08 Aralık 2016

Seçimlerden öte bir şeyler

Haber İçi Üst

Bugün seçim var. Millet sandıklara gidecek veya gitmeyecek. Ama belli bir saate kadar medya bu konuda yorum yapamayacak. Gazeteler bugün propaganda sayılabilecek haber veya yorum yazıları içermeyecek. İşte, işin bu kısmını hiç anlamış değilim.
Şimdi hala uygulanır mı bilmiyorum. Politikayla daha yakından ilgilendiğim günlerde, hatırlıyorum, seçim günü bayilerde gazete bulmak oldukça zordu. Birileri sabahleyin gazeteleri okur, seçim kurulana şikâyet eder; durumu inceleyen seçim kurulu polise verdiği emirle bayilerden sözü edilen gazeteleri toplattırırdı. Neymiş? Seçimlerden bir önceki gün saat 18:00’den seçim günü saat 20:00’ye veya 21:00’e kadar propaganda yapmak yasakmış.
Ama bu saatlerde belli evlere ziyaretler yapılarak oy satın alınması serbestti. Bunu herkes de bilirdi. Bu işler öyle gizli, üstü kapalı da yapılmıyordu. Bir seçimde yazlık gömlek ceplerinde çek defterleri taşıyan kişiler hala gözlerimin önündedir. Ellerinde taşıdıkları diplomat çantalarının içinde de deste deste paralar vardı. Kıbrıs gazetesi, eski yerinde, para dağıtım merkeziydi o günlerde. Kimisine çek yazar verirler kimisine de nakdi para dağıtırlardı. (Çok merak ediyorum, bu paraları cukka eden kişilerin ve partililerin – elbette ki UBP’lilerin — kaçı biri, bugün Asil Nadir’e yardım elini uzatıyor? Yoksa dün dündü, bugün de bugün mü?)
Günümüzde bu propaganda yasaklamalarının bir anlamı kaldığını sanmıyorum. Facebook’ta öyle kişiler var ki bir gazete tirajından daha yüksek sayıda Facebook arkadaşları var. Seçim günü bu kişilerden biri sayfasında yasak sayılabilecek bir yazı yayımlasa Yüksek Seçim Kurulu ne yapacak? (O kurumun adı, inşallah “Seçim Yüksek Kurulu” olarak değiştirilmez. Bildiğiniz gibi KKTC “Yayın Yüksek Kurulu”muz var. Türkçe ancak böyle katledilebilir. Yetkilileri birkaç defa ikaz etmiş olmama rağmen düzeltmemekte ısrar ediyorlar.) 
Neyse, politikaya burnumuzu fazla sokmayalım. Ansızın gazetenin toplatılmasına neden olabiliriz. Sonra Başaran’a zarar ziyanı nasıl öderiz? Gelin, konuyu değiştirelim.
                                                                XXX
Bir kitap okuyorum. Ama “bir kitap okudum hayatım değişti” kıvamında değil. Öte yandan, ciddi mi ciddi. Yazarı var, çevirmeni var. Hatta “düzeltmeni” ve “editörü” de var. Herkes ve her şey yerli yerinde. (İsim vermeyeceğim çünkü amacım birilerini incitmek değil.)
Sadede gelelim: EOKA faaliyete başladıktan bir süre sonra Mareşal Sir John Harding, Kıbrıs’a vali atanır. Gizlice Makariyos ile görüşür ve Rumların isteklerini birinci elden öğrenir. İngiliz hükümeti ile görüştükten sonra bazı koşullarla self-determinasyon hakkının kabul edildiği haberini ulaştırmak için Makariyos’la ikinci kez Nikos Kranityodis’in evinde buluşurlar.
Makariyos’un güvenilir adamlarından olan Kranityodis olayı şöyle anlatır: “Makarios girer girmez Harding sol eliyle ceketinin iç cebinden bir zarf çıkardı ve ona verdi. Valinin kesik parmakları ile hareketlerindeki sabırsızlığı hatırlıyorum. Zarfı büyük bir ciddiyetle sundu ve şöyle dedi: ‘Your beatitude, I have very good news for you’.”  
Buraya kadar, ufak tefek aksaklıklara rağmen, her şey normal. Felâket, İngilizce olan son cümlenin çevirisinde. Cümle şöyle tercüme edilmiş: “Sonsuz mutluluk, size çok güzel haberlerim var”. İnsan “bu sonsuz mutluluk da nereden çıktı?” diye sormaktan kendini alamıyor.
“Beatitude” tek başına alındığı zaman “uhrevi (öteki dünyaya ait) saadet” demektir. Buradan “sonsuz mutluluk” çıkarılabilir. Ancak kelimenin başına “Your” girince saadet de mutluluk da ortadan kalkar ve “Your beatitude” bir hitap şekli olur. “Majesteleri, Ekselansları, Haşmetmeapları, Zat-ı alileri, Beyefendi hazretleri” vs. gibi.
“Your beatitude” özellikle Ortodoks ve Ermeni Gregoryan patriklerine ve başpiskoposlarına karşı kullanılan bir hitap şeklidir. Peki, bunu Türkçeye nasıl tercüme edebiliriz? Benim birkaç önerim olacak: 1. Başpiskopos hazretleri (Patrik ise Patrik hazretleri), 2. Ruhani şahsiyetleri, 3. Zat-ı alileri veya bunlara benzer bir şeyler.
İlk gençlik yıllarımızda biz Harding’i Türk düşmanı olarak telâkki ediyorduk ve sol elindeki parmaklarını da Çanakkale’de kaybettiğine inanıyorduk. En azından, büyüklerimiz kulaklarımıza öyle fısıldıyorlardı, biz de onlara inanıyorduk.
Harding gerçekten de Gelibolu’da yaralanmıştı, daha sonra da Filistin cephesinde  yaralanmıştı. Ne var ki 1942 yılında El- Alameyn’de çok ciddi bir şekilde yaralanmış ve dokuz ay süreyle sol kolu ile sağ bacağını hareket ettiremiyordu. Ben öyle sanıyorum ki Harding parmaklarını El-Alameyn’de kaybetmişti. (Bu sadece bir tahmindir çünkü bu konuyla ilgili somut bilgiye hiçbir yerde rastlamadım.)
Aynı kitapta “Barbara Castle” adı “Barbara Chassell” olarak geçiyor. 1945-1979 yılları arasında İşçi Partisi milletvekili olan gazeteci Barbara Castle, Seyşel adalarındaki sürgünden dönen Makariyos’la Atina’da görüşmüş ve onunla yaptığı söyleşi fırtınalar koparmıştı. Makariyos ilk defa olarak Enosis’ten vazgeçip “bağımsız devlet” görüşünü kabul ettiğini açıklamıştı.
Bağımsız devlet konusu zaten bir süreden beri İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında tartışılmaktaydı. Bu açıklamayla Makariyos da trene atlamış oluyordu.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil