En Üst

25 Mayıs 2017

Kıbrıs Müzakerelerinde Mekan Politikaları 2: İki Değil Çok Toplumlu Kıbrıs

Kıbrıs Müzakerelerinde Mekan Politikaları 2:  İki Değil Çok Toplumlu Kıbrıs
Haber İçi Üst

 

Geçen hafta yayınlanan bu yazı dizisinin ilk sayısında, mekan politikalarının ne olduğunu ve nasıl hayatımızı etkilediğini, kuşlar ve kafes örneği üzerinden açıklamaya çalıştım. Yazıda kuşları kafeste esir ve kontrol altında tutabilmek için, yaşamlarını idame ettirmeleri ve bunun için kuş yemi, bit ilacı gibi yan politikaların üretildiğini örnek gösterdim. Buradan hareketle de aslında eğitimden sağlığa, kültürden politikaya birçok meselenin mekan politikaları alanına girdiğini yazdım. Bu yazı dizisinde de Kıbrıs Müzakereleri süresice inşa edilmesi düşünülen yeni birleşik Kıbrıs’ı mekan politikaları açısından irdeleyeceğimi ifade ettim. Genel giriş niteliğinde yazılmış olan geçen haftaki yazıdan sonra yazının ikinci bölümünde, mevcut durumda ve gelecekte yaratılacak olan Kıbrıs’ta toplumsal olarak en temel sorunların başında yer alan, Kıbrıs’ın İki Toplumlu bir yapı olduğu algısı ve savını konu olarak seçtim.

 

Kıbrıs’taki demografiyi Türk ve Rum olarak ikiye indirgemeye çalışarak tüm sorunları bu perspektiften bakmaya çalışan yılların politikası, Kıbrıs’taki bölünmenin ve bu bölünmeyi resmilerştirerek birleştirmenin temelini oluşturuyor. Etnik kökene dayalı geliştirilen ve azınlıkları daha da önemlisi melez durumları göz ardı eden bu tez aslında 19. Yüzyıldan gelen milliyetçi paradigmaların Kıbrıs’ta başarısının sonucu ve göstergesidir. Hızlı değişim ve dönüşüme tanık olan günümüz dünyasında, bir taraftan yeni kimlikler çok hızlı gelişirken, diğer taraftan bireylerin taşıdıkları kimlikler de çoğalıyor. Bir kişi için aynı anda birkaç kimlik yaratılabiliniyor. Bireylerde durum böyleyken, toplumlarda kimlikten bahsetmek ancak genelleyici ve dışlayıcı bir bakışla mümkündür. Günümüzde kadınlık ve erkeklik gibi biyolojik ve doğumdan gelen farklılıklara dayalı kimliklerin bile toplumsal rolü göz önünde bulundurularak sorgulandığını görmekteyiz. Hal durum böyleyken, inanç, kültür, düşünce ve dil gibi sonradan kazanılan sıfatların kesin gerçek gibi kabul edilmesi sadece bilinçli bir aldatma olarak görülebilir.

 

Peki gerçekte var olmayan, bu sahte kimlikler nasıl şekilleniyor ve gerçekmiş gibi beynimizde yer alıyor? İlk medeniyetler insanları kentliler ve kentli olmayanlar olarak, orta çağın dini iktidarları ise  hakim dine inananlar ve inanmayanlar şeklinde ikiye ayırdılar. Her iki örneğe de baktığımızda  sınırlar olarak kent duvarları inşa edilerek ve ötekiler bu sınırların dışına itilerek farklılık durumu mekansal olarak net bir şekilde tanımlanıyordu. Ancak güvenlik gerekçeleriyle inşa edilen bu duvarların fiziki rolünden daha da önemli etki yapan politikalar, dolaylı olarak bu sınırları gündelik yaşama taşıyan durumlardı. Örneğin duvarların içi ve dışında uygulanan farklı vergi sistemleri, ticaret kısıtlamaları, değişik mülkiyet statüleri gibi kafesteki kuş yemi ve bit ilacını andıran politikalar, bölünmüş toplumlarda ötekileştirilme hissini yaratan ve bu durumu meşrulaştıran mekansal politikalardır.

 

İnsanlar mekanları ve mekanlar insanları şekillendirir. Mekanların bu dönüştürücü, kontrol altında tutucu ve zorlayıcı gücü, mimarlığı ve mekanlarla ilgili diğer bilim alanlarını, sosyal ve politik bir alan haline getirmektedir. İçinde yaşadığımız mekana benzemek ve hatta o mekan olmak, mekansal koşulların algımız ve davranışlarımızı dönüştürmesiyle başlar. İsfahan kentinde Safavi döneminde yapılmış olan Şeyh Lütfullah camisi küçük bir camidir. Ancak dünyanın en büyük meydanının içinde yer alıyor. Mimar insanların algısını yönetebilmek için Camii’ye gidenleri önce çok dar bir koridora sokuyor. Koridorda yürürken yavaş yavaş meydanın ölçeğini unutturuyor. Koridorun sonunda sağa dönüp camiinin içine baktığınızda camii kocaman bir mekan olarak algılanıyor.

Algılar üzerinden davranışlarımızı yönlendiren mekan politikaları çok büyük ölçeklerde ölçek-ötesi çılgın projelerle, farklı gündelik yaşam politikalarıyla veya fiziki sınırlarla işlevsel hale gelir. Toplumlarda kimlik inşası için en fazla kullanılan bu mekan politikaları daha önce hiç fark edilmemiş olan farklılıkları ön plana çıkararak belirginleştirir. Bu ayrıştırıcı politikalar önce küçük ölçeklerden başlar, evlerin kapısının girişinde bir sembol veya işaretle, oda içinde mevcut olan ve resimler veya tarihi nitelik taşıyan objelerle donatılmış bir rafla, sokakta veya mahallede inşa edilen bir ibadet mekanıyla, gündelik yaşamda sürdürülür. Ancak komşuluk ihtimali veya ortak bir kent pazarı gibi politikaların varlığı, ortak kullanılan su kaynağı ve hatta ortak iklimsel koşulları paylaşma nedeniyle, bu küçük ölçekli politikalar hala aynı topraklarda yaşayan toplumun ortak özelliklerini de korur. Tam da bu nedenle zıt kimlikleri inşa edemez.

 

Gettolar gibi kesin sınırlarla belirlenmiş mekanlar, izole toplumları yaratarak, zıt kimlikleri ve hatta nefreti organize ve sürdürebilir hale getirir. Zıt kimlikler insanların gruplar haline geldikten veya getirildikten sonra onlar arasında bulunan benzerliklerin ve daha da önemlisi zıtlıkların betimlenmesiyle başlar ve genelleştirme ve dönüştürme mekanizmalarıyla pekişerek var olur. Yves Lacoste’nin “Coğrafya Her Şeyden Önce Savaş Yapmaya Yarar” kitabında da belirttiği gibi, en güçlü mekansal ayrışma politikası haritalara dökülebilen bir ayrışmadır. Bu bölünmüşlük akılda kalıcı imaj oluşturarak, “de facto” statüsünü zamanla yitirir. O sınırlar kalkarsa bile, haritaların akıldan çıkması ve etkisinin bitmesi uzun bir zaman alır.

 

Aslında insanların bir kimliği olamaz. Kimlik beyinde bir soyutlama operasyonuyla inşa edildiği için ideolojik olarak tarih ve diğer bilgilerle yaratıldıktan sonra, mekan politikalarının gündelik yaşamda her gün uygulanmasıyla, etkili sahte bir gerçek haline getirilir. Kıbrıs’ın iki toplumlu görünmesinin altında Kıbrıs’ın ikiye bölünmüşlüğünün basit bir haritayla ifade edilebilirliğinin ciddi bir rolü var. Eğer Kıbrıs’ta başka kimlikler olarak betimlenen insanlar üçüncü veya dördüncü bölgeleri oluştursalardı, sınırlarla pekiştirip haritalarla beynimize empoze etselerdi, belki bugün Kıbrıs’ta üç toplumlu veya dört toplumlu bir yapı algısı oluşurdu. Ya da mekansal ayrışmaları küçük ölçeklerde kalsaydı, aşağıdaki haritalar gibi karmaşık haritalar bölünmüşlük algısını yaratmaya yetersiz kalırdı.

Bu nedenlerle de, Kıbrıs müzakerelerinin meşrulaştırmaya çalıştığı bu etnik köken odaklı bölünmüşlüğün, ileride Kıbrıs’ta birleşmeyi değil sürekli bölünmüşlüğün yeniden inşasına sebep olacağı kanaatindeyim. Barışık bir ortam, ancak melez durumların çoğalmasıyla gerçekleşir. Farklılıklar ve zıtlıklara dayalı yaratılan sahte kimlikleri değil, bir canlı veya insan olarak ortaklıklarımızdan hareketle karışmayı, paylaşmayı ve yakınlaşmayı güden mekan politikalarının geliştirilmesi gerekiyor. Bu ve benzer mekan politikaları haritalarla değil gerçek ölçekteki uygulamalarla mümkündür.

 

İki toplumlu Kıbrıs savıyla alışan beyinlerimiz, “azınlıklar” ve “melez” durumların olduğunu bilse de, göz ardı etmeyi, problemi haritada göründüğü basitliğe indirgemeyi tercih ediyor. Mekansal bölünmüşlük beynimizdeki bölünmüşlüğü şekillendiriyor. Bu da bizi barışa değil, çatışmaya götürüyor. Başarılı olmayı hedefleyen gelecek Kıbrıs tezi, bu nedenle Kıbrıs’taki çok toplumlu ve melez durumu ön plana çıkarmalıdır. Bunu mekansal politikalarıyla pekiştirmelidir. Bir sonraki sayıda bu çerçevede iki bölgeli federal yapıya alternatif olarak çok bölgeli konfederal mekan politikasını yazacağım.

Devam ediyor….

 

Resim kaynakları:

 

KAMIYA, TAKEO, SHAIKH LOTFOLLAH MOSQUE, http://www.ne.jp/asahi/arc/ind/2_meisaku/53_lotfollah/lot_eng.htm

Facebook Yorumları
0
BeğenBeğen
0
MuhteşemMuhteşem
0
HahahaHahaha
0
İnanılmazİnanılmaz
0
ÜzgünÜzgün
0
KızgınKızgın
Teşekkürler!
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Live Score & Live Score App