10 Aralık 2016

Şu anda tüm Türkiye ayakta

Haber İçi Üst

Merhaba dostlar, İstanbul’dan merhaba…

Öncelikle, memlekette iki aylığına yeni bir hükümet kuruldu, hayırlı uğurlu olsun… Hep söylerim, var olan koşullar içerisinde, 1974 öncesi ruh geri gelirse, başarılamayacak, üstesinden gelinemeyecek engel kalmaz. Ama, yine “ben” merkezli, ülke değil de kişilerin çıkarları ön planda bir yönetim anlayışı ile ülke idare edilirse malum; durum ortada. Bence “iyi niyet ve pozitif hedefler” zamanla sınırlı değildir. Bir gün, hatta bir an bile niyetinizi belli etmek, geleceğe yön vermek için yeterlidir. İlk kadın başbakanımız Sayın Dr. Sibel Siber’in öncülüğünde toplanan Bakanlar Kurulumuzun ilk icraatları yukarıda yazdıklarımı doğrular niteliğinde. Demek ki, iki ay içerisinde alacakları doğru ve yerinde kararlarla, daha önce kurulan ve senelerce iktidarda kalan birçok hükümete dersler vererek; seçimden sonra göreve gelecek hükümete ve tabii ki halkımıza da neler yapılması konusunda ciddi vizyonlar sunabilirler. Tekrar içtenlikle kutlarım.
Umarım, bu iki ay içerisinde de olabildiği kadar da olsa sanata katkı koyarlar. Hep beraber yaşayalım görelim diyorum…
Şimdi gelelim İstanbul’a… Taksim’de, Gezi Parkı’ nda yaşanan süreci en azından bulunduğu coğrafyayı merak edenler takip ediyordur… Ben de yaşananları yakından takip edenlerdenim. Bir grup yeşili savunan insanın yaktığı aydınlanma ateşi, nerede ise bütün dünyayı saracak. Olayın tamamı, nerede ise tüm dünyaya ders verecek nitelikte. İnanıyorum ki bu olayın ciddi siyasi boyutları vardır. Ama bir sanatçı olarak kendimce görüşlerim olmasına rağmen, siyasete girmeden olayı farklı bir bakış açısı ile sizlere anlatmak istiyorum.
Gezi Parkı olayının belki de daha önce dünyada görülmemiş bir dayanışma ruhuyla kendiliğinden oluşması, yüzde doksana yakın hiç bir siyasi hareketi içinde barındırmaması, ciddiye alınması ve incelenmesi gereken bir süreç. Aslına bakarsanız, bence bu bir “BİLİNÇ” devrimi. Bilinç altına bastırılan birçok olay, tıpkı yanardağ gibi patlar, küçük bir delik buldumu volkan olur, önünde duramazsınız. Toplumun tamamı, ayrı bireylerden de oluşsa “BİR” bütündür aslında. Hayat akıp giderken, bireyler de gelişmelerini içten içe sürdürür. Bu süreç doğal olarak doğduğumuz andan itibaren başlar. Hatta bilim, insanın her şeyi daha anne karnında algılamaya başladığını ve insanın anne karnında psikolojikman duyduklarından etkilendiğini kanıtlamıştır. İşte dostlar Gezi Parkı gerçeğinin altında bu da var aslında. 90 kuşağının anne karnından itibaren duydukları ve doğduktan sonra yaşadıkları, görmesini bilene çok şeyler anlatır. Tıpkı ülkemizde de 1974’ten sonra doğanların duydukları ile 1960’lı yıllarda doğanların duydukları doğal olarak çok ama çok farklıdır. İnsanlar duyar, yaşar ve biriktirir. Çoğu zaman da yaşadıklarını ifade etmekte zorlanır. Ama az önce söylediğim gibi, bastırılmış enerji doğru yolu buldu mu bir volkan gibi patlar. Diğer bir bilimsel deyişle, bilinç sıçraması oluşur. 80 ihtilalinden sonra, 90’lı yıllar doğal olarak ihtilalin gölgesinde kaldığı kesin bir gerçektir. Şimdi arzu ederseniz sizlere, araştırmalarımdan ve gözlemlerimden yola çıkarak vardığım noktayı anlatmaya çalışayım dostlar.
Bildiğiniz gibi, özellikle çekirdek aile kavramı dünyada endüstri devriminden sonra oluştu. Kapitalizm insanları dolayısı ile toplumları ve ülkeleri yönetmek için önce sınıflara böldü; yani parçaladı, sonra da istediği gibi yönetmeye başladı. Uzatmayım, detayları araştırıp öğrenebilirsiniz, bu sanayi devrimi de bence kapitalizmin isteği doğrultusunda dünyaya iki büyük savaş hediye etti. 2. Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren, yani benim de içinde olduğum 1946-1964 yıllarında doğan çocukların kuşağına “Baby boomers-Bebek Patlaması” denildi. Aslında bizlerin de ucundan yakaladığı, bir yerde geçiş dönemi çocuklarıyız biz. Diyebilirim ki sorumlulukları ağır bir kuşak olarak tarihe geçtik. Özellikle bütün bu yaşananların üstüne 1974 savaşını Kıbrıs adasında yaşamak zorunda olan bizler için (Rumlar dahil) aslında durum daha da ağır. İlerde, yaş iyice ilerlediğinde bilinçaltında yaşadıklarımız bilinç üstüne nasıl çıkacak çok merak ediyorum doğrusu? Şimdiden Allah çocuklarımıza sabırlar versin diyorum.
Evet, konumuza dönersek, geçiş dönemi çocukları, yani 1946-1964 arası doğanlar daha çok insan potansiyeli ile ilgilendi. Böylece, günümüzde çokça söz edilen bireysel gelişim sürecinin temelini atarak bireysel gelişim sürecini başlatmış oldu. Bu kuşakta kendini değil de yaşadığı toplumu, hatta dünyayı düşünenler adeta bir özgürlük devrimi yarattı. Politik devrim, sosyal devrim, cinsel devrimle beraber sistemin sömürü üstüne kurduğu nerede ise her türlü kuruma karşı çıktılar. Böylece sol dünya görüşü yükselişe geçmeye başladı, dinin alternatifi olarak “new age” akımları ortaya çıkmaya başladı. Çekirdek aileye adeta bir tavır olarak, özellikle gelişmiş ülkelerde “komün yaşamlar” ön plana çıkmaya başladı. Evet 1946-1964 yıllarında doğan bu geçiş kuşağı çocukları, bence görevlerini tüm olumsuz koşullara rağmen çok iyi yerine getirdiler ve adeta bugünlerin temellerini attılar. Bu temeller üzerine kurulan dünyada artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Yaşadığımız günler gösteriyor ki, olmadı da.
Hepinizin bildiği, meşhur 68 kuşağı gençliği idealist ve politikti. Onlar da, kendilerinden önce anne ve babalarının yaşadığı hiyerarşik ve otoriter düzene baş kaldırmış, özgürlük için sokaklara çıkmışlardı. O döneme kabaca baktığımızda, eski düzeni isteyen ve kendine sağcı diyenlerle, var olan düzeni değiştirmek isteyenlerle; kendine solcu diyenler çatışıyordu.
Endüstri dönemi bu noktada çok önemli. Çünkü bakıyoruz, bu döneme kadar nerede ise binlerce yıl boyunca kuşaklar arasında hiç bir çatışma olmamış. Dünyaya gelen çocuklar, anne ve babalarını kendilerine örnek alıp yaşamışlar. Nerede ise, bire bir fotokopi gibi uygulayarak yaşamışlar hayatlarını. Ama o kapitalizm yok mu? Hani, böl, parçala, yönet üçlemesi diyelim. Düşünebiliyor musunuz, 60’lı yıllara gelene kadar, kuşaklar arasındaki fark 30 yıllık dilimler halinde oluşmakta idi. Ama 60’lı yıllardan sonra bu dilim 20 yıla düştü ve 20 yılda bir kuşak değişimi yaşanmaya başlandı. Şimdi kuşak farkının kaç yaşına düştüğünü birazdan paylaşacağım. Sonuçta, bütün bu süreçler yaşandıktan sonra X,Y ve Z kuşağı dediğimiz her birinin kendi içinde farklı karakteristik özellikleri ve değerleri olan nesiller dünyada doğmaya başladı. Şimdi kuşaklara biraz değinelim.

Şimdi dostlar kısaca ne demek “X” kuşağı?
Başta da belirttiğim gibi “Bebek patlaması kuşağı”, “X” kuşağı olarak tanımlanan kendi çocuklarına özellikle özgürlüğün önemini ve değerini çok iyi anlattı ve aktardı. 1960-1980 arası doğanlar “X” kuşağı idi. 68 kuşağının ruhu aktarıldı “X” kuşağına. Bizim kuşağın bence yaptığı en büyük devrimlerden biri ve en önemlisi internet devrimidir. Bu devrim, bütün dünyayı birbirine bağladı ve bugünlerin temelini attı bence. Böylece “Bilgi Çağı” başladı. Haberleşme bölgesellikten çıktı. Ulaşılabilir ve bence denetlenemeyecek kadar süratli yayılmaya başladı. Bunun önemi, farkında iseniz bugün daha çok anlaşılıyor. İnternet doğru kullanıldığında neler başarılabileceğinin dünyada çok kanıtları var.

Şimdi de dostlar kısaca “Y” kuşağı ne demek bakalım
1980-2000 yılları arasında doğanlara kısaca “Y” kuşağı denmekte. Sorumluluk taşıyan, özgürlüğe saygılı “X” kuşağının çocukları olan “Y” kuşağı; araştırmacı, bireyci ve açık görüşlü bir yapıya sahip. Kabaca bakıldığında narsist ve sorumsuz görünseler de aslında bunun temelinde, eski hiyerarşik düzende yer almak istememeleri yatmakta. İşin özü, aldıkları özgürlük altyapısı ile aslında yönetilmeyi hiç ama hiç sevmiyorlar. Doğal olarak “Y” kuşağı internet ve sosyal ağları kullanmayı çok iyi beceriyorlar.

Şimdi de sırada, son kuşağımız “Z” kuşağı var…
“X” ve “Y” kuşağından aldıkları temel bilgilerle, “Z” kuşağına, hani deyim yerindeyse, artık nerede ise anne karnında internet kullanacak kadar doğuştan bir internet kuşağı diyebiliriz. İlk bakışta yaşları küçük gibi görünse de her birinden adeta zeka fışkırıyor diyebilirim. Bu arada başta belirttiğim gibi, eskiden 20-30 yıl olan kuşak farkı, 2000 yılından sonra 4-5 yıla indi. Yani eskiden insanlar arasında 20-30 yıl arayla farklılıklar görülürken, artık 2005 yılında doğanlarla, 2010 yılında doğanlar arasında gözle görülür farklar görmeye başladık. Doğal olarak da, bu çocuklar büyüyüp de, ülke yönetimlerine gelmeye başladıklarında, bunun dünyaya olan yansımaları elbet olacaktır. Üzülerek belirtmeliyim ki, bu hıza ayak uyduramayan, özellikle 50 yaş üstü insanların çağa ayak uydurması nerede ise imkansız hale gelecektir. Yine bugünlerde bu çarpıcı gerçeği görmekteyiz. Bahçesini sulaması gereken 50 yaş, hatta 40 yaş üstü liderler, gençleri anlayamayarak, krizleri doğru yönetemeyerek ülkeleri ne hallere sokuyorlar.
Şimdi, “Z” kuşağı çocuklarının bir kısmına da Kristal çocuklar denmektedir. Bu çocuklar, şu anda dünyada değişik bilinç seviyelerinde yaşayan bütün insanların, ya da toplumların eksi ve artılarını, adeta bir ayna gibi anında yansıtarak; yaşadıkları toplumun kendisini tanımasına, dolayısı ile ruhsal, siyasal, ekonomik, sanatsal vb. gelişmelerini hızlandırmalarına katkı koymak için aramızdalar. Görmesini bilene diyelim.
Şimdi, “Y” kuşağı çocukları olan “Z” kuşağının bir kısmına kristal çocuklar demiştik ya, işte diğerleri de, şu anda Gezi Parkı’ndaki hareketi yaratan indigo çocuklarıdır.
İndigo çocukları, “X” ve “Y” kuşağından aldığı bütün karakteristik özellikleri taşıyor. Barış ve özgürlük onlar için vazgeçilmez. Hatta kendi hayatlarından bile daha önemli. Baskıya, otoriteye asla boyun eğmek istemiyorlar. Felsefelerinin başında “YAŞA” ve “YAŞAT” var. Karşılarında kendilerini dinleyen, onlara değer veren, dürüst ve samimi insan istiyorlar. Çok ama çok sağlamcılar. Ayrıca bırakın kendi özgürlüklerini, başkalarının da özgür olmasını istiyorlar. Hem ailelerine çok düşkünler, hem de arkadaşlarına. Yani onlar için “DOSTLUK” önemli.
Özgürlüklerine çok düşkün olmaları, doğal olarak genlerini ve öğretilerini aldıkları 68 kuşağını hatırlatıyorlar. Ama, temelde aynı gibi görünse de, detaya inildiğinde çatışmaya ne kadar karşı olduklarını görüyoruz. 68 kuşağı “KARŞI” çıkarak kendini ifade etmeye çalışmıştı. Oysa “Y” kuşağının indigoları “DAYANIŞMA” göstererek Gezi Parkı’ndaki gibi kendilerini ifade ediyorlar. Etrafa yaydıkları enerji o kadar saf ve temiz ki, sizi adeta büyülüyorlar. İster istemez her gün Gezi Parkı’na gitmek, onlarla beraber olmak, unuttuğumuz o saf ve karşılıksız sevgiyi solumak istiyorsunuz. O kadar yüksek bir çekim güçleri var ki, anlatmam mümkün değil. Hele, bir de binlerce olduklarını düşünürseniz, nasıl bir rüyada olduğunuzu daha iyi anlayabilirsiniz. Onlarla her konuştuğumda, insana olan inancım ve güvenim tekrar yerine geliyor. Gezi Parkı adeta başka bir “DÜNYA” gibi. Ama, özellikle siyasiler ve yöneticiler ısrarla görmek istemeseler de; bu dünya Türkiye’de, İstanbul’da. Hani derler ya “Yaşamadan anlamanız mümkün değil.” İşte öyle.

Hep bir kulp çabası
Bu müthiş enerjiyi ve saf bilinçleri, bence ancak saf kalan bilinçler görüp algılayabilir. Bakın, özellikle yaşlılar, yani ninelerimiz, dedelerimiz onları daha çok anlıyor. Çünkü, onların da, tıpkı indigo çocukları gibi  hiç bir beklentisi, hiç bir çıkarı yok bu dünyadan. Sorarım size, hangi siyasi hareket insanları pijaması ile sokağa dökebilir? Düşünebiliyor musunuz, bu çocuklar daha şimdiden, bu genç yaşlarında bu bilinçdeler, çıkarsız ve hesapsızlar. Bu kadar basit aslında. Ama, kirlenmiş bir dünyanın ve özellikle siyasi otoritelerin onları anlaması doğal olarak mümkün değil. O yüzden hep bir “KULP” takmaya çalışıyorlar. Oysa, inanın hiç bir beklentileri yok. Var olan hiç bir siyasi partiye inanmıyorlar. Amaçları belli. Başta, Gezi Parkı’nı korumaktı, şimdi bütün dünyaya ayna tutuyorlar. Başta da belirttiğim gibi eksilerimizi de artılarımızı da önümüze seriyorlar. Yoksa hiç bir siyasi hareket günlerce o çocukları, bu koşullarda orada tutamazdı. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş taraftarları olarak kol kola, omuz omuza yürüyorlar. Çok değil iki ay önce bu bir düştü. Kendilerini anlatmaları ise olağanüstü. Buyrun:
“Biz biriz, biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız, özgürlük kanımıza ve ruhumaza işlemiştir, biz genç ve enerji doluyuz, hayatı dolu dolu yaşarız, yaratıcı ve zekiyiz, bilim ve sanat bizi yönlendirir, biraz da çılgınızdır, kimse bizi zincire vuramaz. Şevkatli ve iyi kalpliyizdir; cennetin kapılarını aralayacağız diye değil, öncelikle doğru olduğu için. Korkumuz yoktur, çünkü ilkelerimiz her zaman hayatta kalacaktır. Kalbimiz umutla dolu, yepyeni bir günün hayali ile modern anlayışları sahipleniriz. Aydınlık ve geniş bir dünyanın sahipleriyiz. Barış içindeyiz. Doğaya ve hayat tarzımıza saygı duyan herkes ile eşitliğe inancımız sonsuz. Cinsiyet, ırk, din bizim için farketmez. Bilgiliyiz ve hep bağlantıdayız. Gerçekler bizden gizlenemez. Biz geleceğiz ve ayrımlarımız geçmişte kaldı. Tutkularımız güneşin altında, duman bulutları gökyüzünü karartsa da, şerefli ve onurlu bir mirasımız var. Atatürk ile aramızdaki aşk bağını bazıları asla anlayamaz. Birlikte ahenk içinde duruşumuz, değişik kültürlerin muhteşem mozaiği sayesindedir. Birbirimize inancımız sonsuz, inançlarımız farklı olsa da, asla yalnız olmayacağız. Biz BİRİZ. “

Şahit oldum
Gözlerimle gördüm, her biri bir masal kahramanı gibi öylesine kararlı ve inanamazsınız ama öylesine cesurlar ki. İşte ben bu noktada, “Bilgi Çağı”nı başlatan nesilden bir birey olarak, onları bütün sevgi ve saygımla kucaklayarak bizlere armağan ettikleri “Yeniçağ” ve “Bilinç Devrimi”ne umutla, gözlerim yaşararak, çocuklarımız ve dünyamızın geleceği adına da MERHABA diyorum. Düşünebiliyor musunuz, bizlerden de “RİCA” ları şöyle. İyi anlamak lazım. “En az iki yıl internet kullanmayan, akıllı telefonu olmayan, facebook, twitter, linkedin, foursquare, instagram, pinterest sitelerinden en az ikisine üye olmayan, tek başına telefonuna GSM kartı takamayan, herhangi bir bilgisayar oyununda 5. Level’a gelememiş olan, 40 yaşın üstü hiçbir yetkili, lütfen açıklama yapmasın artık.” Ricaları da bu kadar.

Emin olun bu durum dünyamız adına, gelecekte özlemle beklediğimiz “BARIŞ” tohumları için  adeta bir başlangıç bence. Çünkü onlar Gezi Parkı’nda bu barış ortamını kurdular. Aslında ne kadar komik değil mi? Eskiden çocuklar büyüklerden bir şeyler öğrenirdi, artık büyükler çocuklardan öğrenmeye başladı. Demek ki muazzam gelişmeler var…

Evet dostlar, yazımı sizlere 15 haziran akşamı, Türkiye’den, İstanbul’daki Taksim ve çevresi ile Gezi Parkı’na yapılan müdahalelerin insanlık dışı görüntüleri eşliğinde yazıyorum. Devlet yetkilileri, adeta film izler gibi seyrediyor bütün olup biteni. Çocuklarımız, kadınlarımız, gençlerimiz yazamıyorum artık, çok ama çok zor durumda. Şu anda da tarih 16 haziran 2013 oldu. Yani babalar günü. Üzgünüm, bu görüntüler eşliğinde babalar gününü kutlayamayacağım. Evet dostlar, daha fazla uzatmak istemiyorum,  sizlere kendimce bilimsel gerçekleri anlattım. Durum artık ortada ve bilginiz dahilinde. Şimdi, neden bir ülke bu derece gerilir? Buradaki amaç ne? Orta Doğu’nun durumu her zamanki gibi oldukça kritik iken, güçlü bir Türkiye’nin karıştırılması neden? Bu soruların cevaplarını düşünmenizi rica ediyorum. Bir tarafta yüzde doksan pırıl pırıl bir gençlik ve yanında o gençleri destekleyen halk, diğer tarafta da onları koruyacak olan, o ülkenin vatandaşı polis kuvvetleri. Her iki taraf da, bu ülkenin evlatları. Neden birbirlerine kırdırılıyorlar? Şu anda tüm Türkiye ayakta. Ben ve benim gibi birçok sanatçı arkadaşım herkesi ısrarla itidale davet ediyoruz. Allah korusun, yanlış bir kıvılcım ülkeyi karanlığa götürür. Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve tabii ki o büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı bu topraklara bu yapılır mı? Toplumlar geleceklerini emenat etmek istedikleri gençler yetiştirmek isterler değil mi? İşte, yetişmiş, daha ne istersiniz? Unutmayın dostlar, memlekette kimi kesimler kabul etmek istemese de, bence Türkiye’miz “ANA”dır, tüm Türk dünyasını kucaklayıcı bir misyonu vardır. Hele Orta Doğu’nun ve bulunduğu coğrafyanın direğidir. Herkes, eğer varsa elini vicdanına koyacak ve kul hakkını da düşünerek hareket edecek. Çok mu zor, gençlerin ve halkın sahip çıktığı bir yeşil alanı, “Sizin hatrınız için daha da iyi bir park yapacağım.” demek. Çok mu zor onları anlayış ve sevgiyle kucaklamak? Niye bu inat, niçin, neden? Sanatı yok sayıp yok etmeye kalkarsan, insanların özel hayatına karışıp, özgürlüklerini kısıtlarsan. Her şeyi ben bilirim diyerek, onu yap, bunu yapma diye akıl vermeye kalkarsan, volkan patlar. Daha neler var neler!

Ben her şeye rağmen, 1974 Barış Harekatını yaşamış ve Kurtuluş Savaşı’nı Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde veren halkın torunu olarak, emin olun ki bu kaostan en azından demokratik öğretileri algılayarak, üstelik güçlenerek çıkacağımıza inanıyorum. Evet, belki hala inanmayacaksınız ama gerçekten inanıyorum. Çünkü, o gençleri tanıdım, kristal çocuklarla, indigolarla, yani “Z” kuşağını daha da yakından tanıdım. Çay, kahve içtim, geleceği ve geçmişi konuştum onlarla; yüreklerini tanıdım o gençlerin. Umutlandım. K.K.T.C., Türkiye; hatta dünya dahil, azalmış olan umudum, artık inanın bana tam. Üstelik içimdeki umut hiç bu kadar güçlü olmamıştı diyebilirim. 18 gündür olduğu gibi birazdan gün ağaracak, hayat yine başlayacak. Ben 18 gündür, “Uyursam acaba çocuklara bir şey olur mu?” kaygısı ile uyuyamıyorum. Benim gibi birçok insan nöbette. Eminim Türkiye’miz bu sıkıntılı günlerden de, her zamanki gibi daha da güçlenerek çıkacaktır…

Ne demiş Yunus Emre “Severim yaradılmışı, yaradandan ötürü.” Siz söyleyene değil, uygulayana bakın…

Sevgi ve umutla hepinizi selamlıyorum. O güzelim ülkemi koklayın benim için… YAŞASIN BARIŞ…

UMUTTA kalın… DOSTLUKLA…

Önemli NOT: Ülkeme olan umutlarımı yeşerten; sevgili dostum yazar, senarist ve yapımcı Ferhat Atik ve GAÜ Kurucu Rektörü ve Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Serhat Akpınar’ın öncülüğünü yaptığı “GELECEĞE MEKTUPLAR” projesini de yazacağım, Tiyatro AŞHK’ı da… Söz…

 

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil