08 Aralık 2016

Türkler ile Kürtler

Haber İçi Üst

İslam tarihçilerine göre Türklerin Orta Asya’ya göçü Doğu Anadolu’dan başlamıştır. Nuh’un oğlu Yaves’in oğlu olan Türk tufan sonrası Şırnak il sınırları içerisinde kalan Hestan denilen bölgesine yerleşir ve onun çocukları oradan Orta Asya’ya kadar devam eden bir göç serüvenine başlarlar. Bu anlayış sebebiyledir ki Kürtler Osmanlı devletinin en sadık tebaasından kabul edildiler. Başbakan Erdoğan’ın Çanakkale şehitlerini anarken yaptığı konuşmalar bunun sinyalini vermektedir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı Hanedanlığının yanında yer almaları ve hilafetin devamından yana olmaları Cumhuriyetin kuruluşu sürecinde siyasi yapıdan dışlanmalarına yol açtı. Bu durum Şeyh Said isyanı ile birlikte iyice su yüzüne çıktı.
Dünya savaşları sonrası, yenilen taraflarla birlikte olan devletler ve halklar sürecin bir gereği olarak bölünerek iç istikrarsızlığa mahkûm edildiler. Almanya, Kore ve Kıbrıs’ın bölünmesi bu sürecin bir devamı olarak ortaya çıktı. Zamanla değişen ekonomik ve siyasi dinamikler bu eski stratejinin yavaş yavaş değişime uğrayarak bölünmelerin tekrar birlikteliklere dönüşmesini yol açtı. Bunun en açık örneği Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesidir. Ancak hala daha bölünmelerin etkisi Kıbrıs dahil, bir çok ülkede devam etmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye’nin de bölünmesini arzulayan güçler PKK’yı var ettiler. Ancak Türkiye’nin stratejik ve tarihi tecrübesi ile bu coğrafyadaki istikrar için taşıdığı önem bunun başarılmasını engellemiştir. Bunda Türkiye’nin NATO’da olması ve AB katılım sürecinin de önemli bir etkisi olmuştur.
Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin ciddi bir aşamaya gelmesi doğal olarak Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılan PKK’nın tasfiyesini zorunlu bir hale getirdi. Bu yüzden de bu yeni süreçte Fransa dahil Avrupa ülkeleri PKK’nın tasfiye edilme sürecine destek vermeye başladılar. Bu açıdan bakıldığında Avrupa Ülkeleri’nin stratejik planlarını çizenlerin PKK kozunu artık Türkiye’ye karşı kullanmama yönünde yeni bir strateji geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Abdullah Öcalan’ın mektubunun Avrupa ülkelerine de gönderilmesi, bu süreçte AB ülkeleri stratejisyenlerinin etkili olduğunu ortaya koymaktadır.
PKK’nın tasfiyesi doğal olarak Kürt sorununun rafa kaldırarak yerini demokrasi sorununun almasını sağlayacak ve bu yeni süreçte hem Türkler hem Kürtler ülke demokrasisinin gelişmesi için neler yapılabilecekleri üzerine kafa yormaya başlayacaktır. Bu sürecin sonunda yeni anayasa ile temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması sağlanabilirse, Türkiye’nin iç istikrarı sağlanacak ve coğrafyadaki etkisi daha da artacaktır.
PKK Orta Doğu’daki istikrarsızlığın önemli bir unsurudur. Amerika Başkanı Obama’nın İsrail ve Filistin ziyareti sonrası Türkiye’deki süreci destekleyici açıklamalar yapması, PKK’nın gerçekten tasfiye edileceğine dair güçlü bir mesajdır. PKK’nın tasfiyesi zamanla Orta Doğu’daki rollerin yeniden belirlenmesine yol açacaktır. Suriye’de bir caminin bombalanması sonrası İsrail’in Türkiye’den Mavi Marmara baskını sebebiyle özür dileyerek, şehit yakınlarına tazminat ödemeyi kabul etmesi, bunun sinyalini vermektedir. Arap Baharı olarak nitelenen değişim sürecinin varacağı son noktanın ne olacağı belli olmamakla birlikte, bu bölgenin barış ve istikrara ihtiyaç duyduğundan hiç kuşku yoktur. Bu barışın olabilmesi için de uluslararası siyaseti etkileyen sermaye gruplarının barışa dayalı ortak bir menfaat planı geliştirmelerine ihtiyaç vardı. Böyle bir projenin başarılması, bu coğrafyada rekabet eden tüm farklı güçlerin menfaatine olacaktır. Umarım yaşanan bunca acı tecrübe, bunun yapılması için yeterli bir sinyal olarak algılanır.
Türkiye’nin istikrara kavuşması uzun vadede Orta Doğu’nun da istikrarı için bir fırsat olacaktır. Orta Doğu’nun istikrara kavuşması ise petrol ve gaz dâhil doğal kaynakların daha etkili olarak kullanılmasını sağlayacaktır. Bu durumda riskler azalacağı için petrol ve gaz fiyatlarının maliyeti de düşecektir. Bu ise hem bölge ülkeleri hem de teknolojileri ile bu ülkelere yatırım yapan ülkelerin işlerini kolaylaştıracaktır. Bunun başarılabilmesi için ise insan hak ve hürriyetlerini esas alan yeni politikaların geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için de sivil inisiyatif ve akademik kuruluşların sürece öncülük etmesi gerekmektedir. Özellikle dini hassasiyetlerin üst düzeyde olduğu bu coğrafyada, din adamlarına ve bu alanda öğretim veren kurumlara büyük bir sorumluluk düşmektedir. Özellikle akademik ortak çalışmalar, siyasi ve kültürel temelde oluşan sorunların çözümü için gerekli anlayışın oluşmasını sağlayacaktır. Bunun başarılabilmesi için de ulusal ve uluslararası kuruluşların fonlar ayırarak sürece hem ekonomik hem de siyasi destek vermeleri gerekmektedir.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil