık’a bildirmekle de yükümlü. Peki Sayıştay bu konuda herhangi bir girişim yaptı mı? Hayır. Görevi ihmal de, işlenen suçlara ortak olmak anlamına gelir. Bunu kaçıncı kez yazmamız gerekecek ki?

ŞU SİGORTA MESELESİ: Gazetemizin önceki günkü sayısında değerli meslektaşım Selda İçer’in yurt dışında yaşayan avukat Erhan Bora ile yapılmış röportajında “Rumlardan kalan taşınmazların, ileride Rumlara ödenebilecek taşınmaz tazminatı için sigorta yapılmış olması durumunda inşaat sektöründe bu çöküş yaşanmazdı” iddiası vardı. Sigorta gerçekten de bir çözüm yolu olur muydu? Bana göre hayır. Çünkü sigorta müessesesinde esas olan ileride gerçekleşmesi muhtemel olan bir riski sigorta etmektir. Oysa Rum mallarına öyle veya böyle bir anlaşma olması durumunda tazminat ödenmesi  başından itibaren “muhtemel” olmaktan ziyade, kesindi. Bu tazminatın ödenmesi başından itibaren bir risk değil, bir gerçeklikti. Bu durumda hiçbir sigortacı zaten AİHM kararlarıyla kesinleşen bir riski sigorta etmezdi. Zira, hiçbir sigortacı gerçekleşen ve gerçekleşmesi kesinleşen bir riski sigorta etmez. Sigorta fikrinin bir çözüm olduğu kanaatinde değilim.

NİHAYET: Geçtiğimiz hafta içinde Lefkoşa’da Ecvet Yusuf Caddesi’nin genişletilmesi çalışmalarını yıllardır 4 evin engellemekte olduğunu, gelen giden belediyelerin bir türlü bu işe çare bulamadıklarını yazmıştık. Dün gördük ki, olaya Başbakan el atmış ve kısa sürede sorunun çözüleceği müjdesi veriyor. On yıllardır çözülmeyen sorun ne kadar kısa sürede çözülecek göreceğiz. 

EN RENKLİSİ KIRDAĞ: Seçimlerin en renkli ismi şüphesiz yine Arif Salih Kırdağ olacak. Ortama müthiş bir hızla giriş yaptı. Hem sosyal medyayı, hem TV’leri kullanıyor. Söyledikleri de öyle mantıklı ki. Bakın ne diyor: “Kırdağ için ‘yine aday, yine seçime girdi’ diye tepki gösterenler var… Kendilerine dönüp baktılar mı hiç kaç yıldır aynı koltuktalar?” Ya da; “Belediyelerin başarı ya da başarısızlıklarını partilere mal etmemek gerekirmiş… Rozet takarken, bayrak sallarken mal ediliyordu ama…” Nasıl? Bu fikirlere karşı çıkabilecek olan var mı?
YİNE ÇÖP DAĞLARI: Sevgili dostum Levent Özadam köşesinde, bizim apartmanın önündeki çöp dağından bahsetmiş. Konu kişisel değil tabii. Tüm Lefkoşa’nın sorunu ama madem adımızdan bahsetmiş, izah edelim. O malum grev aylarında, millet birbirinin çöp bidonlarını yürütürken, bizimkiler de çalındı. Paramızı topladık, belediyeye gittik, “çöp bidonu yok” dediler. Ne zaman geleceği de belli değilmiş. Eh, çöpler de düzenli toplanmayınca, çöp dağları yine kaçınılmaz oldu. Levent dostumun bir önerisi varsa, söylesin yapalım.

Zirvedekiler

Kıbrıs Türk Tabipler Birliği: Ortada kadınların durumuyla ilgili istatistik hazırlaması gereken Devlet Planlama Örgütü ve kadın konularından doğrudan sorumlu Kadın Çalışmaları Dairesi varken ve onlar bu görevleriyle ilgili hiçbir şey yapmazken, KTTB durumdan vazife çıkarıp geniş bir araştırma yapmış. Artık bu konuda araştırma yapacak olanların elinde yeterince istatistiksel veri var.

Diptekiler

Ekonomi Bakanlığı ve Ona Bağlı Sanayi Dairesi: Maksat laf ola sanayi bölgeleri yaratmak değildir. Aslolan bu sanayi bölgelerinin sorunlarıyla yakından ilgilenmek ve bu bölgeleri insan ve işçi sağlığına uygun olarak idamesini de sağlamaktır. Oysa dün Lefkoşa Sanayi Bölgesi’nin Havadis’te yayımlanan fotoğraflarını gören herkesin midesi kalktı. Köpek cesetleri, fare ölüleri, çöp yığınları küçük çapta dağ olmuş. Sadece orada çalışan işçilerin değil, bütün bölgenin sağlığı tehdit altında. Devlet vergisini tıkır tıkır alıyor. Ama bölgeye hizmet götürmekten aciz. Lefkoşa Belediyesi’nin durumu zaten ortada. Ama en azından Sanayi Dairesi, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, işçi sağlığından ve güvenliğinden sorumlu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı neden ortalarda yok?

Turizm ve Folklor Araştırmaları Derneği TUFAD’ın geçtiğimiz cumartesi sahnelediği “Kıbrıs Düğünü” müzikal tiyatrosu büyük beğeni topladı

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam