03 Aralık 2016

Ne olacak şimdi?

Haber İçi Üst

Demokrasinin gereği olan seçimler geçti, şimdi ise yine demokrasinin gereği olarak hükümetin kurulması gerek. Çıkan sonuç tek başına bir iktidar getirmediği için doğal olarak bir koalisyon hükümetinin kurulması gerekecek. Milletvekili dağılımına baktığımızda çok fazla alternatifin olduğu söylenemez. Mevcut olasılıklar içerisinden CTP-BG ile DP-UG hükümetinin kurulması en yakın olasılık olarak gözükmektedir. Bu hükümet senaryosunun üç önemli sorunu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi UBP’den kopup gelen milletvekillerinin böyle bir hükümette yer almak isteyip istemeyecekleri, yer almak istemeleri durumunda bakanlık paylaşımında nasıl bir pazarlık yapacaklarıdır. İkinci sorun ise CTP-BG ile bakanlıkların paylaşımı ve her iki partinin kendi programlarını terk edip ortak bir koalisyon programı oluşturabilmeleri konusunda yaşanacaktır. Böyle bir hükümetin karşılaşacağı üçüncü önemli sorun ise Türkiye ile ilişkilerin nasıl yürütüleceği konusudur. Çünkü Türkiye hükümetinin yürürlüğe koyduğu ekonomik program daha önce CTP, sonra UBP hükümetini iktidardan götürdü şimdi ise yeni kurulacak hükümeti risk altına sokmaktadır.
Bilindiği üzere Türkiye hükümetinin ileri gelen bazı yetkilileri güvensizlik oylaması ile düşürülen UBP hükümetine ve özellikle başbakanı olan Sayın İrsen Küçük’e açık destek vermişlerdi. Doğal olarak bu seçim sonuçları İrsen Küçük ve hükümetini sıkıntıya soktuğu kadar, ona destek veren Türkiye hükümeti yetkililerini de sıkıntıya sokmuştur. Hele ki Küçük’ün bir önceki hükümetin başbakanı ve parti başkanı iken milletvekili bile seçilememesi kendisine açık destek veren Türkiye hükümeti yetkilileri için bir şok olmuş olmalıdır. Bazı vatandaşlar bu şokun, Küçük’e destek verenlerin, hissi davranmalarına yol açıp kurulacak hükümete karşı bir tepkiye dönüşeceğine inanmaktadır. Ben şahsen demokrasinin içinden çıkan sonuçlara herkesin saygı göstereceği kanaatindeyim. Ancak siyaset tarihinde örneğine nadir hatta hiç rastlanmayan böyle bir durum karşısında bir süre devlet ciddiyetinden uzak, bazı hissi tavırlar da sergilenebilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun böyle bir hükümetin kuruluşunu planladığını düşünenler, sırf Sayın Eroğlu’na muhalefet olsun diye böyle bir tutum sergileyebilirler. Böyle bir tutum sergilemeleri durumunda bundan kurulacak yeni hükümetle birlikte KKTC halkının da olumsuz etkileneceğinden şüphe yoktur.
Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti siyasileri halkın sıkıntı ve taleplerini göz ardı ederek bir takım dayatmalara devam etmeye kalkışırlarsa, bunun uzun vadede çok daha büyük sıkıntılara sebep olacağı kesindir. Bir kere Türkiye hükümetlerinin milli politikaya aykırı davranmadıkları müddetçe KKTC’de halkın istemediği kişi ya da projelere destek vermesi, toplum katında Türkiye’ye olan güven ve bağlılığı zayıflatmaktadır. Bu ise garantör ülke olarak Türkiye’nin ada üzerindeki meşru haklarını savunma zeminini tahrip ederek uluslararası arenada Türkiye’nin garantör ülke olarak ada üzerindeki meşru varlığını sorgular hale getirmektedir. Dolayısıyla da Türkiye hükümeti yetkilileri bunu göz önünde bulundurmaları gerekir. KKTC halkı eğitim düzeyi yüksek bir halktır ve bilimsel verilere uygun ekonomik ya da sosyal projenin hazırlanması durumunda, buna karşı çıkmayacağı kanaatindeyim. Yeter ki bu projeyi yürürlüğe koyacak olan siyasi irade bu güveni verebilsin.
Tabii ki buradaki parti ve hükümetler de, Türkiye’nin desteği olmadan, ne siyasi ne de ekonomik olarak varlıklarını sürdüremeyeceklerini bilmeleri gerekir. Çünkü Türkiye hükümetleri ile her ne kadar sıkıntı yaşanırsa yaşansın, bu sıkıntı Kıbrıs Türk halkını hiçe saymaya çalışan Güney yönetimi, verdikleri sözleri tutmayan Avrupa Birliği yetkilileri ve buna göz yuman hatta sebep olan Birleşmiş Milletler yetkililerinin yaşattığı sıkıntı boyutuna ulaşamaz. Çünkü mevcut şartlarda Güney yönetimi Kıbrıslı Türkler ile birlikte adil bir paylaşımı esas alan çözüm iradesi ortaya koymak arzusunda olmadığı gibi AB yetkilileri de bunun olması için yeterli bir gayret içinde değildir. Birleşmiş Milletler ise Kıbrıs Türk halkına self determinasyon (kendi kaderini tayin etme hakkı) tanımadığı gibi KKTC’nin tanınması yönünde de bir irade ortaya koymamaktadır. Sonuç olarak hem Güney yönetimi, hem AB yetkililer hem de BM yetkililerinin Kıbrıs Türk halkı üzerindeki baskıcı politikaları bazı Türkiye hükümetleri yetkililerinin kurmaya çalıştığı baskıdan kat kat fazladır. Dolayısıyla hem KKTC hem de TC siyasi aktörlerinin bu gerçeği gözden kaçırmamaları gerekir.
İkinci hükümet alternatifi ise CTP-BG ile UBP koalisyonudur ki, bu seçeneğin özellikle Türkiye kanadından bazı kişiler tarafından dayatılmaya çalışıldığı iddia edilmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun hükümet üzerindeki etkisini zayıflatmak için bu seçeneğin tercih edileceği iddia edilmektedir. Ancak bu seçenek çok uzak ve zor seçenek olarak gözükmekle birlikte olasılık dışı değildir. Ancak böyle bir hükümetin kurulmasının sağ-sol konseptlerinin yıkılarak KKTC siyasi yapısının çökmesine yol açacağı iddia edilmektedir.
Böyle bir koalisyonu farklı bir açıdan değerlendirenler, aslında KKTC’de sol ve sağ konseptlerinin sanal olduğu, dolayısıyla da böyle bir koalisyonun oluşmasının bu sanallığı kaldırıp siyasetin daha gerçekçi değerler üzerine kurulmasını sağlayacağı ileri sürülmektedir. CTP’nin sanal solculukla itham edilmesi ise Kıbrıs milliyetçiliği gibi, evrensel solun siyasi ruhuna uymayan söylemlerine dayandırılmaktadır. UBP’nin sanal sağcılığı ise partizanlık ve Türkiye ile entegre merkezli söylemlerine bağlanmaktadırlar. Doğal olarak bir CTP-UBP koalisyonunun oluşması, her iki partinin siyasi söylem ve misyonlarının sorgulanmasını sağlayarak daha gerçekçi politikalara yönelmelerini yol açacağı düşünülmektedir. Ancak UBP içindeki başkanlık krizi sebebiyle şu anda böyle bir koalisyon oluşması zayıf bir ihtimal olarak gözükmemektedir.
UBP’nin yeni kurultay süreci eskisini aratmayacak gibi gözükmektedir. Çünkü İrsen Küçük’ün tasfiyesinden sonra ya UBP’nin iyice küçültülmesi sağlanıp DP-UG’nin sağın yeni lideri olması sağlanacak, ya da UBP içinde yapılacak bir operasyonla UBP’nin tekrar güçlenmesi sağlanacaktır. Tabii ki bu süreçte de Eroğlu belirleyici güç olmaya çalışacaktır. Ancak İrsen Küçük’ün UBP’nin başına kendine yakın bir ismi getirmeye çalışacağından da şüphe yoktur. Tabii ki UBP’nin başına Eroğlu’na yakın bir ismin geçmesi durumunda, UBP’den ayrılan milletvekillerinin DP-UG’lerden kopup tekrar geri dönmelerinin yolu açılacaktır. Bu durumda da UBP içindeki rekabetin daha da kızışması kaçınılmaz bir hal alacaktır. Doğal olarak öyle gözüküyor ki Eroğlu-İrsen mücadelesi hem UBP hem de genel siyasetimizi uzun bir süre daha meşgul edecektir. Bu durum üçüncü bir ihtimal olarak gözüken DP-UG ile UBP koalisyonunun imkansız hale getirmektedir. Sayın Serdar Denktaş’ın gündeme getirdiği tüm partilerin katılımını içeren ütopik hükümet modelini bir iyi niyet göstergesi olarak kabul etsek de şu anda olasılık dışı olarak gözükmektedir.
Tabii ki CTP’nin de ertelenen kurultayının sonuçları siyasi yapımızla ilgili farklı bir belirsizlik yaratmaktadır. Ancak CTP’nin hem Lefkoşa Belediyesi seçimi hem de genel seçimlerdeki başarısı, Sayın Yorgancıoğlu’nun koltuğunu sağlamlaştırmıştır. Ancak genel seçimlerde birinci sıradan çıkamaması, bazı kişilerin kafasında bir takım soru işaretlerinin oluşmasına yol açsa da bunun Yorgancıoğlu’nun durumunu etkileyeceği kanaatindeyim.
Tabii ki Sayın Kaşif ve arkadaşlarının DP-UG içinde kalmaları durumunda ileride liderlik konusunda Serdar Denktaş’a rakip olup olmayacakları da ayrı bir soru ve sorun olarak önümüzde durmaktadır. Sonuç olarak, siyasi yapımızın bu aralar çok dinamik ve hareketli olması sebebiyle ne olacağını kestirmenin oldukça güç olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak demokrasilerde çareler tükenmez söyleminden hareketle, umutsuz olmak yerine süreci takip edip fikir ve eleştirilerimizle sürecin halka hizmet yönünde ilerlemesini sağlamaya gayret etmemiz gerekmektedir.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam