03 Aralık 2016

Türkiye’den kopan bir duruş Kıbrıslı Türkleri yok eder

Türkiye’den kopan bir duruş Kıbrıslı Türkleri yok eder
Haber İçi Üst

KIBRISLI TÜRKLER YOK OLUR: Prof. Güven, Türkiye’den kopan bir duruşun Kıbrıslı Türkleri yok edeceği uyarısında bulundu. Prof Güven: Kıbrıslı Türkleri, Türkiye’den kopmadan, Türkiye’ye saygı duyarak, kendi özgürlüğü ile yaşamayı mümkün kılan bir formül ileri götürür. Tamamen ayrılan hiçbir çözümde biz ayakta duramayız. Türkiye’den kopan bir duruş da bizi kesinlikle yok edecektir

BİR ARADA YAŞAYAMIYORUZ… Prof. Güven: Biz Kıbrıslı Türkler, eskiye göre bir yandan daha çok tanınıyoruz, biliniyoruz, sesimiz daha çok duyuluyor ama diğer yandan kendi içimizde bazı bölünmeler var. Benim lise yıllarımda ve sonraki yıllarda farklılıklar vardı içimizde. Fakat şu anda Kıbrıslı Türkler arasında da son derece farklı ve hatta bir arada yaşamayı beceremeyecek farklılaşmalar oldu. Bu iyi bir şey değil, bir arada durmayı bilmemiz lazım

Selda İÇER
Sizleri yurt dışında yaşayan ve mesleklerinde kariyer edinmiş Kıbrıslı Türklerle buluşturmaya devam ediyoruz. Bugün sizlere ODTÜ Mimarlık Tarihi Bölümü’nün kurulmasında büyük katkıları olan Profesör Dr. Suna Güven’i tanıtacağız. Kendisi bir Lefkoşa sevdalısı. Lefkoşa’da, doğup büyüyen Güven, içinde okuduğu bazı binaların yok olmasının kendisine acı verdiğini ifade ediyor. Kıbrıslı Türkler ve Rumların tarihleriyle ilgili önemli bilgiler veren Suna Güven, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye çok bağımlı olmadan, ama tamamen de kopmadan kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gerektiğini de ifade etti.
HAVADİS: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
GÜVEN:
1972 TMK mezunuyum. Lefkoşalıyım.  Benim Lefkoşalı geçmişim Süheyla Hanım Anaokulu ile başladı. Benim için çok önemli bir yerdir orası. Ancak şu anda Lefkoşalıların belleğinde çok önemli bir yer tutan o anaokulunun yerinde yeller esiyor. Birlikteliğimiz var ama bizi şekillendiren hamurumuzu yapan o bina, o bahçesi… O binayı mesela korumamız gerekirdi o yok mesela. Ondan sonra Küçük Kaymaklı İlkokulu’nda bir sene okudum. Sonra Köşklüçiftlik bölgesine taşındık. Kolejden burs aldım, o zaman çok fazla burslar yoktu. Şimdi bizim gençler o kadar şanslı ki ABD’ye bakıyorum ki 20 kişi birden burs alıyor. Bizim zamanımızda tek tüktü bunlar. Ben o zaman bunlardan birisini kazanmıştım. O şekilde ABD’ye gittim. Şartlar hiç kolay değildi o zaman. Çok az ülkeye gelebiliyorduk.
HAVADİS: Hangi dalda öğrenim gördünüz ABD’de?
GÜVEN:
Benim çok fazla arkeoloji merakım vardı. Arkeoloji-Mimarlık okudum. Şu anda Mimarlık Tarihi Ana Bilim dalındayım. ODTÜ’de Mimarlık Tarihi’nin de 9 yıl başkanlığını yaptım. Esas uzmanlık alanım Roma mimarlığıdır. Ortaçağ mimarlığına da ilgim var. Bu Roma mimarlığı konusunda arazi çalışmalarımda var ama arkeolog değilim. Arkeologlarla birlikte çok çalışmamıza rağmen bunu daha farklı bir kulvarda yürütmeyi istiyoruz. Bu bakımdan Kıbrıs’ta çalışmayı çok isterdim. Hatta doktoramı yaptıktan sonra Kıbrıs’a bir yıl döndüm, sağımı solumu öğrenmek için. Lise günlerimin geçtiği memleketimde birşeyler yapabilirim diye döndüm. O zaman DAÜ açılmamıştı. Yüksek Teknoloji Enstitüsü idi. Bir yıl orada İnşaat Mühendisliği öğrencilerine Jeoloji dersi verdim. İngilizce dersi verdim. Ama İngilizce hocalığı da uzmanlık gerektiriyor. Benim konularımda ülkede pek bir şeyler yapamayacağım ortaya çıktı. Ben ABD’ye dönmek üzere iken kader beni ODTÜ’ye yolladı.


HAVADİS: Nasıl oldu ODTÜ ile yollarınızın kesişmesi?
GÜVEN:
Ben 1985 yılından bu yana ODTÜ’de görev yapıyorum. Bu da çok enteresan bir şey, o zaman Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde bir kokteyl vardı. Sosyal bir parti idi ve ben biraz sıkılmıştım. Yanıma birisi geldi ve bu kişi de ODTÜ’nün rektörü idi o zamanın. Mehmet Gönlübol. Buna ben kader diyorum. Ne o beni, ne de ben onu tanıyordum. Merhabalaştık, konuştuk. Daldan dala konular tartışılırken bana üniversitesinde çok eleman kaybı olduğunu söyledi. “Bizim size çok ihtiyacımız var” dedi. Ben de Türkiye’de arkeolojik kazı yapmama rağmen bir anavatan hayranlığı vardı. Merak ediyordum. “Bir anavatan üniversitesi nasıldır” diye. Bu kadar yıl yurt dışında kaldık ama Türk insanını gerçekten tanımıyorum. Türkiye’de çalışırken hep Amerikan kazılarında çalıştım. Ama hani bir Türk üniversitesi, bir Türk elemanları, onlarla bir temasım olmadığı için “harika bir fırsat olur” dedim. Bir de Türkiye’yi daha yakından tanıma fırsatı bulacağımı düşündüm. Kalış o kalış, bu da bir kader. Kitaplar her şey ABD’de kaldı. Sonradan onları da getirttik ve 1985 yılından bu yana hiç durmamacasına şu ana kadar ODTÜ’deyim.
HAVADİS: Neden hep ODTÜ?
GÜVEN:
Mimarlık tarihi yüksek lisans ve doktora programlarını kurduk. Onları kurunca ABD’deki kadar bir yüksek eğitim verebileceğimizi düşündük ve bu amaçla yurt dışına elemanlar gönderdik. Onlar yetiştiler geldiler, şu anda o elemanlar yıllar  içinde doçent, profesör oldular ve yıllar içinde mimarlık tarihi ana bilim dalı böylece kök saldı. Dolayısıyla burada yapılacak olan bir misyon vardı. Onu yaptık ama Kıbrıs’taki gelişmeleri hep takip ettim. Gönlüm hep orda oldu. Arkadaşlarımla bağlarım hiç kopmadı. Mesleki temaslar da bir şekilde devam etti. Gönülden inanıyorum ki Kıbrıs’ta, hani Kıbrıs Türk kimliği çok önemli ancak bu Kıbrıs Türk kimliği içerisinde geçmiş dönemlerin süzülmüş kimliklerden çok özel bir kimlik çıkmıştır ve bunu daha iyi tanımamız lazım. Yani arkeoloji okumak lazım, mimarlık tarihi okumak lazım ve çevremize tanıtmamız lazım. Lefkoşa örneğin bence olağanüstü bir dünya kenti.
HAVADİS: Dünyaya neden tanıtamıyoruz peki?
GÜVEN:
Bu biraz da bizim çok bilgi olmamamızdan kaynaklanıyor. Benim gururla takip ettiğim bir şey, DAÜ’de bir ara bir Arkeoloji Bölümü kurulmuştu Rumların tüm engellemelerine rağmen. Bu arkeoloji bölümünde yabancı hocalar da çalışıyordu Türkler yanında. Hatta tüm zorluklara rağmen kazı da yapmaya çalıştılar Türk tarafında. Ve politik temasların getiremeyeceği yararı o bölüm getiriyordu. Bu olağanüstü bir şeydi. Propaganda yapmadan, bilim yaparak, eğitim vererek. Bu Rumların uğraşıp da durduramadığı bir şeydi ve çok kızıyorlardı. Çünkü Kıbrıs arkeolojisi denen bir şey var ama Kıbrıs hani Türkiye gibi, Yunanistan gibi, İtalya gibi çok büyük bir yer değil. Dolayısıyla sadece Güney’de tarihi ve arkeolojik araştırma yapmak, tünle ilgili çok eksik bilgi veriyor. Dolayısıyla bu bölüm, çok önemli bir başarı idi benim için. Ama bir şekilde büyüklerimiz, liderlerimiz, yöneticilerimiz bunu göremediler ve şu anda bu bölüm bazı bölümlerle birlikte kapatıldı. Bu Rumların “açılmasın, yapılmasın” diye uğraştığı halde ayakta durabilen bir şeydi. Ancak biz altın tepsi içerisinde bunu sunduk. Rant getiren bir bölüm olmadığı kesin.
HAVADİS: Çalışmalar ne noktada ülkemizde?
GÜVEN:
Kıbrıs’ta tüm baskılara rağmen araştırmalarını sürdüren birisi var ve o da Müge Şevketoğlu’dur. Çiftlikdüzü-Tatlısu bölgesinde çalışıyor ve orada 10 bin oksidyen numunesi buldu. Odsidyen Kıbrıs’ta olan bir şey değil. Rum kesiminde Şillura tarafında Lefkoşa müzesinde var birkaç parça. Bunun kaynağı nedir? Nerden geliyor? En yakın yer işte Anadolu’da iki yer var. Sanırım Orta Anadolu’dan geldiğini bunlar kanıtlıyor.  Şimdi siz istediğiniz kadar politik söylem içerisinde “Kıbrıs adası tarihin hiç bir devrinde Yunan adası olmamıştır” deyin. Bunu liselerde anaokullarda bize hep öğretirlerdi, kitaplarımız vardı. Ancak, bu yetmez, bu olmaz. Bu retoriktir. Ama bilimsel kanıtlarla böyle bir mesajı verdiğiniz zaman “Güneş balçıkla sıvanmaz” O zaman gerçekten politika yapmaya gerek kalmadan, bilimsel verilerle Kıbrıs adası ile ilgili belli bir döneme, çok çok erken bir döneme ilişkin çok sağlam bir veriyi dünyaya sunuyorsunuz. Ama Müge’nin kalkıp da uluslararası kongrelerde bunu söylemesi hiç kolay bir şey değil. Çünkü Kıbrıs arkeolojisinde köprü başlarını tutanlar, maalesef Kıbrıslı Türk arkeologlar değiller ve “korsan devletin, korsan arkeologları” olunca bunları sunamıyorsunuz. Ama yine de bazı şeyler yapılmaya çalışılıyor.
HAVADİS: Bizim ülkemizde tarihimizi öğrenmek adına neler yapılmalı sizce?
GÜVEN:
Mesela Lefkoşa olağanüstü bir kent. Bir kere Rönesans’ta “ideal kent planı” dedikleri planlar var. Meşhur Renösans mimarlarının. Bunlardan hayata geçmiş olan bir tane kent var Palmanova. Diğerleri böyle hep tasarım aşamasında kalmıştır. Ama Lefkoşa’daki gerçekten Osmanlılara karşı hem bilimsel, hem pratiğe dönüşen bir tasarımdı bu. Yuvarlak, daire planlı kent. Ve o Lefkoşa’da yapıldı. Müthiş bir şeydir o. Ama Lefkoşa’da var olan bir ortaçağ kenti de vardı. Bizans kenti. Şimdi Cenevizliler, Cenovalılar, Venedikliler, Lüzinyanlar, onlar ne kadar yıkım yaptı bilmiyoruz. Bir harmanlanma var orada.  Ondan sonra İngilizler geldi, onlar da az yıkım yapmadı. Çünkü böyle arkeolojik bir farkındalık yoktu o zaman. Ama dilimizde olsun, yaşam biçimimizde olsun bazı şeyleri Kıbrıslılar olarak çok özümsedik. Bizim konuşma dilimizde. Belki son 10-15 yılda azalmıştır ama çok İtalyanca kelime vardı. Örneğin, Pasa tempo, zaman içinde bizim dilimizde pasadembo oldu. Mesela bunlar Rumca değil. İtalyanca kelimeler. Ve biz ne tam oryantal anlamda doğuluyuz, ne de en uç batı anlamında batılıyız. Ama tam sentezi yaşayan çok özel kültürü olan insanlarız.
HAVADİS: Arada bir yerde mi kaldık?
GÜVEN:
Arada kalmadık. Bu bizim zenginliğimizdir. Müthiş bir zenginliktir bu. Şeyi hiç bilmiyorum ben ve araştırmak da istemem. Bu kent merkezinde çok katlı derin bir ara parkı yaptılar. Lefkoşa’nın göbeğinde. Allahım orada neler var. Oradaki Bizans’ı, Lüzinyan’ı Venedik’i, İngiliz’i, yıkılmışların zenginliği var. Farkında olmamak bir şey değil. İlerde farkında olabiliriz, eğer durursa. Ama veriyi yok ettiğiniz zaman yapacak bir şey yok. O dur insana acı ve üzüntü veren. Lefkoşa, yani Leda, eski adı Ledra idi, onun böyle katmanları, Rum tarafı, Türk tarafı yoktur onun zaten çok da büyük bir yer değildir. Katmanlarında, yer altında kim bilir ne zenginlikler var. Ama yapılaşma olduğu için kalkıp da onu yıkmak mümkün değildir. Altına giremiyorsunuz ama bu büyüklükte, araba parkı yapılması için derine inip tahribat yapılması acı. Eski Eserler Dairesi eminim çırpınmıştır orada doğru şeyin yapılması için ama farklı dengeler, farklı odaklar var ve orası çok acı oldu.
Belki şöyle bir mesaj verebilirim. Şu anda Kıbrıslı Türklerin, ben sınıf arkadaşlarıma baktığım zaman bunu görüyorum. Yurt dışında yaşayan Kıbrıslı Türkler, duruşlarıyla, tavırlarıyla, kişilikleriyle, komşularıyla bizi temsil ediyorlar. İnsan odaklı bilgi ediniyor o ülkede yaşayan kişiler Kıbrıs’a dair. Zaman zaman bu bilgilerin geri yansımaları da oluyor. Kıbrıs Türkü ile ilgili, Kıbrıs’la ilgili daha böyle bir resmi olmayan bilgi oluşuyor ki bence o da önemlidir.
HAVADİS: Siz Kıbrıs kültürünü burada ne kadar yaşatabiliyorsunuz?
GÜVEN:
Şöyle, mesela öğrenciler benim Kıbrıslı olduğumu duyunca bazen şaşırıyorlar. Zaman zaman konuşmalar yapıyorum ben de Kıbrıs’la ilgili. Benim konum Roma ama, Kıbrıs’la ilgili, Lefkoşa’yla ilgili. Hatta ABD’de her yıl ben Kongreye giderim. Orada son sunduğum bildiri Selimiye ile ilgili idi. Ve orada şeyi eleştirdim, “Mimarlık Tarihinde dönemleşmenin sakıncasını” Şimdi, Ortaçağ batı uzmanları, Lüzinyan kilisesinin gotik durumuyla ilgileniyor. Ona bakıyor. Öte yandan Osmanlı minarelerini dikmiş var olan bir yapıya. Mihrabını eklemiş, yön kısmında bazı ayarlamalar yapmış hani ibadetin gerekli biçimde yapılabilmesi için. Ama o da bununla ilgileniyor. Biz buna, böyle bir sentez olarak bakabilmeliyiz. Çünkü bu binanın 244 yıllık bir Lüzinyan geçmişi oldu. Ama İslami geçmişi onun iki katı kadar. O zaman bu İslami geçmişi ve çok enteresandır 1954 yılına kadar ona biz hep Aya Sofya dedik. Benim çocukluğumda hep Aya Sofya denirdi. Yani 1954 yılında Selimiye oldu. Osmanlı değişmedi adını. Dolayısıyla böyle bir ara kategori oluşturmak lazım. Her yerde bu sentez olamaz. Yani bu kilise yakılıp yıkılabilirdi, öyle olmadı. Öyle olmadığı gibi “Tamam bu İslamlaştırılmış bir kilisedir. Buna bir güç gösterisidir” diyebiliriz. Ama burada mandalizim yok. Ben hatırlıyorum. Mezarlıkta cami yapılana kadar tüm cenazeler buradan kalkardı ve bizim hiçbir zaman bir kompleksimiz olmadı. Düşünmezdik böyle bir şeyi. “Burası ibadet yeridir” diye düşünürdük. Bu da bence bir kültürdür. Bence bu sentezin bizim propagandasını yapmadığımız ama son derece doğal olarak yaşadığımız içtenlikli bir kişiliktir. Böyleyiz.
HAVADİS: Ülkeye dıştan bakan biri olarak ülkenin gidişatını nasıl buluyorsunuz?
GÜVEN:
İnşallah hak ettiği yeri bulur ama kıskaçlar arttı gibi. Bir yandan daha çok tanınıyoruz, biliniyoruz. Sesimiz daha çok duyuluyor ama diğer yandan kendi içimizde bazı bölünmeler var. Benim lise yıllarımda ve daha sonraki yıllarda farklılıklar vardı içimizde. Fakat şu anda Kıbrıslı Türkler arasında da son derece farklı ve hatta bir arada yaşamayı beceremeyecek farklılaşmalar oldu. Bu iyi bir şey değil diye düşünüyorum. Çünkü bir arada durmayı bilmemiz lazım. Ve Türkiye’deki yönetim de çok ciddi yanlışlar yapıyor.  Bu yanlışlar sayesinde biraz yalnızlaştık. Ben tabii ki Kıbrıslı Türkün kökeni hani Kıbrıslı Rumlardan farklı olarak, hani o tüm geçmiş o zengin kültürlerin üzerine bir Anadolu mayasının katılmasından oluşmuştur. Yani Kıbrıslı Türkler, ataları Kıbrıs’ta ama Anadolu’dan gelen etkilerle 16’ncı yüzyıldan sonra Kıbrıslı Türkleri oluşturdular. Oradan geldik biz. Ama şu anda bize dayatılan bazı şeyler, bu sindirilmişliği yaşamadığı için çok tepeden inme oluyor ve bizim bu özelliğimizi tamamen göz ardı ediyor. Burada bence yazık olan bir şey var. Bu bizi anavatandan da koparıyor, kendi içimizde de bir takım nifaklar yaratıyor, bir de evet Kıbrıslılık güzel bir şey ama bunun ne olduğunu da bilelim. Yani Kıbrıslı Rumlarda da bu var. “Kıbrıslı” diye bir dil yok. Kıbrıslı Türkler var, Kıbrıslı Rumlar var. Bunların bazı yönleri ile örtüşen, bazı yönleri ile farklılaşan paydaları var. Bu paydalar İngiltere, Yunanistan, Türkiye bağlamında böyle dalgalanmalardan geçiyor. Ama şu anda biz daha özgür olmalıyız.

HAVADİS: Bu da ekonomiden mi kaynaklanıyor?
GÜVEN:
Bunlar ekonomik değil, siyasi kararlar. Doğru adımlar atıldığı zaman doğru kapılar açıldığı zaman ekonomi de gelişecektir ama bunun fırsatının kapısı çok açılmazsa…
HAVADİS: Siyasilerimizin biraz daha dik durması gerektiği görüşüne katılıyor musunuz?
GÜVEN:
Yani Türkiye’den kopmadan, Türkiye’ye saygı duyarak ama kendi özgürlüğümüzle yaşayan bir formül bizi ileri götürür. Tamamen ayrılan hiçbir çözümde biz ayakta duramayız. Bunu ben mümkün görmüyorum. Evet, Türkiye’nin bizi biraz azat etmesi gerekiyor ama tamamen Türkiye’den kopan bir duruş da bizi kesinlikle yok edecektir ona da inanıyorum. Dünyadaki dengelere baktığınız zaman.
HAVADİS: Şu anda ODTÜ’de konumuz nedir?
GÜVEN:
Üniversitede profesörüm. Mimarlık tarihi ana bilim dalını kurduk. Amacımız, Orta Doğu’da ve Türkiye’den belli konularda en iyi eğitimi almak için Türkiye’ye giden arkadaşları düşününce, bunu biraz tersine çevirmek istedik. Biz, öyle iyi hale gelelim ki ABD’den genç arkadaşlar bu konularla ilgilendiği zaman onlar böyle Türkiye’ye gelmek istesinler. Başka bir değişle. Bizim doktora programımızın sadece Türk değil, uluslararası bir konumu olsun. “Bizim programdaki arkadaşlar uluslararası bilimsellikle tanınsınlar ama sadece bu tanınma olmasın, uluslararası öğrenciler de bize gelsinler çünkü bu konular burada iyi yapılıyor” dedik. Ve sanırım bir ölçüde de olsa bunu başardık. Epeyice biliniyoruz. ODTÜ’nün mimarlık tarihi çok iyi bir bölüm.
HAVADİS: Kıbrıs’a dönmeyi düşünüyor musunuz?
GÜVEN:
Ben hep Kıbrıs’a dönmek istedim. Uzun yıllar bana DAÜ’den teklif de geldi. O zamanlar gitmedim, bakın bu dört bölüm kapandı. Her zaman var böyle bir düşüncem. Hiçbir zaman dönmeyeceğim diye bir kararım olmadı. Hep gönlümde yatan bir şeydir bu. Sürekli gidiyorum, daha fazla faydam olsun istiyorum, herhalde yakınlarda olacak. Burada hiçbir zaman misyon tamamlanmaz ama yapmak istediklerimi yaptım. Dolayısıyla sanırım yavaş yavaş biraz daha memlekete dönmek lazım. Nutuk atmadan sahici şeyler yapmak lazım. Öyle dışarıdan, yapalım edelim demek çok kolaydır. Elle tutulur hakiki şeyler yapmak lazım. Samimiyet varsa.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam