03 Aralık 2016

Köşklüçiftlik İlkokulu’ndan Şehit Tuncer İlkokulu’na

Haber İçi Üst

Ne tuhaf! Dün gibi hatırlıyorum. Annem “Bir hafta sonra okula başlıyorsun” dediğinde kendimi bir anda büyümüş hissetmiştim. Anımsıyorum da fırsatı bulur bulmaz sokağa fırlamış, mahallenin henüz okula başlamamış çocuklarına esaslı bir hava atmıştım. İşaret parmağımla sokağımızın hemen yanındaki yüksek okul binalarını göstererek “Ben artık büyük okula gideceğim” demiştim.
Okula başladığım gün de bir zafer kazanmış edasındayım. Lacivert gömlek, lacivert kravat ve gri pantolonum altında yepyeni siyah ayakkabımla tam bir bayram çocuğu havasındaydım. Okulun, hatta gideceğim sınıfın öğretmeninin oğlu olmamın verdiği güvenden miydi neydi, sanki de diğer çocuklardan daha rahattım. Galiba öğretmenimin annem olacağını bilmek bana ekstra bir cesaret veriyordu. Şimdi düşünüyorum da sonradan sırf bu nedenle başıma gelecekleri o gün bilebilsem, her halde okul avlusunda en çok ağlayan çocuğu eşlik eder hatta onun ağlama rekorunu bile kırardım.
Sakın abarttığımı sanmayın, bir örnek vereyim bana inanmanız için. İkinci senenin başında beni ikinci sınıf yerine tekrar birinci sınıfa koydular. Oysa ben diğer arkadaşlarıma alışmış onlarla uyum içine girmiştim. Meğer yaşım tutmadığından annem beni bir sene misafir öğrenci olarak okutmuş birinci sınıfta. Normalde, o yıl birinci sınıf olmam gerekiyormuş. Bunu bana anlatmaya çalıştılar ama ben kabullenemedim. “Ben sınıfta kalmadım hesabı da okumayı da çözdüm, neden birinci sınıfta kalayım ki” diyerek kıyameti kopardım. Allahtan otoriter Müdür Balman Bey (Allah rahmet eylesin) isyan halindeki çocukluğumu karşısına alıp bir teklifte bulundu. Beni bir sınava tabi tutacaktı. Başarırsam direk ikinci sınıfa kayıt edecekti. Ama sınavını geçemezsem tekrar birinci sınıfı okuyacaktım. Uzatmayalım o sınavı başarıyla geçtim ki Müdür Bey anneme “Yazık olur çocuğa” dedi ve kendi ilkelerini belki de ilk kez çiğneyip beni ikinci sınıfa kayıt ettirdi. Sanırım onun bu davranışı beni depresyona girmekten kurtardı. Zira bugün gibi hatırlıyorum, yedi yaşında bir çocuk olarak tersi olsa tüm okul sevgimi kaybedecektim.
Balman müdürümüz çok otoriter disiplinli ve bir ilke adamıydı. Belki de bundan olacak altı yıllık ilkokul hayatımız boyunca, kendi ilkesini benim yüzümden çiğnediğinden, sonradan diyetini bana ödetti. Okuldaki her vukuattan beni ve diğer öğretmen çocuğu Ali Fikri (Katipoğlu)’yi sorumlu tuttu. Bu nedenle de çoğu zaman masumken bile cezalandırıldım. Ama yine de Balman müdüre hiç kızmadım. Hatta hep kahramanım olarak gördüm. Onun “Kara Kaplı Defteri’ne” suçlu olarak yazılmaktansa, verdiği seçim şansını kullanarak, boy boy çilpilerinden birini seçerek dayağını yemeyi tercih ettim.
Benim ilkokul yıllarımda öğleden sonrada mesai vardı. Cumartesi sabahları da okula giderdik. Sanırım uzun mesaiye dayanmamız yanı sıra, mücadele yıllarının getirdiği yokluktan dolayı iyi beslenemeyen çocukların gelişmesine katkı koymak amacıyla sabah ilk ders süt ve tereyağlı ekmek dağıtılırdı. İddia ederim ki hayatımda hiçbir zaman o günlerde yediğim tereyağlı ekmeğin ve içtiğim sütün tadını başka bir ortamda bulamadım.
Ya şu mücahit elbiseleri ile 23 Nisan törenlerine katılmak! Nasıl bir prestijdi bizim için. Rekabet içinde bulunduğumuz Atatürk İlkokulu’nun mehter takımı ile sataşır çekişirdik tatlı tatlı. Onlar bize “tetiksiz tüfek taşıyıcıları” derken bizde onlara “Gap telinden bıyıklı mehteranlar” derdik şaka yollu karşılıklı kıskançlıkla…
Müthiş bir ortam yaratılmıştı okulda. Tatil sevmiyorduk sanki. Ne sınıftı o sınıf. Nerdeyse tamamı toplumun önde gelen kişileri olmuş insanların o zamanki çocuk halleri gözümün önüne geldi geçen gün. Ve yüzümde dalgın bir gülümseme oluştu. Sanatçılar, öğretmenler, bakanlar, parti başkanları, müsteşarlar, müdürler, banka genel müdürleri, rektörler, mimar mühendisler, yargıçlar, avukatlar, iş insanları ve doktorlar çıkarmış bizim sınıf. Meğer ne kadar iddialı hazırlanmışız hayata?
İşte bu duygularla katıldım Cuma akşamki “Şht. TUNCER İLKOKULU DÜNDEN BUGÜNE SÖNMEYEN MEŞALE –Tarihi Birlikte Yaşayalım” etkinliğine… Daha içeri adımımı attığım anda çocukluğumda bana kocaman görünen binanın günümüzde çevreye yapılan apartmanlar arasında hiçte öyle kalmadığını gözledim. Bir de üç jenerasyondan insanın el ele davete icabet ettiğini fark ettim. İnsanlar sanki vefa duygularını dillendirmek ister gibi çocuklarını torunlarını almış gelmişlerdi. Sanki yıllar önce kaybolan ibadet ocaklarını yeniden bulmuş gibi gönüllerince koşmuşlardı davete.

Hatıralar anlatıldı dostlar tarafından birbirine. Bir öğretmen sitem etti: “Artık sizin çocuklar yok bu okulda” diye. Her kes etrafına baktı. Evet haklıydı. Ancak kimse sormaya cesaret edemedi “Neden?” diye… Çünkü neden malumdu. Kafalar yere eğildi. Konuşulan konu değiştirildi…
Bu gece ne amaçla düzenlenmişti? Okul müdürü Güven Varoğlu konuşmasında vurguladı. Güzide okulun öğrenci sayısı her geçen gün azalıyordu. Köşklüçiftlik halkı eskisi gibi çocuklarını bu okula göndermiyordu. Halka bu okulun varlığını hatırlatmak, hükümete de başta kendi okulları olmak üzere tüm devlet okullarının önemini anımsatmak, alakanın artırılmasını istemek için bu etkinliği yapmışlardı.
Peki ama okul eski günlerini geri kazanabilecek mi? Düzenlenen etkinlik bu uğurda bir ivme kazandıracak mı? Bunu Allah bilir. Umarım konuşması sırasında “Son on sekiz yıldır bu okula komşuyum ve her sabah TÜRKÜM DOĞRUYUM ANDI eşliğinde dünyanın en güzel kahvaltısını yapmaktan çok haz duyuyorum” diyen Başbakan İrsen Küçük Bey mesajı almış, bu nezih komşusunu gün ve gün kaybetmekte olduğunu anlamıştır. Anlamıştır ve pazartesi günü okulun kurtarılması için gerekli talimatı vermiştir.
Çok güzel bir geceydi. Yıllardır birbirini görmeyenler karşılaşıp kucaklaştı. Sevgi sel oldu aktı. Vefa plaketlere dönüştü.
Çok da uzatmayım. Şiir köşemde, etkinliğin başında okunan bu özel geceye mahsus Sayın Nursal Vahip tarafından yazılmış şiirle yazımı sonlandırıyorum. Bir tohum atıldı yeniden, yeşermesini takip edelim. Onun çınara dönüşmesini sağlamak hepimizin görevi olacaktır.

Ve Şiir…

Bir mayıs akşamı Tuncer’in deyişidir…

Çocuklarım, çocuklarım…
Hoş geldiniz hoş geldiniz
Kızlarım, oğullarım
Hoş geldiniz.

Nasıl da özlemişim sizleri…
Hepinizi bilirim tek tek
Kalem tutuşunuzu
İlk okuduğunuz anı
Bilgiye susamışlığınızı bilirim
Yedi yaşın ürkekliğini
Annenizin elinde şu kapıdan ilk girişinizi
Bilirim…

Bahçenin her karesinde
Sizin adımlarınız
Anılarınız vardır…

Yaşamı farklı boyutlarda ilk duyumsadığınız
Ana kucağından ilk ayrılışınız, gözyaşlarınız…

Şurası ilk kavganız;
İlk arkadaşlığınız,
Arkadaşlarınız…
İlk sevgileriniz…

Şurada düşmüştün işte
Dizinin kanaması dünyanı sarsmıştı hatırlar mısın?

* * *

Hoş geldiniz
Kucağım yüreğim kadar açık…
Neler gördü bu gözlerim
Savaş yıllarını ve yoksunluğu;
Üç derslikli bir yapı nasıl ışıklarını insanına tutar,
Nasıl aydınlatır;
Eğitime sonuna kadar inanan eğitimcilerim…
Neler gördü gözlerim
Hala koridorlarımda
Kuş sesleriniz cıvıldaşır
Çocuk kahkahaları ışıtır beni…

Sınıflarımda; Havva öğretmenin,
Fatma öğretmenin, Hasan öğretmenlerin sesleri fısıldar bilimi;
Kemal müdürüm yarım asır önce okulu açar,
Her tuğlam her taşım sevgidir benim…
Bilirim kaç coğrafya, kaç okyanus dolaştınız.

Hoş geldiniz,
Evin temeli gibi, hiç yerini tutar mı ilk bilginin, ilk eğitimin
Herhangi bir şey?

Bir göreyim; gözümde yedi yaşın ilk halleriniz;
Göreyim, kitaba bilime ama en çok İNSANA saygıyı
Verebildim mi size…
İNANCI; aydınlığa, eşitliğe, kardeşliğe inancı
Verebildim mi size?

O eşsiz merakınız
Sorgular mı, sorar mı hala
Önünüze kotarılan her şeyi?

* * *

Yarım asırdır;
Her sabah saat 08.00’de bu yuvada ziller çalar.
Her sabah bu ülkenin güzel çocukları “doğruyum, çalışkanım”
diye seslenir.
Her sabah öğretmenlerim ışıklarını
Bu ülkenin geleceğine tutar…

Hoş geldiniz;
Unuttuğunuzu sandığınız
Çocuk sevinçleriyle geldiniz…
Hoş geldiniz.
Burada olmayanlar da düşer ya aklınıza biliyorum…
Bir buruk gülümseyiş dudaklarınızda…
Biraz da onlarsınız bu gece…
Hoş geldiniz çocuklarım
Hoş geldiniz…

Nursal Vahip -2013

Anlayamadıklarım
Bir Mayıs’ta Taksim’e girmeye çalışan işçilere, Gaziantep’te aldığı bilete rağmen sahaya giremeyen Galatasaray seyircisine, biber gazı ile saldırıp orantısız güç uygulayan bir polis zihniyetine sahip devlete olimpiyat düzenleme hakkı verilir mi ? Verilmez mi? Bu hafta da bunu anlamadım…

 

 

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam