05 Aralık 2016

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Haber İçi Üst

İngilizlerin bir deyimi var: “Live and learn” (yaşa ve öğren) yani yaşadıkça öğrenirsin. Gerçekten de öyle. MRI (Magnetic Resonance Imaging = Manyetik Resonans Görüntüleme) denen şeyin ne olduğunu merak edeceğim aklıma gelmezdi. İnşallah sizlerin de gelmemiştir. 
Nasıl mı geldi? Anlatayım. Bir süre önce sol baldırıma bir ağrı girdi. Tuhaf bir duyguydu. Donma, uyuşma ve sızı karışımı bir duygu. Pek aldırmadım. Kıbrıslıların çoğu gibi ben de “geçer” dedim kendi kendime. Ama geçmedi. Giderek arttı. Özellikle otururken azıyordu ve bacağımın rahatlaması için ayağa kalkmak zorunda kalıyordum.
Doktora görünmek gerekiyordu ama hangi doktora? Aklıma eski dostumuz Kaya Bekiroğlu geldi. Hiç olmazsa ne tür bir doktora gitmem gerektiğini ondan öğrenebilirdim.
1950’li yılların ikinci yarısıydı. İngiliz okulunda öğrenciydim. Rahatsızlandım ve babam beni köylümüz sayılan Saffet beye götürdü. O da bizi bir notla birlikte bir Ermeni doktora yönlendirdi. Adını, ne yazık ki, unuttuğum ama güzel Türkçe konuştuğunu anımsadığım Ermeni doktor beni genel hastaneye yatırdı.
Ben ayaklanınca koridorları gezmeye ve kapıların üstünde yazılı olan doktorların isimlerini okumaya başladım. Orada Kaya Bekiroğlu diye bir isme rastladım. Hoşuma gitti. Hem Türk’tü hem de adının içinde “Bekir” vardı. Günlerce kolladım, o kapıdan girip çıkan birini göreyim. Ama hiç rastlamadım.
Kendisini ancak 20 yıl sonra görebildim. Tanıştık, dost olduk. Sonraları beni de eşimi de ameliyat etti. İnsanın hayatta güvendiği bir hekime bir de avukata ihtiyacı varmış. Ailece şanslıydık; güvenebileceğimiz bir avukat, bir de doktor arkadaşımız oldu.
Kaya beyle karşılaşınca Kıbrıs sorununu konuşmamak mümkün değil. Hoşbeşten sonra yatırıp beni muayene etti. “Bel fıtığı sorunun var ama ameliyat gerektirmez” dedi “sen gene de emin olmak için bir nörologa görün. Bildiğin gibi günümüzde artık her şeyin fotoğrafını çekebilirler”. Bu son cümleyi adeta “Tüfek icat edildi, mertlik bozuldu” edasında söyledi.
Ben ukalalık edip “Siyatikten kuşkulanmıştım” dedim. Kaşlarını hafifçe çatarak ve ciddi bir tonda şöyle dedi: “Siyatik diye bir hastalık yoktur. Sorun belle ilgili”. Tuhaf, onlarca insandan “siyatiğim var” gibilerinden şeyler duydum ama öyle bir hastalık yokmuş meğer.
Nörolog denince aklıma Lise’de sınıf arkadaşım olan birinin kızı gelir. (Reklam olmasın diye isim yazmıyorum. Zaten reklama ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum.) Onun çocukluğunu biliyorum. Güzel ve sevimli bir çocuktu. Onu sever havalara atardım. Gülmekten kırılırdı. Böyle gayrı ciddi işleri beğenmeyen küçük kardeşi çatık kaşlarla bizi izlerdi. Anlayacağınız ben onun “Bekir Amca”sıydım.
Şimdi o doktor ben de hasta olarak karşı karşıya oturuyorduk. Muayene ettikten sonra “Kesin karar verebilmem için bu testleri yaptırman gerekir” dedi. Bir arşın uzunluğunda yapmam gereken kan ve idrar testlerinin isimlerini yazdı. Ondan sonra MRI çektirip çektirmediğimi sordu. Yanıt olumsuzdu. “Çektirmekte bir mahzur görüyor musun?” diye sordu. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. X-Ray çektirmek gibi bir şey sanıyordum. Başka insanlar yaptırabildiklerine ben de yapabilirdim. Sorun yoktu.
Sabahleyin aç karnına testler için kan verdim. Öğleyin de MRI çektirmeye gittim. Soyundum ve bana verilen entari benzeri bir elbise giydim. Hoş bir kız bana ne olacağını anlattı. En sonunda da elime bir zil verdi ve ekledi: “Dayanamazsanız zile basın, ben sizi çekerim”. Amma da büyütüyor insanlar bu işleri diye düşündüm.
Düğmeye basıldı ve ben ağır ağır yuvarlak bir dehlize sokuldum. Yerimden de hiç kımıldamam gerekiyormuş. Loş bir mezara kapatılmış gibi hissettim kendimi. Arkasından bir gürültüler koptu. Beniledim. Hortlaklar kahkaha atıyorlardı sanki. Gürültü durdu, sonra ritmik “vu-vu” sesleri ve biraz sonra tekrar gürültüler.
Çok ürkütücü bir durumdu. Boşuna tutuşturmuyorlarmış insanın eline zili. İş uzadıkça uzadı. Bana yarım asır gibi geldi. Meğer iş 20 dakika sürmüş. Klostrofobisi olan insanların dayanabileceği bir iş değil.
Eve dönünce Google amcaya sordum bu MRI ne meret bir şey ola diye. Tarihçesini, girdisini, çıktısını öğrendim. Bunu keşke daha önceden yapsaydım. İnsan çoğunlukla bilinmeyenden korkuyor.
Sonuçlarla nörologa gittim. Tekrar muayene etti. Bilgisayara bağlı bir iğneyi bacaklarımın çeşitli yerlerine soktu. Ve karar verdi: “Büyük (veya kronik) bir bel fıtığın var. Belli ki acı duyma(ma) eşiğin oldukça yüksek yoksa bu kadar rahat olamazdın. Seni bir fizyoterapiste göndereceğim.”
Ben hem doktoru dinliyor hem de Amerikan deyimini düşünüyordum: “Doktorunuz sizden daha genç ise yaşlandığınızdan emin olabilirsiniz”. 
Bir aydır fizyoterapiste gidiyorum. O ayrı bir macera.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam