07 Aralık 2016

“O dönemde Türk bayrağı yasağı vardı”

“O dönemde Türk bayrağı yasağı vardı”
Haber İçi Üst

“MAHKEMELERDE İLK DAVAMA BENİ DENKTAŞ APAR TOPAR SOKTU”…
“Okulu bitirip Kıbrıs’a geldiğimde Denktaş’ı görmeye gitmiştim. Gittiğimde Denktaş’ın mahkemede olduğunu söylemişlerdi bana. Mahkemeye çıktım. Denktaş’ı gördüm. Acelesi vardı. Beni görünce, ‘Hoş geldin Oktay, vaktim yoktur, bak bir davam var, buna sen gir’ dedi. Ben ‘Daha yeni geldim, neyin ne olduğunu bilmem’ diyecek oldum, ‘Al yahu da gir’ dedi, elime dosyaları tutuşturdu. Girdim… Bir buçuk liralık iki hayat kadını arasındaki bir dava idi. Denktaş bunun üzerine hep ‘Oktay’ın şansı bu dava ile açıldı’ diyerek bana takılırdı”

“MEHMET ZEKA BEY’İN CUMHURBAŞKANI MUAVİNLİĞİ’NE ADAY OLMASI ENGELLENDİ”… “Mücahitler eve kadar geldiler ve ‘Biz her gece hudutlarda bekleriz. Sen de Cumhurbaşkanı Muavinliği’ne aday olmayı kabul edeceksin’ dediler Zeka Bey’e… Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi de Ercüment Yavuzalp idi. Beni Yavuzalp telefonda aradı ve ‘Zeka Bey’i al da gel bu akşam’ dedi. Gittik. O gece Zeka Bey’e adaylığını geri çekmesi için baskı yaptılar”

Oktay Feridun ile Lefkoşa’daki “okul” olarak nitelendirdiği ofisinde buluştuk. 1920’li yıllardan başlayarak günümüze kadar uzun bir dönemi konuştuk. Oktay Bey “Biz Türk Lisesi’ne girdik ama İslam Lisesi’nden mezun olduk” diyerek öğrencilik günlerinden söz etti. Hiçbir siyasi partiye girmediğinin altını çizen Oktay Feridun, çalışma odasında asılı Mustafa Kemal Atatürk’ün el yapımı portresini göstererek, “İşte bu benim partim” dedi.
Oktay Bey 1950 yılında hakim Mehmet Zeka Bey’in kızı Gülten Hanım’la evlendi. Bu evlilikten 3 kızı olan Oktay Bey, söyleşimiz sırasında Mehmet Zeka Bey’in Cumhurbaşkanı Muavinliği’ne adaylığının dönemin Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Ercüment Yavuzalp tarafından nasıl önlendiğini de anlattı. Merhum Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a çok yakın olan, ancak kendisine göre Denktaş tarafından mesleki yaşamda yükselmesi engellenmeye çalışılan Oktay Feridun, gelinen aşamada Cumhuriyet Meclisi’nde yaşananları rezalet olarak niteliyor.
İşte Oktay Feridun ile yaptığımız röportajın ilk bölümü:

Mete Tümerkan: Oktay Feridun kaç yaşında bugün?
Oktay Feridun
: 25 Aralık 1923 yılında doğdum. 90 yaşındayım. Ben Kıbrıs Türk Lisesi’nde okumaya başladım ve Kıbrıs Türk İslam Lisesi’nden mezun oldum. 1935-36 Ders yılında ben Poli’den Lise’ye okumak üzere Lefkoşa’ya geldim. Biz geldiğimizde okulda Müdür vekili Türk Remzi Bey idi. İkinci sene John George Harold Wood isimli bir İngiliz Müdür olarak tayin oldu. Onun tayin olması ile birlikte okul üniformalarımız değiştirildi. Okulun adı değiştirildi. Kıbrıs Türk Lisesi, Kıbrıs Türk İslam Lisesi oldu. 1941’de ben liseden mezun oldum.

Mete Tümerkan: Okuldaki durum, atmosfer o zaman nasıldı?
Oktay Feridun:
O zaman bütün Kıbrıs Türkü gibi talebelerin hepsi de Türkçü idi. O dönemde Türk bayrağı yasağı vardı. Biz okuldan ‘Anamomiloya’a (Hükümet dairelerinin bulunduğu bölgenin ilerisinde yer alan hem Türklerin hem de Rumların gittiği bir kahvehane idi) kadar sırf Türk bayrağını görmek için giderdik. Yol üzerinde Türk konsolosluk binası vardı. Ve orada da Türk bayrağı vardı. Okulda 4’üncü cilt yasaktı.

Mete Tümerkan: 4’üncü cilt ne idi?
Oktay Feridun:
4’üncü cilt tamamen Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini anlatan milliyetçi bir kitaptı. Onu bize yasaklamışlardı. Kıyafetlerimizi değiştirmişlerdi. Bizi çiçekli bir ağaca benzetmişlerdi. Kenarları kırmızı yeşil ceketler, kırmızılı yeşilli şapkalar takardık. O dönemde tek bir lise vardı. Ve bu liseye her taraftan arkadaşlarımız gelirdi. Bütün adadan öğrenciler gelirdi. Sınavla girerdik liseye… Ben sınavdan iki ay önce Lefkoşa’ya gelmiştim. Babam beni ve abimi sınava girmemiz için getirmişti. Abim benden bir yıl büyüktü. Rüştü sınıfında idi. O sene hükümet bir karar vermişti. Son sınıfı ilkokullardan almışlar ve merkeze vermişlerdi. Bu nedenle sınav için Lefkoşa’ya ikimiz beraber gelmiştik. Abim Eczacı Kemal Feridun’du, Allah Rahmet eylesin… 1989’da ömür bıraktı. Ben mezun olduğumda iş aramaya başladım. Allah Rahmet eylesin Faik Müftüzade Bey Baf’taki İngiliz ordusunun başkanı idi. O zaman ikinci dünya savaşı vardı. Hendek kazmak isterlerdi. Çünkü Rodos’tan hem kaçak muhacirler Kıbrıs’a gelir hem de Almanya’nın o bölgeden Kıbrıs’ı istila edebileceği düşünülüyordu. Biz Poli’de Faik Bey’in talebesi idik. O dönemde kaç tane talebesi varsaydı hepimizi “time keper” olarak tayin etmişti. 19 şilin gündeliğimiz vardı. Sabah gider sayar hendek kazanların isimleri yazardık, bisikletlerimizle öğlen ve öğleden sonra gider çalışanları kontrol ederdik. Ben fırsattan istifade ederek öğretmen koleji imtihanlarına da girmiştim. Geçtim. Bir yıl 3 ayı Gemikonağı’nda olmak üzere Lefke’de öğretmenlik yaptım. Talebelerim arasında bugün kitabı olan Arif Feridun vardı. Harid Fedai de vardı. Ben orada öğretmen muavinliği yaptım. O yıl başarılı olduğum için beni ertesi yıl da öğretmenlik yapmak üzere çağırdılar. Ama ben gitmedim. İş aramaya başladım. İngiliz’in imtihanlarına girdim ve kazandım. İngiliz Müstemleke Hükümeti Amme İşleri Dairesi’nde “PWC”de sekreterlik yaptım. 1945 yılında Dünya Savaşı bitince vazgeçtim ve Londra’ya gittim. Gitmeden önce üniversite imtihanlarına çalışarak girmiştim. Ben, Ali Dana, Şakir İlkay birlikte çalışıp tüm imtihanları geçmiştik. İngiliz bizi okula kabul etmişti. Ben Lincoln’s Inn of Court’tan Barrister at Law  derecesi yapmak için kabul almıştım.

Mete Tümerkan: Siz neden hukuk okumayı seçtiniz?
Oktay Feridun:
Ben okuldayken doktor olmak isterdim. Hatta bunun için çalışmaya da başlamıştım. Zaten babam eczacı, abim eczacı idi. Bir gün babam, “Oktay arkada üç kardeşin daha var. Şimdi sen doktor olmaya gidersen çok zorluk çekeceğiz. Acaba rica etsem daha kısa sürecek bir eğitim yapar mısın?” dedi. Hukuk 3 yıllıktı. O zaman Latince öğrenmiştik, hukuk sınavlarını geçtim. Hukuka gittim. Şimdi pişman değilim. Biz doktor, eczacı ailesi gibi bir aile idik. Şimdi çok şükür damadım hukukçu, iki torunum hukukçu, hanımın akrabaları hukukçu. Bunun içerisi bir yuva… Bugün bizim bürodan çıkmış olan üç kişi Yüksek Mahkeme’de hakimlik yapıyor. Burası bir okul gibi…

Mete Tümerkan: İngiltere’ye nasıl gittiniz?  

Oktay Feridun: İngiltere’ye gidişimiz tam bir macera idi. İngiltere’ye gidebilmek için Mağusa’dan Port Said’e gittik. Orada bir ay bekledik. Fuadiye isminde gemi gelirdi her perşembe Mağusa’ya… Posta idi o… Biz Fuadiye gemisi ile bir gecede Port Said’e gittik. Ve İngiliz ordusunun Uzak Doğu’daki askerleri artık geri taşınıyordu o günlerde. Thomas Cook and Sons şirketinin yardımı ile onları taşıyan gemilerden birine biz de binmeye çalışacaktık. Bir ay kaldık orada. Winchester Castle isimli çok muazzam bir gemi gelmişti. Biz bu gemiye binmeye çalıştık. Ne yapacağımızı da bilmezdik. Bu gemiye çıktık.

Mete Tümerkan: Sizinle beraber başka kimler vardı?

Oktay Feridun: Ben, Ali Dana, Şakir İlkay, Necdet Sanerkin ve bir Ermeni arkadaş beraberdik. Necdet çok iyi bir doktor oldu ama nerede bilmiyorum. Biz gemiye çıkınca bizi derdest ettiler. İzinsiz girdiğimiz için alıp bizi kaptanın karşısına götürdüler. Kaptana durumumuzu anlattık. Allahtan Kaptan anlayışlı biri çıktı ve halimizi anladı. Kaptandan bizi de İngiltere’ye götürmesi için ricada bulunduk. Öğrenci olduğumuzu söyledik. Bize yerlerinin ve yolcu taşımak için izinlerinin olmadığını söyledi. Bizi serbest bıraktı ve bir daha gemiye izinsiz binmememiz konusunda bizi uyardı. Nihayet Moolta isminde bir gemi geldi. Ona bindik. Çok tehlikeli bir yolculuktu. Her bir kaç saatte bir tehlike boruları çalardı. Cebelitarık’tan geçerken alarm verildi. Kaptan daha sonra bize Cebelitarık’tan geçerken bir inç farkla mayını atlattığımızı söyledi. Yolculuğumuz 12 gün sürdü. Biz Southhamton’a gidiyorduk, yolda vapura emir geldi Liverpool’a gittik.

Mete Tümerkan: İngiltere’de kaç yıl eğitim aldınız?

Oktay Feridun: Ben iki yılda bitirdim. Barrister at Law oldum. İngiltere’de o dönemde her şey vesikaya bağlı idi. İngilizler çok disiplinli idi. O dönemde Oxford Street’te yürüdüğünde bir tek yabancı yoktu. Şimdi öyle mi ya…

Mete Tümerkan: Bitirince adaya geri mi döndünüz?
Oktay Feridun:
Evet geri döndüm. Ben biraz erken bitirdiğim için adaya dönebilmek için “Legal Council” vardı, ona müracaat ettim. Ondan izin almak lazımdı. Onlardan özel izin alırsan üç yıldan önce bitirebilir ve geri dönebilirdin. Ben iki senede bitirdim. Durumumu yazdım. Fakir olduğumuzu bildirdim. Eğitimimi tamamladığımı aktardım. Müsaade istedim. Çağırdılar, benimle konuştular ve müsaade ettiler. 15 Mart 1948’de buraya geldim. İngiltere’den bir vapurla Fransa’ya, Fransa’dan Marsilya’ya, Marsilya’dan Tunus’a, oradan Haifa’ya… Ben gelir gelmez bir süre ailemle kaldım sonra da Lefkoşa’ya geldim. Lefkoşa’da Rauf Denktaş’ı ararım. Ben 1 Nisan’da adaya geldim, 15 Nisan’da da Lefkoşa’ya… Denktaş’ın yazıhanesine gittim. Yazıhanesi’nde İbrahim Yahya vardı,  Akıncılarlı Mehmet İsmail vardı. Yazıhane açınca Mehmet’i ben yanıma aldım. İbrahim Yahya Mehmet’e “Mehmet gitme oğlum da ben öleceğim de sen benim yerime geçeceksin” demiş. İbrahim Yahya Denktaş’ın yanında Avukat katipliği yapardı. Mehmet de onun yardımcısı idi. Mehmet de İbrahim Yahya’ya, “Efendim beklerim beklerim ölmen ne yapayım” demiş… Neyse Mehmet benim yanıma geldi. Ben yazıhanemi bir süre sonra hakim olduğumda Ali Dana’ya bıraktım. Mehmet onunla da çalıştı, ona da katiplik yaptı. Onu da Allah rahmet eylesin…

Mete Tümerkan: İlk davanızla ilgili rahmetli Denktaş Bey hep size takılırdı diye biliyorum, neydi bu?
Oktay Feridun:
İlk geldiğimde daha önce de söylediğim gibi Denktaş’ı görmeye gitmiştim. Gittiğimde Denktaş’ın mahkemede olduğunu söylemişlerdi bana. Mahkemeye çıktım. Denktaş’ı gördüm. Acelesi vardı.
Beni görünce, “Hoş geldin Oktay, vaktim yoktur, bak bir davam var, buna sen gir” dedi. Ben “Daha yeni geldim, neyin ne olduğunu bilmem” diyecek oldum, “Al yahu da gir” dedi, elime dosyaları tutuşturdu. Girdim…
Bir buçuk liralık iki hayat kadını arasındaki bir dava idi. Denktaş bunun üzerine hep “Oktay’ın şansı bu dava ile açıldı” diyerek bana takılırdı.
Neyse Denktaş bana bir emrivaki yapmıştı. Beni denize atmıştı. Bundan memnun oldum. İnsan cesaret etmez bazen. Allaha çok şükür. Mehmet’in de bana çok yardımı oldu.

Mete Tümerkan: Kısa bir avukatlık dönemi sonrasında hakim oldunuz. Sonra neler oldu?
Oktay Feridun
: 4 yıl avukatlık yaptıktan sonra hakim oldum. Lefkoşa, Lefke ve Omorfo hakimi oldum. 1950 yılında evlendim. Zeka Bey’in kızı ile evlendim. Evlendiğimde avukat idim.

Mete Tümerkan: Türk İşleri diye bir de komisyon vardı ve siz de bunun genel sekreterliğini yaptınız. Neydi bu komisyonun görevi?
Oktay Feridun:
Türk İşleri Komisyonu vardı. Zeka Bey Lefkoşa Kaza Mahkemesi Başkanı idi. Aynı zamanda da Türk İşleri Komisyonu başkanı idi. Zeka Bey mahkemesini bitirdiğinde Türk İşleri Komisyonu’nu toplar, konuları görüşmeye başlardı. Zeka Bey ile birlikte Kıbrıs’taki bütün Türk köylerini komisyon olarak gezmiştik.
Muhtarları toplamış, sorunları konuşmuştuk. Yasalarda yapılacak değişiklikleri hazırlamıştık, bunları köylerde köylülerin bilgisine getirdik. Hepsi de değişiklikleri tasvip etti. Tüm kanunları yeniledik. 1948’de rapor hazırladık. Bu raporda Evkaf, Müftülük, Aile Kanunu, Maarif ve Şeriye Mahkemeleri meselelerini inceleyip tavsiyelerimizi yazdık.
İngiliz Vali’ye verdik. İngiliz Doktor Fazıl Küçük’ü sevmezdi. Doktor gazetesinde İngiliz’e karşı çok sert muhalefet yapardı.

Mete Tümerkan: Kıbrıs Cumhuriyeti kurulunca ne oldu?
Oktay Feridun:
İngiliz idaresi 16 Ağustos 1960’ta bitti. 1960’tan 21 Aralık 1963’e kadar Kıbrıs Cumhuriyeti devam etti. Ben o dönemde yani 1963 olaylarından sonra Dr. Küçük’ün yanında yer alıyordum. Dr. Küçük’ün etrafında küçük bir nüve vardı, ben orada adli işlerden sorumlu savcı olarak Dr. Küçük’e yardımcı oluyordum. Genel Komite üyesiydim. 1960-63 arasında ise ben Türklerin Başsavcısı idim. Biri Türk, biri Rum iki Başsavcı vardı. Ben Türklerin, Davranidis de Rumların Başsavcısı idi. Rum Başsavcı Kıbrıs Cumhuriyeti Başsavcısı ve ben de yardımcısı idim.

Mete Tümerkan: Olaylar başladığında siz ne yaptınız… EOKA İngiliz’e karşı harekete geçtiğinde 1955 yılında siz hakim olarak zor günler geçirdiniz mi?
Oktay Feridun:
İngiliz’e karşı ayaklanan Rumları yargılarken İngiliz bana bir tabanca vermişti. Belimde tabanca ile davalara bakardım. Mahkemede Bulli’yi ve Başhakim’i Rumlar vurduktan sonra İngiliz idaresi böyle bir adım atmış, bizlere tabanca vermişti. Cebimde tabanca ile otururdum. Bir gün canıma tak dedi. Başhakimin karşısına gittim ve ona “Ben Türküm, karşıma gelenler hep Rumlar… Niçin bu davalara Rum hakimleri koymasınız?” dedim. Bana “15 gün bekle” dedi. 15 gün sonra özel mahkemeleri başlattılar. Ve İngilizler bakmaya başladı. Hatta o mahkemelerin Başhakimi’ni EOKA vurdu. Ama öldüremedi onu. O günler çok gergin günlerdi.

Mete Tümerkan: O gergin günlerde sizin TMT ile bir ilginiz oldu mu?
Oktay Feridun:
Oldu tabii ki… TMT’nin Başkanları geldikleri zaman bizim eniştemiz Ali Vasıf Bey vardı. İş Bankası’nda Müdür Muavini idi. Riza Vuruşkan ve yardımcısı ilk geldiklerinde Ali Bey’in evinde misafir olmuşlardı. Onları ilk tanıyanlar bizdik. Ben askeri başsavcılık da yaptım.

Yarın: Ercüment Yavuzalp Mehmet Zeka Bey’e hakaret etti

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam