03 Aralık 2016

Üç mağlubiyet sonrası aman dikkat

Haber İçi Üst

Dış siyaset hep karşılıklı yüz yüze veya medya üzerinden tartışarak yapılan bir şey değil.
Dış siyasetin kamuya yansıyan kısmına diplomasi denir. Ama bunun daha da gerisinde “sessiz siyaset” denen bir şey daha var.

Erdoğan’ı yakından tanıma fırsatı bulan bir iş adamı arkadaşım laf arasında “Erdoğan’ı televizyonda gördüğünle kafanda oluşan neyse birebir tanıyıp görüştüğünde de aynisidir ama Abdullah Gül öyle değil diye ekledi. Konumuz Türkiye’nin son on yılına damgasını vuran bu iki siyasetçiyi kıyaslamak değil.

Yürüttüğü siyasete katılırsın ya da katılmazsın ayrı konu ama en son söyleyebileceğini en baştan hemen söyleyiveren bir siyasi kişiliktir Erdoğan.

Diplomasi nedir bilmez. Bilse de dinlemez çünkü iç siyasetteki sermayesinde olan “delikanlılığa” bunu sığdırmaz.

Yeri gelir diplomatlara “monşer” der.

Yeri gelir başka bir devlet başkanına haklı olsa da tüm dünya önünde “one minute” der.

Yeri gelir bize yaratacağı uzun süreli negatif algıyı hiç düşünmeden “besleme” der.

Yeri gelir basın önünde bizim Başbakana yaptığı gibi “senin maaşın ne kadar” diye de sorar.

Yeri gelir “sana ne oluyor benim orada stratejik çıkarlarım var” der.

Siyasetçilerin kişiliği elbette ki ülkelerin siyasetine etki eder.

Hele hele uzun süre iktidarda kalmışlarsa.
İç siyasette bu kişilik üzerinden oy da toplanır ama dış siyasette aynı matematik çoğu zaman çalışmaz.

Dış siyasette kişilikler ve davranışlar ülke menfaatlerinin önüne geçerse bir yerden sonra iş sarpa sarar.

Yola sıfır problemle çıkıp çok daha büyük problemlerin tetikleyicisi konumuna düşen Türkiye’nin bir anda kendini içinde bulduğu arızanın odak noktası da budur.

Sen dış siyasette ortaya bölgesel güç olma iddiası ile atılırsın ve bizi etkileyecek her şeyde Osmanlıyı çağrıştıracak şekilde söz sahibi olmamız gerekir dersin.

Ördek gibi vak vak ederek ne yapmaya çalıştığını ortaya koyup açık açık konuşursun. Hatta sabırsız bir şekilde her gün yurt içinde her gittiğin yerde de bunu tekrarlarsın.

Siyasi sermayende “delikanlılık” da olduğu için bunun iç siyasette hasadını da toplarsın. Bu da seni doğru şeyi yaptığın yönünde motive de eder.

Ama gün gelir birilerinin yapmayı çok iyi bildiği senin bihaber olduğun “sessiz siyaset”, o ördeği ya avlar ya da kör topal hale sokar. Ortada gezinen yine vak vak eden ama ne dediği artık anlaşılmayan duruma çevirir.

Ne oldu bizim ördeğe dersin.

Türk dış siyaseti işte biraz bu ördeğin şaşkın şaşkın dolaşan haline benzedi.

Türk dış siyaseti art arda gelen 3 konuda mağlup olmuştur.

Birincisi, Kuzey Irak ile petrol konusunda Irak merkezi yönetimine karşı cephe oluşturmaya çalışarak ve bu denklemin içine içeride Kürt açılımını entegre edebileceğini hesaplayarak.

Kürtler bir yöne doğru tercih yapmanın ve Araplara sırtlarını dönmenin kendileri için yanlış tercih olacağını hemen anladılar.

Türk dış siyasetinin mimarları inşaat ihalesi yaparmış gibi süreci ve ellerini o kadar net ortaya koydu ve acele etti ki. Bu ilişkiye içteki terörü de çözmesi açısından Türkiye’nin kendilerinden çok daha fazla ihtiyacı olacağını gördü Kuzey Irak’taki Kürtler ve geri adım attılar.

Şimdi Kürtler, Şiiler, Türkiye ve İsrail arasında tahterevalli siyasetinde en ortadaki rolü aldılar. Bunun üzerinden de bölgede yavaş yavaş ayrı bir ülkenin kökünü yeşertip Türkiye’ye karşı ekonomik açıdan bir çekim gücü yaratacaklar. Buna ek olarak Türkiye’deki Kürt gençliği de giderek ayrı devlet olma isteğinde ciddi bir isteklilik göstermeye başladı. Trajikomik bir şekilde bunun önünde şu an APO duruyor. O da istediği özgürlüğü alamayınca kendiliğinden ekarte olacak.

İkinci mağlubiyet, Suriye’de Esad yönetimini Sünni bir yönetimle değiştirebileceği düşünerek yaşandı. Hatta Esad’ın ömrünün haftalarla sınırlı olduğunu ayan beyan söylediler günlerce. Her geçen gün bunun olmaması kimin elini güçlendireceğini düşünemediler.

Batının siyaseti ta başından Esad’ın değil öncelikle Suriye’nin bitirilmesi ve İsrail’in rahatlatılması üzerine kurulu. Un ufak olmuş ve Kuzeyinde de Suriye Kürdistanı olan bir Suriye oluşturmak istiyorlar. Bu yöndeki Suriye devletine ilk vurucu ağır hamleyi de bizimkilere yaptırdılar sonra da geri çekildiler. Ara ki bulasın şimdi.

Üçüncü mağlubiyet de Mısır da sırf bizimkilerin geçmiş bağlantısından dolayı Müslüman Kardeşlerin temsilcisi olduğu için Mursi’yi destekleyerek yaşandı.

Tüm bunları sıralamak için başka bir sebebim daha var.

Birileri geçen hafta bizim Rumlara karşı penaltı yakaladığımızı söyledi. Kim olduğunu biliyorsunuz. Ayni kişi 2-3 yıl önce adaya yaptığı ziyaretinde demokratik protestolar karşısında “Rum’a benziyorsunuz” diyen kişi. Bizi Rum’a benzetme gafletinde olan kişi bugün aman dikkatli olun Rum’a golü atın telkininde bulunabiliyor.

Bizim kazandığımız penaltıdan önce art arda yaşanan bu mağlubiyetleri bir yere not etmek lazım.

Dış siyasetteki bu çöküşü Kıbrıs’ta bir şeyler yaparak unutturmak ve gündemi bu yöne çekme ihtiyacı oluştu Ankara’da.

Bu ruh hali tehlikeli.

Müzakere masasında dünün Türkiye’sine göre oluşturduğumuz varsayım ve pozisyonları bugünün Türkiye’si ile bağdaştırmadan yarının Kıbrıs anlaşmasını yapmaya kalkışmanın tehlikesinin farkında olalım.

Penaltı filan kazanıldığı yok. Ortada oynanan maç yok. Maç oynanıyormuş gibi hava yaratmaya çalışanlar var.

Art arda gelen mağlubiyetlerden sonra her konuda delikanlı olmaya meraklı olanlar dış siyasetteki başarısızlığı dile getiremeyip diplomasinin diliyle bu mağlubiyetlerden Kıbrıs açılımıyla çıkmaya çalışıyorlar.

Aman dikkat. Bunlar ne zaman “açılım” yapsalar “açıkta” bırakıyorlar.

Bugünün Türkiye’sinin ipiyle bırakın kuyuya inmeyi düz yolda yürünmez.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam