03 Aralık 2016

Siyasette inkar, kıskanma ve özenme

Haber İçi Üst

Bir önceki hafta gündemde olan iki konu dikkatimi çekti.

Bu iki konuyu değişim ve dönüşümün önünü tıkayan zafiyetlerimizin bir parçası olduğu için farklı bir açıdan empati yaparak irdelemek istiyorum.

Biri Lefkoşa belediye seçimi sonrası siyasilerin ortaya çıkan net görüntüye rağmen gerçeği inkar etmekteki ısrarları.

Diğeri de yerinde yapılan görevlendirmelerin toplumun bir kesiminde kıskanmanın ağır basması sonucu yapılan yorumlar.

Lefkoşa Belediye seçimiyle başlayalım.

Seçimlerinden sonra bir kez daha gördüm ki siyasette gerçekleri ve başarısızlıkları inkar etmenin sağcısı, solcusu, muhafazakarı, liberali yoktur.

Ayni durum dört sene önce CTP iktidarı, bir sene sonra da Talat başkanlık seçimini kaybettiğinde oldu.

Lefkoşa seçimlerinde katılım neredeyse yarı yarıya gerçekleşti. Bu tüm partilere verilen bir mesajdı, ama partiler tarafından büyük ölçüde bir iki cümleyle geçiştirildi.

Seçimi kazanan parti dahil katılımın niye bu kadar düşük olduğuyla ilgili kendine eleştiri getirip sorumluluk alan ve siyasette farklılaşacağını,  kadrolarını yenileyeceğini söyleyen bir parti çıkmadı.

Bu yaklaşımın üzerinde farkındalık yaratmak adına durmak lazım.

Partiler inkar etmeyi sürdürebildikleri kadar sürdürmeyi kendileri için ayrıcalıklı bir yetkinlik olarak görürler.

Taraftarlarının da bu “yetkinliği” maharet ve başarı olarak görmelerini istemeye devam ederler.
Bu ideolojik bir konu değil.

Parti yetkilileri başarısızlık ve yenilgilerinin sorumluluğunu üstlenmek istemiyorlar. 

Bunu anlatmaya ve anlamaya bir tespitle başlayalım.

Bizim yaşadığımız coğrafyada başarının kendinden, başarısızlığın da başkasından dolayı oluştuğunun bilinmesi istenir. O başkasını da bulamazsan başarısızlığı Allah’a havale edersin.

Bunun için başarısızlık karşısında sorumlu mevkilerde olanlar kendi partilileri tarafından eleştirilse de bir şekilde kabul görmeye devam eder.

Problem de esas burada.

Siyasetçiler de seçmenlerinin kendi günlük hayatında yaptıkları gibi başarısızlıkları hakkında çeşitli hikayeler yazarlar.

Suçlularını ararlar, gerekirse hayali suçlular yaratırlar.

Hatasız ve günahsız olduklarını kanıtlamaya çalışırlar.

Hikayeleri yazanlar kendi gerçeklerini, tüm detayları bildikleri halde o gerçekleri yok sayarlar.

Uydurdukları hikayelere herkesten önce ve herkesten fazla kendileri inanırlar.

Bir noktadan sonra her anlatışları ile kendilerini hikayelerine biraz daha inandırırlar.

Dinleyenler ise böyle hikayelere zaten hazır ve alışkındırlar.

Hem anlattırır, anlatanla birlikte dertlenmiş gibi görünürler hem de kendi kendilerine “inanmadığımız bir hikaye daha dinledik” derler.

Siyasette de günlük hayatımızda olduğu gibi gerçekleri kabullenmek zordur.

Bundan dolayı hatalarını, yaptıkları ile yapamadıklarını taşıma cesareti gösteremedikleri için inkar ederler.

İnkar kendinden kaçanların en güçlü kurtuluş aracıdır.

İnkar eder ve başarısızlıklarından kurtulduklarını zannederler.

Kendi inandıkları hikayelere başkalarının da inanacağını umut ederler.

Bu tip hikayelere parti içinde çok az kimse inanır ama genelde ulu orta bunları söyleyenlerin yüzüne vurup mahcup etmek istemezler.

Bilmezler mi ki söyledikleri, yaptıkları inkarları hiç kimse açıklamasa, fark etmese bile, her söyleneni, her yaptığını gören, gerçekleri hiç eksiksiz bilen biri vardır.

O da kendileridir.

Her insan az veya çok kendi hikayesine inanacak birililerini bulabilir.

Saf ve iyi niyetli bazı insanları etkileyebilir.

Hatta bu etkileme işini uzun dahi sürdürebilir.

Bu etkileme ne kadar uzun sürerse, gerçekler öğrenildiğinde kandırılanın hayal kırıklığı o kadar büyük olur. Bizim partilerimizin gittiği yol da budur.

Bu duruma sebep olanlarla buna tahammül edenler oldukça değişimin ve dönüşümün olması gecikecektir.

Geldiğimiz noktada artık anlaşılmalıdır ki siyasette en hafif yük hesap yapmadan gerçekleri söylemektir.  

Önümüzdeki dönemin bunun tescilleneceği dönem olabilmesi, Kıbrıs Türkünün başını inkarın ağırlığı ile eğdirmeyeceğini göstermesiyle mümkün olacaktır.
Gelelim ikinci gözlemimize.
Bir önceki hafta BRT’nin başına o kurumun içinden yetişmiş kendini mesleğinde ispatlamış ama iktidarın icraatlarına kişilik haklarına dokunmayacak bir üslupla eleştiri getirmekten de çekinmemiş birini görevlendirdiler.
Bu toplumsal değişim için bir başlangıç, ezber bozma adına atılan bir adım olamaz mı?
Niyet ve sebep ne olursa olsun demokratikleşme adına atılan bu adıma fırsat vermek gerekmez mi?
Ama yok, sosyal medyada okuduğum yorumların bir kısmını gerçekten anlamakta zorlandım.
Sanki de ezberin bozulmasını ısrarla istemiyor bir kesim.
Düşündükçe özenme ile kıskanmanın farkını hissettim.
Bu birbirine yakın kavramı sağlıklı bir şekilde dengeleyip kendi günlük hayatlarımıza entegre edemediğimizi düşündüm.
Daha çok özenebilsek diye düşünmeye devam ettim.
Eksikliğini hissettiğimiz bu dedim.
Ortaya çıkan başarılı kişiyi yermeye ve küçültmeye çalışmasak.
Bugüne kadar yaptığı işte başarılı olan kişinin atandığı yeni görevinde ne yapacağını görmeden karar vermesek.
Kıskanmanın yarattığı hırsın insanı bitirdiğini, özenmenin ortaya çıkardığı hırsın ise yeni ufuklara sürükleyebileceğini idrak etsek.
Arada fark olduğunu bilerek özenerek sabırla daha iyisini yapmaya çalışmaya devam etsek.
Özenmeyi kıskanmaya tercih etsek.
Bunu toplum olarak kabul ettiğimizde değişimin ve dönüşümün önündeki engellerden biri daha kalkacaktır.
Her şey somut icraatla olmuyor, toplumsal davranışlarımızın bir kısmından da artık arın

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam