07 Aralık 2016

Mısır’da askeri darbe

Haber İçi Üst

Mısır’daki askeri darbe, yeni bir tartışma yarattı. Kimilerine göre bu darbe demokrasinin gereği kimilerine göre ise bazı uluslararası güçlerin menfaatlerinin gereği olarak oynanan bir oyundur. Mısır 50 yıldan fazla bir süredir askeri bir rejim ile yönetilmekteydi ve sivil bir hareketten sonra son askeri lider Hüsnü Mübarek iktidardan götürüldü ve yapılan ilk seçimlerde Muhammed Mursi büyük bir destek ile Mısır’ın ilk sivil cumhurbaşkanı seçildi. Öyle gözüküyor ki askeri kanat aradan iki yıl geçmeden sivil bir halk ayaklanmasını organize ederek ya da organize edilmesine çanak tutarak iki yıl önceki sivil hareketin rövanşını aldı. Bu sivil hareketin başlama sebeplerinden birisi şüphesiz devrik askeri lider olan Hüsnü Mübarek’in yargı sürecini etkilemektir. Türkiye’de de Gezi Parkı olayları ile 28 Şubat askeri müdahalesinin faillerinin yargılanması sürecinin başlaması arasında çok yakın bir bağ vardır.
Hukuk, demokrasi ve şeffaflığın sistemleştiği ülkelerde siyasetin ekonomi ve bireysel hak ve hürriyetler üzerinde fazla etkisi olmadığı için, siyasal iktidarların değişimi büyük toplumsal krizlere yol açmaz. Yolsuzluk ve haksız paylaşım üzerine kurulu sistemlerde ise bunun aksine her iktidar değişimi yeni bir krizin doğuşu demektir. Mısır’daki askeri darbe zeminini yaratan bu yapıdır. Çünkü Mısır’da devrik lider Muhammed Mursi yıllarca baskı altında bırakılmış hatta yasaklanmış, birçok üyesi hapsedilmiş hatta öldürülmüş bir hareketten içinden gelmiştir. Mursi de bu sebeple hapis yatanlardan birisidir. Bu tür dışlama yaşamış insanlar iktidara geldiklerinde doğal olarak geçmişin etkisi altında sistemden dışlanmış olan insanlara ayrıcalıklar tanıyarak geçmişin yaralarını sarmaya çalışırlar. İlk başlarda buna fazla tepki gösterilmese de daha sonraları bu durum sistemleşince doğal olarak yeni mağdurlar yaratır ve karşı hareketler ortaya çıkar. Türkiye’nin de yaşadığı sorunlardan bir tanesi budur. Gezi Parkı ve Tahrir Meydanlarını dolduran insanların bir kısmının esas şikâyetleri bu tür uygulamaların yarattığı mağduriyetlerden kaynaklanmaktadır. Tabii ki eskiden devlet imkânlarını adaletsiz ve haksız olarak kullanan ve iktidardan giden güçler, böyle bir sistemden geldikleri için bu tür toplumsan hareketleri güç kazanmak için bir fırsata dönüştürerek, masum başlayan eylemleri toplumsal bir krize dönüştürerek tekrar güç kazanmaya çalışırlar. Bu çevrelerin yarattığı psikolojinin etkisi altında kalan birçok insan askeri darbeleri hoş görmeye başlarlar.
Mısır’daki askeri darbeyi destekleyenlerin ileri sürdükleri gerekçelerden bir tanesi, Mursi’nin demokratik katılımcılığa önem vermediği iddiasıdır. Bu kısmen doğrudur; ancak belirttiğim gibi yıllarca sistemden dışlanmış insanların makul adil bir duygu ve düşünce ile davranmaları zaten beklenemezdi. Dolayısıyla da Mısır halkına ve Mursi taraftarlarına daha uzun bir süre tanınması gerekirdi. Eğer Mursi taraftarları kendilerinden olmayanları, daha önce kendilerine yapıldığı gibi sistemden dışlayıp baskı altına almayı sistemleştirmek gibi bir gayrete girmeleri durumunda, buna karşı daha radikal bir mücadele verilmesi kaçınılmaz bir hal alabilir. Ancak bu bile askeri bir darbenin gerekçesi olamazdı. Ayrıca Muhammed Mursi’nin katılımcılığa önem vermediğini iddia edenler, kendileri katılımcılığa ne kadar önem verdiklerinin sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Bilindiği üzere iktidar partileri demokratik bir açılım yapmak istediğinde muhalifler, iktidarın siyasi bir kazanç sağlamaması için bu açılımı provoke ederler. Türkiye’de anayasanın değiştirilememesi ve Kürt sorununun hukuk devleti anlayışı içinde çözülememesinin önemli sebeplerinden birisi budur. Bu yüzden de Mısır’da olduğu gibi Türkiye’de de köklü bir değişim yapmak oldukça güçtür.
Mursi’ye karşı çıkanların ileri sürdükleri ikinci gerekçe ise onun dindar kimliğidir. Bu gerekçeye dayalı olarak da Mısır’ı dindar bir dönüşüme uğratacağı ve demokrasiyi ortadan kaldıracağı ileri sürülmektedir. Halbuki İslam inancı halkın iradesine dayalı yönetimi yani demokrasiyi esas alan bir inanç sistemidir. Bilindiği üzere halkın iradesi ile seçilen ilk dört halife İslam aleminde gerçek anlamda meşru liderler olarak kabul edilmektedir. Hz. Ali’den sonra Muaviye’nin halkın iradesini hiçe sayıp krallığı İslam inancı içerisinde kurumsallaştırması, İslam toplumundaki demokratik kültürün zayıflamasına sebep oldu.
İslam alimlerinin genel kabulüne göre İslam inancı belli bir devlet biçimi dayatmaz. Aslında İslam inancı içerisinde İslam devleti diye bir tanımlamanın kabul edilip edilemeyeceği bile tartışmalıdır. Çünkü “devlet” kavramı ya da “İslami devlet” kavramı Kuran-i Kerim’de yer alan kavramlar değildir. Bu kavramlar daha sonraları sosyal ve siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkmış ve çağımızda İran ve Suudi Arabistan gibi devletler bu kavramlar ile tanımlanmaya başlanmıştır. İlginç olan bu her iki devletin de petrol zengini olması ve birbirleri ile olan rekabetlerinin bazen bütün dini ve ahlaki değerleri yıkacak kadar ileri gitmesidir. Yine ilginçtir ki İran’ın bir Şeriat devleti olarak nitelenmesine rağmen Rusya tarafından desteklenmektedir. Yine ilginçtir ki Mısır dindarlaşıyor diye askeri darbeye çanak tutan bazı devlet liderleri ve özellikle ABD’li bazı yetkililer Suudi Arabistan’a destek vermektedirler. Suudi Arabistan yetkilileri ise Mısır’ın dindarlaşmasına karşı çıkıp askeri rejime destek vermektedirler.
İlginç olan bir başka durum ise Mısır gibi Müslüman ve özgürlüklerin olmadığı iddia edilen bir ülkede Hristiyan olan Mansur Sisi’nin Anayasa Mahkemesi Başkanı gibi çok önemli bir makama gelebilmesidir. Yine ilginç olan bir başka durum ise darbe yapan askerlerin onu Cumhurbaşkanlığına atamasıdır. Aslında Mansur Sisi bir yıl önce Meclisin alt komitesini feshederek hükümetin etkin olmasını engellemişti. Bazı basın organları meclisin alt komitesinin feshedilmesini Mursi’ye mal etmeye çalışarak basın adına utanç verici bir tavır sergilediler. Mursi, meclisin alt komiteyi feshetmesi ile darbecilerin gözdesi haline gelmişti. Nitekim Cumhurbaşkanı olduktan sonra ise çoğunluğu Mursi’nin partisinden seçilen Meclisi feshederek geçici başbakan olarak Mursi’ye karşı seçimi kaybetmiş olan Muhammed el-Baradei’yi atayarak demokrasi anlayışının ne kadar halkın iradesinden kopuk olduğunu ispatlamış oldu.
Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) liderlerinin, “yabancı güçlerle iş birliği yapıp, istihbarat toplama ve firar etme” suçlamasıyla yargılanacak olmaları da ayrı bir çelişkidir. Çünkü Mursi’yi yabancılar ile iş birliği yapmakla suçlayanlar, darbe öncesinde ise onu yabancılar ile işbirliği yapmama ve kapalı dindar politikalar izlemekle suçluyorlardı. Ayrıca darbeciler yurt dışına kaçması için kendisi ile pazarlık yaptıkları ve bunu reddettiğini biliyoruz. Bu isteklerini reddetmesi sebebiyle de kendisini yurt dışına kaçmak istemekle yargılamaya karar verdiler. Peki halkın üzerine ateş açma emrini vererek sivil insanların ölümüne sebep olan komutanları kim yargılayacak?
Tüm bu çelişkili ilişkiler sonuç itibari ile inançlardan öte siyasi çıkar ortaklıklarının ulusal ve uluslararası ilişkilerde esas olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum dinin ya da dini inançların tamamen siyasi amaçlı olduğu sonucunu doğurmaz. Çünkü devletlerin ortaya çıkışı doğal olarak dinlerin evrensel ahlaki ilkeler üzerine kurulu yapılarının zayıflamasına ve dinin devletlerin siyasi mücadelesinin bir aracı haline dönüştürülmesine yol açtı. Bugün din ya da inançlar adına yaşanan sorunların esas sebebi budur.
Askeri darbelerin hiçbir zaman demokrasiye katkı sağladığı kanaatinde değilim. Çünkü askeri rejimlerin egemen olduğu tüm ülkeler hem ekonomi hem de temel insan hak ve hürriyetleri açısından dünyanın en geri ülkeleridir. Çünkü askerlik mesleği doğası gereği mutlak itaati gerektirir. Mutlak itaatin olduğu bir ülkede ise insanların düşünce üretmeleri mümkün değildir. Düşünce üretemeyen toplumların ise gelişmesi mümkün değildir. Ayrıca askeri darbeyi yapan kadroların entelektüel ve demokratik kültürlerinin, darbe ile indirilenlerden daha yüksek olması mümkün değildi. Türkiye tecrübesi bize gösterdi ki, demokrasi ve özgürlükleri koruma söylemleri ile darbe yapanlar idam dâhil her türlü baskıcı aracı kullanarak, basın dâhil herkesi hizaya getirmeye çalıştılar. Askeri mantık erler düzeyindeki insanların düşünce sistematiğini tahrip edip tamamen emir komuta zincirinin bir halkası haline getirme esası üzerine kuruludur. Bundan dolayıdır ki en kötü demokrasi rejimi en iyi askeri rejimden daha iyidir denilmiştir. Nitekim Mısır tecrübesinde de görüldüğü üzere, Seçilmiş Cumhurbaşkanı olan ve darbe ile indirilen Muhammed Mursi döneminde muhalifler üzerine silah doğrultulmamıştı. Anacak yönetimi devralan askeri kadro Mursi Muhaliflerini sindirmek için silaha başvurmuş ve şu ana kadar 30’dan fazla insan öldürülmüştür.
Bu yüzden sivil ve demokratik hukuk devleti anlayışı insanca yaşamanın ve gelişmenin olmaz ise olmazlarındandır. Müslümanların sivil, demokratik hukuk devleti esasına dayalı bir devlet anlayışına karşı çıkmaları doğru değildir. Şu da bir gerçek ki her ülke kendi tarihi ve kültürel şartlarına uygun bir devlet sistemi geliştirir. Bu yüzden oluşturulan sistemden daha önemli olan, sistemin farklı grup ile insanların hak ve hürriyetlerini koruyup birlikte yaşama kültürünü sağlayıp sağlayamadığıdır.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil