11 Aralık 2016

SÜRÜDEN AYRILMAK

Haber İçi Üst

Şiirin “uçbeyi” İlhan Berk’in “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz” diyen tespiti, şiirle, sözle, düş ve düşünce ile cebelleşmeye başladığımdan beridir kafamın bir yerinde çakılı durmaktadır. Hüzne dönük bir açıyla döktüğüm kelimelerim de aynı rahatsız duruşu yansıtmaktadır. ‘Daha mutlu yaz’ diyen insanlar çıktıkça, şu “mutluluk-yazı-mutsuzluk” ilişkisini irdelemek, cümleleri kesip içine bakmak kaçınılmaz oldu. Mutluluk, mutsuzluğun yazı ile ilişkisini kendimle hayat arasında kurduğum bağla oluşturduğumu fark ettim. Tam da bu ruh hali içerisindeyken bu ikilemi paylaştığım bir ses bana “insan mutsuz olduğu için mi yazar, yoksa yaza yaza mı mutsuz olur?” diye bir soru sorunca ağır bir soru işaretinin önünde buldum kendimi.

Yaza yaza, yani gide gide, büyüye büyüte, derine dala dala, bata çıka, düşe kalka, bakarak, görerek en son ulaşılan noktada mıydı mutsuzluk denilen şey. Mutlulukları bile eski tadının uzağında algılamak mıydı? Bilgisayar çağı çocuklarının sokakları terk etmesi miydi yoksa? Yeşillerin turuncuların ötekileşmesi miydi? Siyaset arenasında bir dolu yalan dolana alışmak mıydı? Mutluluk ya da mutsuzluk neydi? Neredeydi? Geceleri uykuları kemiren yaratıkları rüyalardan kovamamak mıydı mutsuzluk? Kelimelerin içine bakarken basit görünen bir detayı kaçırmanın bedeli miydi? Eksik gülmek, eksik sevmek miydi yoksa? “Ben” denilen doymaz egonun içinde gizlenen hangisiydi? Kendimin yakınında durduğum, bana en çok benzeyen yer oldu hep içinden geçtiğim bu sözler.

Yaşamın uzağına düşmüşlüğüm, savaşım, kavgam, inkarım, reddim, terkim oldu da kelimelerin koynunda büyüyen bir benin beni terk etmemesi için uğraşıp durdum hep. Sorularım bir t/s/anık gibi düştüler içime. Hatta kurt düşüre düşüre yollarıma, uçurum aça aça günaydınıma, hep benimle ilerlediler. Doğal ve içten gelen her şeyin sakatlandığı, suyun bittiği, denizin, gökyüzünün kirlendiği, çocukların oyunları terk ettiği, aşkların birer e-mail adresi karşısında pazarlandığı bir çağda gerçekten de mutluluk-mutsuzluk arasındaki o bağ nasıldır sizce? Hüzünbaz bir çağ ortasında, yalnız ve kuru şiirler arasında açılan, kapanan yolların karşısında bu ikilemle şaşkın ve huzursuz olmak mıydı yazdıran ‘ben’e bunları? Yazabilmenin, yazamamanın, yaşamın bedeli görünenin, bilinenin, duyulanın gerisinde, ilerisinde, dibinde, dilindekini aramak mıydı? Berk’in açıklamak istediği şey “yazmak cehenneminde” cayır cayır yanmak mıydı? Ruhun örselene örselene büyümesi miydi? Bunu mu demişti şair, yoksa ben bunu mu anlamıştım bu ters istikamet gibi görünen ama hep aynı yola çıkan sözlerden?
Büyük şair Can Yücel:

“Sanki kendimle değil
Dünyayla ölüyorum.”

derken, biz bu kadar küçük harflerle, bu kadar dar ve kısır yaşamlarla ne için ve kimin için gülmekte ve ağlamaktayız? Neden ve niçin yazmaktayız. Mutlu yoksa mutsuz muyuz? Soru işaretlerini bir silah gibi önce kendimize doğrultmazsak, ne için, kimin için yazmaya cüret etmekteyiz? Yaşam inkarsız bir acıyla duruyor, tüm çıplaklığıyla. Tüm ikileme, acıya rağmen süregelen sevinçleri, gülümsemesi, şarkısı, sevdası ve şiiriyle akıp gidiyor hayat. Cümlelerin ve yaşamın sadece görünen yüzünü değil, satır aralıklarını, saklıyı, gizliyi, herkesin diyemediğini, bilemediğini ve göremediğini sorgulamak ve dillendirmek de bir nevi mutluluğu aramak değil midir? Bunun bedeli hiç bulamamak olsa da, mutluluğun kendi içindeki ağırlığı da bu değil mi?
“Mutlu insan yazmaz” mı demişti İlhan Berk? Yoksa cümlelerin tersini, yüzünü, derinini, yüzeyini görmekten, görebilmenin acısından mı bahsetmişti? Yaza yaza mı mutsuz olunurdu, yoksa mutluluk denilen o şeyi kaçırmanın eksikliği miydi bunca karmaşa. Yazmak, var olmanın peşine düşülen nokta, mutsuzluk da bunun bedeli miydi? Kim doğru ve net olarak verebilir ki bunun hesabını?

YAZMAK

Cümleler anlamını yitirince ve türlü kişilik hallerine girince yazılar, keşkelerle başlayan kurgular gelir kapımıza. Her sözcüğe cenaze töreni yaptırdığımız günlerin, anların, duyguların, infazların ve insanların yansıması olarak dökülür cümleler önümüze. Yayımlanmış yazı artık sahibinden çıkmış ve çoktan farklı adreslere ulaşıp, aşikarlaşmıştır. Sonrasında geriye dönüş yoktur. Yazmasaydım demek yaşamasaydım demektir. Bir dönemden, bir kavgadan, bir sevdadan pişmanlık duymaktır.

Yazıya sırt dönüp gidilmez. Bir sevdayı terk etmek kadar kolay değildir yazıdan geçmek. Bir insanı, bir şehri, bir ülkeyi bırakmak kadar kolay değildir yazıdan çıkmak. Ortaya dökülen, ilan edilen her yazı artık hikayenin ömründen çıkıp kendi tarihini yaratacaktır. Yazmasaydım denen yazılar ve mektuplar ulaşılan adreslerde yaşanan günlerin gücünü taşıyacaktır. Yazı kendi başına bir egemenliktir. Yazmak başlı başına bir yol tutup yürümektir.

Yazmak biraz da yaşatmaktır ve ölümsüz kılmaktır gidenleri.
Yazmak ayakta durabilmektir acılar keserken bilekleri.
Biraz hüzün, biraz düş, biraz isyan kokan bir çocuk doğurmaya soyunmaktır.
Tamam kabul, pişmanlıktır biraz da.
Kuşatmaktır anlamsız tortusunu hiçliklerin.
Yazmak sonsuz bir can vermektir aşka.
Camdan bir elbise giyinmektir.
Kırılan her parçanın acısıyla durarak ayakta.

Sırt üstü, kafa üstü ve türlü şekillerde çakılınca sözcükler yere, pişman olmayacak kadar çok sevmektir anlamları. Bir sevdaya sahip çıkmak, bir düşe hayat katmaktır. Çivilenmiş harfleri etinin her zerresine kazıyarak,  iki heceli bir isme tüm şiirleri zımbalayarak, cehennemin dibinde nefes almaktır. Yazmak sefere çıkmaktır demir atılan limanlardan. Kimlik bilgilerini değiştirmektir korkusuzca. Tarık Buğra’nın deyişiyle “sürüden ayrılmaktır”…

Yazmak, susmaktır çığlık çığlığa. Ortaya çıkmaktır, ben buradayım diye hedef göstermektir varlığını. Gizlenmeden, kaçmadan, korkuların karanlık gözlerinin içine bakarak tutunabilmektir yaşama. “Sen gittikten sonra bir tek güzel cümlem yok” diyecek kadar ihanet etmektir kalemine. Parmağının ardına gizlenemeyenlerin ayak izidir yazmak. Cinayetlerin ve intiharların ardından parmak izi bırakmaktır. Yakalanmaktır, sorgulanmaktır, ipliğini pazara çıkarmaktır. Yazmak, ruhunu çarmıha gererek, kendi kendine tutunmayı seçmektir.

Sait Faik Abasıyanık beni çok etkileyen duygularıyla koyar noktasını:

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm.

YAZMAZSAM DELİ OLACAKTIM…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil