03 Aralık 2016

Köken: Jetler gelmeseydi Erenköy’de ölecektik

Köken: Jetler gelmeseydi Erenköy’de ölecektik
Haber İçi Üst

KIBRIS’TA YAŞANANLARA SEYİRCİ KALAMAZDIK…
1963 yılı sonlarında Rumlar Türklere karşı saldırıya geçince Türkiye’de yüksek öğrenim gören biz Kıbrıslı öğreniciler çok etkilemiştik. Nasıl etkilenmezdik ki! Doğup büyüdüğümüz bu topraklarda, analarımız, babalarımız, kardeşlerimiz, tüm akraba ve dostlarımız zor günler geçiriyorlardı. Buna seyirci kalamazdık, bu nedenle Kıbrıs’a gitmenin yollarını arıyorduk. Fırsat yaratılınca da Erenköy’e çıktık.
ERENKÖY’DE ÖLEBİLİRDİK…
Bakanlar Kurulu, uçakların bombalamaya başlamasından ancak 4 saat sonra bu kararı alabildi. Kıbrıs Türklerinin en gözde üniversiteli gençlerinin imhası da böylece önlenmiş oldu. Eğer Türk Genel Kurmayı bu inisiyatifi kullanmamış ve buradaki gençlerin imhasını önlenmemiş olsaydı, bu hem Kıbrıs Türkleri için telafisi mümkün olmayacak derin yaralar açacak, hem de zamanın Türk Hükümeti bunun hesabını veremeyecekti
KIBRISLI TÜRKLERE KATLİAM YAPILMAK İSTENDİ…
İnsan tanımadığı sivil bir insanı kalleşçe nasıl öldürmek isteyebilir! Asker savaşır, ya ölür, ya öldürür bu onun görevidir. Ancak sırf Türk oldukları için silahsız sivil insanları haince tuzağa düşürüp yok etmeye çalışmak nedir? Bu Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılmak istenen bir katliamdı

Havadis-ÖZEL
Rüstem Köken, 1942 Beyarmudu doğumlu. Ankara’da yaşıyor. Rüstem Köken Havadis’in sorularını yanıtladı. Kendisi “64 Kuşağı Bir Kıbrıslının Anıları” kitabını yazdı. Kitabında 64 kuşağı bir kişi olarak yaşadıklarını anlattı. Çiftçi bir ailenin 7’nci çocuğu olarak dünyaya gelen Köken ile 64 ve 68 olaylarını konuştuk. Köken, 1979 yılında Kıbrıs’a döndü ancak buradaki koşullar onu kısa zamanda geri dönmeye itti.
Havadis: Anılarınızı yazmaya nasıl karar verdiniz?
Rüstem Köken: Kitap yazmanın hayatımda yapabileceğim en son şey olduğunu düşünüyordum. Ancak uzun yıllar yurt dışında çalışmak zorunda kalınca, kendime böyle bir uğraş buldum. Çalışmak zorunda olduğum ülkeler de Libya ve Suudi Arabistan olunca işten arta kalan zamanda, insanın yapabileceği pek bir şey olmuyor. Bu nedenle uzun Libya gecelerinde kendimi meşgul edecek bir şeyler arıyordum. Sonra küçük kardeşim Yüksel’in Libya’ya gelmezden önce bana söyledikleri aklıma geldi. “Eğer oralarda sıkılırsan Kıbrıs’taki askerlik anılarını yaz, hem geçmiş olayların bir değerlendirmesi, hem de geleceğe ışık tutması açısından yararlı olur” demişti.
Böylece anılarımı yazmaya karar verdim. Ancak bu yazdıklarımı yayınlamayı ilk başlarda düşünmedim. Libya dönüşü bunları bir çekmeceye atarak unuttum. 2000’li yılların başında ülke ekonomik krize girince boş oturmaktan canım sıkılmıştı. Sonra Libya’da yazdıklarım aklıma geldi, bunları sakladığım çekmeceden alarak yazmaya devam ettim. Ancak bunu sırf askerlik anıları ile sınırlı tutmayı doğru bulmadım. Tüm hayatımın ve deneyimlerimin ilgi çekeceğini düşünerek, anılarıma çocukluğumun geçtiği köyden başladım, lise ve üniversite yıllarını, Erenköy’de geçen savaş günlerini, yurt dışı gezileri ile iş hayatını olduğu gibi yansıtmaya çalıştım. En sonunda baktım ki ilgi çekici bir anı kitabı olmuş. Böylece yayılamaya karar verdim.

Havadis: Kitabınızın ismi neden 64 kuşağı?
Rüstem Köken:
64 kuşağı Kıbrıslılar, hayatlarını ve geleceklerini riske atarak vatanlarını savunmak için gizlice Kıbrıs’a çıkanların kuşağıdır. Bizim kuşağın gençleri, insan gibi bir yaşamı ülkelerinde tesis etmek için uğraş vermiş, ülke sorunlarının çözümü için kafa yormuş ve bu uğurda bedel ödemişlerdir. Bu nedenle kitabımın ismini  “64 Kuşağı Bir Kıbrıslının Anıları” koydum.

Havadis: Çocukluğunuz nasıl geçti?
Rüstem Köken:
Köyde doğa ile iç içe; hayvanlar, kuşlar, böceklerle haşır neşir güzel bir çocukluk yaşadım.  Evin kedisi, köpeği ile oynar ata, eşeğe biner bağda bahçede dolaşırdık. Sabah kuş sesleri ile uyanmak, tarlada çalışıp yorulduktan sonra bir alıcın gölgesinde yoğurtlu pilav yemek, kavurucu sıcaklarda kuyudan yeni çıkan buz gibi su içmek, kırlarda lale nergis toplamak şimdiki çocukların tadamadığı bir mutluluktu. Apartmanlarda yetişen şimdiki çocukların bizim kadar şanslı olduğunu düşünmüyorum.

Havadis: Mağusa Namık Kemal Lisesi’ndeki anılarınızdan kısaca bahseder misiniz?
Rüstem Köken:
Okulun arka tarafında bir Rum kadını olan Dina’nın portakal bahçesi vardı. Portakal ağaçlarının yeşil dalları arasından fışkırmış binlerce sarı portakal, satış için paketlenmek üzere bahçenin ortasına bir dağ gibi yığılırdı. Bazen tel çiti aralayıp bu bahçeden portakal kestiğimiz olurdu.  Dina, bahçesinden portakal koparan bu çocukları sopası ile kovalardı.  Ancak o yaşlarda, keçi gibi çevik olan çocuklara yetişmesi mümkün değildi.
Lise sona geldiğimizde, arkadaşlarla karar almıştık, her hafta sonu birimizin köyüne gidecek, o köyü tanıyacaktık. Nasılsa lise bittikten sonra her birimiz bir tarafa dağılacak belki de hayat boyu birbirimizi göremeyecektik. Karar aldığımız gibi de yaptık. Her hafta sonu köyüne gittiğimiz arkadaşın ailesi bizi misafir ediyor, yenilip içildikten sonra da köyü dolaşıyor ve eğleniyorduk. Akşam da köyde, bize ayrılan odada, yer yataklarına yatıp, gece geç vakitlere kadar söyleşir, ileriye dönük hayallerimizi paylaşırdık. Pazartesi sabahı tekrar okula dönerken, bu yaşadığımız coşku ve güzel anıların bir daha geri gelmeyeceğini biliyorduk. Liseden mezun olurken (1960 yılı), 10 yıl sonra 19 Mayıs 1970 günü Lefkoşa’da Sarayönü’nde,  sınıf arkadaşları olarak buluşmaya karar vererek vedalaştık. Ancak bu randevumuz,  hiçbir zaman gerçekleşemedi. Belli ki hayatın akışı içinde her birimiz bir başka ülkede hayat mücadelesine atılmış, kalabalıklar arasında kaybolup gitmişiz…
Havadis: İstanbul’da unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?
Rüstem Köken:
Bununla ilgili kitabımdan bir alıntı yapacağım.
“İstanbul’da güzel bir sonbahar günü arkadaşım Adnan’la Taksim Parkı’nda yürüyüşe çıkmıştık. O zamanlar, içinde otel ve diğer yapılar olmayan taksim parkı Harbiye’ye kadar uzanıyordu. Ulu ağaçların dalları arasından süzülen ışık huzmeleri toprağa düşen sarı yapraklara yansıyor, parkı bir renk ve ışık cümbüşüne büründürüyordu. Yeni biçilmiş çimen kokusunun yerini kurumuş sarı yapraklar almıştı. Görkemli çınar ağaçlarının altındaki bir ahşap banka oturup, etrafı seyretmeye başladık. Çınar ağaçlarının turuncuya çalan yaprakları rüzgârda uçuşurken, güneş, bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyordu. El ele tutuşup parkta dolaşan genç çiftler sonbaharın melankolik havasında sarhoş gibiydiler. Az ileride, giysilerinden fakir olduğu anlaşılan bir çocuk parkın caddeye bakan duvarına oturmuş elindeki simidi iştahla yiyor; yanına yaklaşan bir serçe ise, ürkek sıçrayışlarla yere dökülen simit kırıntılarını gagası ile toplarken, kafasını da ani hareketlerle bir o yana bir bu yana çevirerek bir tehlike var mı diye etrafı kolluyordu. Parkın ortalarına doğru yere çömelmiş birkaç kişinin etrafında bir kalabalık göze çarpıyordu. Bu insanların oraya niye toplandıklarını merak etmeye başlamıştık. Bunu anlamak için oturduğumuz yerden kalkıp kalabalığın yanına gittik. Külhanbeyi kılıklı iki kişi yere çömelmiş, birinin elinde, biri karo papazı olmak üzere üç adet iskambil kâğıdı vardı. Ellerine aldığı iskambil kâğıtlarını yüzü aşağıya bakar şekilde el çabukluğu ile yer değiştirerek yere bırakıyor, karo papazının hangisi olduğunu bulana para vereceğini söylüyordu.  Ayakta duran kalabalıktan birisi çıkıp karo papazı olduğunu iddia ettiği kâğıda 10 TL bastırdı ve kazandı. İkinci sefer aynı adam yine karo papazı olduğunu iddia ettiği kâğıda 10 TL bastırdı ve yine kazandı. Üçüncü seferde, kâğıdı el çabukluğu ile yere bırakan adam; sen bu işi iyi biliyorsun seninle oynamam deyip kâğıda para basan adamın parasını geri verdi.  Kâğıda para koyan adam etrafına şöyle bir bakınıp, taşradan yeni gelmiş biz safları fark ediyor ve 10 TL’yi bana uzatarak benim yerime sen koy diyor. Para nasıl olsa adamın parası bana ne diye adamın parasını karo papazı budur diye gösterdiği kâğıda basıyorum. Adam yine kazanıyor ama kâğıdı yere bırakan adam itiraz ediyor. “Bu onun parası, senin değil, eğer kendi paran varsa karşılığını alırsın.” Karo papazına basmam için bana parasını veren adam, kendi paramı basmam için bana baskı yapıyor, “görüyorsun her seferinde karo papazının yerini bildim; kendi paranı bas garanti kazanacaksın”. Tabii bizim ülkemizde böyle üçkâğıtçılar olmadığından, paramı basmam için bana baskı yapanın da aynı üçkâğıtçıların arkadaşı olduğunu ve bunun bir komplo olduğunu ilk anda anlayamadım. Kumara karşı olmama rağmen, o karışıklıkta ne olduğunu anlayamadığım bir içgüdüyle cüzdanımdan çıkardığım 10 TL’yi adamın gösterdiği kâğıda bastım ve kaybettim. Adam ısrarla ben sana ona değil buna basmanı söylemiştim diyerek bu defa muhakkak kazanacağıma yeminler ediyordu. Bense bir anda kaybettiğim paramı geri alabilirim düşüncesiyle cüzdanımdan bir ikinci 10 TL çıkarıp, karo papazı olduğunu tahmin ettiğim kâğıda bastım. Tabii bunu da kaybettim. Üçüncü 10 TL’yi da kaybedince aklım başıma geldi.
Bizi köyde babalarımız yetiştirirken, kimsenin hakkını yemememiz ve insanlara iyilik yapıp yardım etmemiz gerektiğini öğretmişti. Büyük şehirlerdeki üçkağıtçılarla yeni karşılaşıyorduk.”
Havadis: 1964 yılında üniversitede iken Erenköy’e gitmeye nasıl karar verdiniz?
Rüstem Köken:
İnsan tanımadığı sivil bir insanı kalleşçe nasıl öldürmek isteyebilir! Asker savaşır, ya ölür, ya öldürür bu onun görevidir. Ancak sırf Türk oldukları için silahsız sivil insanları haince tuzağa düşürüp yok etmeye çalışmak nedir? Bu Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılmak istenen bir katliamdı. Onlar için önemli olan kendi ırklarının mutluluğu idi. Bunun için Kıbrıs’ta,  Türkleri yok etmeliydiler. Öldürme pahasına da olsa bunu yapmak için programlanmışlardı. Pek tabii ki bugünlere Kıbrıs Rumları birdenbire gelmemişlerdi. Yıllarca okullarında Türk düşmanlığı aşılayan eğitmenleri ve Kıbrıs’ın bütününe sahip çıkmaya kalkışan siyasetçilerinin sayesinde bu günlere gelinmişti. Bize Türkiye’den gelen öğretmenlerimiz,  insan sevgisinden daha önemli bir duygunun olmadığını öğrettiler. Onlarsa çocuklarına düşmanlığı ve öldürmeyi öğretiyorlardı. 1963 yılı sonlarında Rumlar Türklere karşı saldırıya geçince Türkiye’de yüksek öğrenim gören biz Kıbrıslı öğreniciler çok etkilemiştik. Nasıl etkilenmezdik ki! Doğup büyüdüğümüz bu topraklarda, analarımız, babalarımız, kardeşlerimiz, tüm akraba ve dostlarımız zor günler geçiriyorlardı. Buna seyirci kalamazdık, bu nedenle Kıbrıs’a gitmenin yollarını arıyorduk. Fırsat yaratılınca da Erenköy’e çıktık.

Havadis: 1964 yılında üniversite gençlerinin Erenköy’e gönderilmesi sizce doğru mu idi?
Rüstem Köken:
İkinci Dünya Savaşı sırasında bazı Batılı ülkeler, üniversite gençlerini, savaştan zarar görmesin diye daha emin ülkelere göndermişlerdir. Çünkü üniversite gençleri, ülkelerin geleceğine yön veren o ülkeyi bilimin ışığında şekillendiren ve ileriye taşıyan elit tabakadır. Dolayısıyla Kıbrıslı Türk Üniversite gençlerinin Erenköy’e gönderilmesi bana göre doğru bir davranış değildi.
Havadis: Peki, bundan, Kıbrıs’ta 1964 şartları yeniden yaşansa ve siz de üniversite öğrencisi olsaydınız Kıbrıs’ta aktif mücadeleye katılmayacağınız anlamı mı çıkıyor?
Rüstem Köken: Hayır. Biz bu mücadeleye yine katılırdık. Bundan hiçbir zaman pişman değiliz. Benim anlatmak istediğim, bizi yönetenlerin bu durumda üniversite gençliğini tehlikeye atmayacak daha akılcı bir çözüm üretme gereğidir. 
Havadis: 8 Ağustos 1964 tarihinde Türk uçakları Erenköy’e müdahale etmeseydi ne olurdu?
Rüstem Köken:
Büyük saldırıdan önce kuvvet dengelerinin Rumların lehine bizim aleyhimize olduğu herkes tarafından biliniyordu.  Bizi yönetenlerin stratejisi; Rumların taarruzu başladıktan sonra Türk uçaklarının gelip Rum mevzilerini vuracağı varsayımına dayandırılmıştı. Ancak, taarruz başladıktan 24 saat sonrasında bile Bakanlar Kurulu bu kararı alamadı. Artık her şeyin sonu gelmek üzere iken Türk Genel Kurmayı kendi inisiyatifini kullanarak uçaklara taarruz emrini verdi. Bakanlar Kurulu, uçakların bombalamaya başlamasından ancak 4 saat sonra bu kararı alabildi. Kıbrıs Türklerinin en gözde üniversiteli gençlerinin imhası da böylece önlenmiş oldu. Eğer Türk Genel Kurmayı bu inisiyatifi kullanmamış ve buradaki gençlerin imhasını önlenmemiş olsaydı, bu hem Kıbrıs Türkleri için telafisi mümkün olmayacak derin yaralar açacak, hem de zamanın Türk Hükümeti bunun hesabını veremeyecekti.
Türk uçakları o gün gelip Erenköy’ü bombalamış olmasaydı netice muhtemelen şöyle olacaktı:
-Kıbrıs Türkü’nün dört kuşak aydınları yok olacaktı.
-Kıbrıs Türkü’nün Türkiye’ye güveni sarsılacak ve direnişten vazgeçecekti.
-Rumların eskiden beri rüyası olan Enosis gerçekleşecekti.
O gün için Türkiye’nin müdahalesi bu denli önemli idi.
Havadis: Erenköy’deki Manga komutanı, eski bakanlardan Eşber Serakıncı Arslan Mengüç’ün “Anılarda Erenköy” kitabında cepheden kaçanlar olduğunu söylüyor. Buna ne diyeceksiniz?
Rüstem Köken: Eşber işine geldiği gibi konuştu. Bu konuyu aynı mangada çarpıştığımız arkadaşlara sormak gerekir. Ancak, Arslan Mengüç’ün “Anılarda Erenköy” kitabının 310’uncu sayfasında Manga Komutanı,  Mali Tepesi’ndeki savaş anılarını anlatırken aynen şöyle diyor;
Bizim mevzilerde kırk kadar Rum gördüm. Yanımda kalan mangadaki arkadaşlara “Mücadeleye devam edin, o düşen mevzileri geri almaya gidiyorum”, dedim. Yanıma da bir arkadaşımı aldım.
Bizim düşen siperlerde 40 kadar Rum ve düşen siperleri geri almaya giden 2 kişi!!!
Çinliler Tanrılarına şöyle dua ederlermiş;
Tanrım! Yapabileceklerim için bana güç ver, yapamayacaklarım için de sabır, yapabileceklerimle yapamayacaklarımı ayırt edebilmem içinse akıl.
İşte biz arkadaşlarımızla birlikte Çinlilerin duasındaki gibi davranıp gereğini yaptık; herkesin yaptığı gibi geri çekildik. O gün elimizdeki beş Türk köyünden dördü düştü ve biz hepimiz Erenköy’e çekildik. Eğer o gün böyle davranmamış olsaydık bugün hiç birimiz hayatta olmayacaktı ve ben Dünyanın birçok ülkesinde (Türkiye,  Azerbaycan, Rusya, Suudi Arabistan, Libya, Afganistan, Irak, Arnavutluk ) Elektrik Yüksek mühendisi olarak çok önemli projelere imza atamamış, biri elektrik mühendisi biri inşaat mühendisi ve biri mimar olan, üç ODTÜ mezunu çocuğumu topluma kazandıramamış olacaktım. Eşber 2004 yılında yayınlanan kitabımda hakkında yazdıklarıma kızarak böyle söylediğini sanırım. Dört Türk köyünün düşmesinden bir kişiyi sorumlu tutmanın, ayrıca iki üç kişiyle 40 kadar iyi donanımlı askere saldırmanın akıllı işi olup olmadığını takdirinize bırakıyorum.
Konuyla ilgili eksik kalan bir nokta daha var. Biz Kıbrıs’ta iş bulamayıp göç etmek zorunda kalırken, manga komutanı aldığı kurşun yarasını iyi değerlendirmiş, arkadaşlarına çamur atarken kendini kahraman olarak göstermiş, devletin de kendisine tanıdığı imkanları iyi kullanmış.
Havadis: Son zamanlarda Kıbrıs’ta din konusunda bazı tartışmalar yaşanıyor, bununla ilgili sizin görüşleriniz nedir?
Rüstem Köken:
Dinin vesayeti altındaki toplumlarda düşünce özgürlüğünden bahsedilemez. O yüzden devlet idarelerinde ve eğitimde laiklik çok önemlidir.
Ben dine karşı değilim. Ancak din adına yapılanlar başkalarına zarar verecekse, buna karşıyım. Ahlaklı olmak için en az bir adet peygamber bir adet de din kitabı gerekmez. Ahlak, günah anlayışından kaynaklanan korkuya değil, İnsanların yüreğindeki iyiliğe ve çevreden utanma temeline dayanır. Tanrı insanlara akıl verdi. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırması için. Tanrının insanlara en güzel hediyesidir akıl. Ama akıl kullanılırsa değer kazanır. Kullanılmayan akıl sahibini de değersiz kılar. Kıbrıslı Türklerin, bir yere gidileceği zaman veya yeni bir işe başlanacağı zaman aile büyükleri tarafından gençlere söylenen “Ha aklınla”  sözü, atalarımızdan gelen en anlamlı atasözümüzdür. Bu, yapacağın her işi, duyacağın her sözü akıl süzgecinden geçir, akıl dışı bir şey yapma anlamındadır. İşte bu nedenle söylenen her şey mantıklı olduğu sürece değer kazanır. Saçma sapan şeyler kim tarafından söylenirse söylensin veya yazılsın değersizdir. Din adamlarının da her söylediği değil, mantıklı olanı doğrudur. Günah ve sevabın ölçüsü da budur. Burada hedef, insanların, insan gibi olması, insanca yaşamasıdır.
Yarın: Kıbrıs’a döndüm ama…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam