08 Aralık 2016

İslam, demokrasi ve gençlik

Haber İçi Üst

Demokrasi, genel anlamıyla halkın iradesine dayanan yönetim biçimini ifade eder. İslam inancına göre de halkın yönetimi için halkın iradesi ve onayı şarttır. Çünkü her insan özgür doğar ve kendi sorumluluğunu taşır. Bu sorumluluk tamamen ya da kısmen de olsa; ancak bireyin iradesi ve isteği ile devredilebilir. Bu açıdan bakıldığında İslam ile demokrasinin uyumsuzluğundan bahsedilemez. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de ayırım yapmaksızın tüm insanlar yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak nitelenerek ilahi irade ve sorumluluğu taşımada tüm insanların yetkili oldukları belirtilmektedir. Bu durum, tüm insanların, tercihleri, fikir ve düşüncelerini anlamlı ve değerli kılmaktadır. Bu yüzden de Hz. Muhammed hiç kimsenin halkın rızası olmadan, halka önderlik yapamayacağını hatta namaz kıldırırken halk razı değilse imamlık dahi yapmasının doğru olmayacağını belirtmiştir (Ebu Davud, Rak: 593). Bu emir gereği olarak, Müslümanlar sadece halkın iradesi ile seçilen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi halife olarak kabul ederler. Daha sonra gelenler ise halkın iradesi ile gelmedikleri için halife olarak değil sadece yöneticiler olarak kabul edildiler. Dört halife inancı, Müslümanlar arasında demokratik bilincin gelişmesinde önemli bir rol oynamış; ancak arzulanan düzeye ulaşamamıştır. Buna rağmen insanlık tarihine baktığımızda Eski Yunan’daki doğrudan demokrasi dışında, temsili demokrasinin ilk örneklerinin dört halife döneminde yaşandığını görmekteyiz.
İslam inancının önemli bir özelliği de şura prensibidir. Kuran-i Kerim’de insanların sorunlarını çözmek için istişarede bulunmaları (Şura süresi, 42/38); hatta Hz. Muhammed’e de peygamber olmasına rağmen, karar alırken insanlarla fikir alışverişinde bulunması emredilmektedir (Al-i İmran 3/159). Şura prensibi, kararlarda herkesin düşüncesini ortaya koyması ve ortak doğrunun bulunması için fikir alışverişinde bulunulmasını ifade eder. Bu itibarla bakıldığında, temsili demokrasinin ayrılmaz bir parçası olan Meclisin işlevinin de İslam inanç ve kültürüne uygun olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Demokrasinin her ne kadar İslam inanç ve kültürü ile bağdaşmadığı iddia edilse de, “hilafet” kavramının içinde bile demokrasi kavramının anlamı bulunmaktadır. Çünkü halife, Allah adına halktan aldığı yetki ile liderlik yapan kimse demektir. Seküler demokrasi anlayışı ile dinȋ demokrasi anlayışı arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır. Dinȋ demokrasi anlayışında, seküler demokrasi anlayışından farklı olarak, liderler görevlerini yaparken, liderlik yetkisi aldıkları halka karşı hukuki ve toplumsal bir sorumlulukla birlikte, Allah’a karşı da ilahi bir sorumluluk taşırlar.
İslam âlimlerinin krallık rejimini tamamen dışlamamalarının esas sebebi, halkın rızası olması durumunda krallığın da meşru bir yönetim olacağını kabul etmelerindendir. Ancak halkın razı olmaması durumunda krallık meşruiyetini kaybeder. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu içerisinde başlayan ıslahat hareketleri ve sonrasında ortaya çıkan cumhuriyet fikri, İslam inanç ve kültüründen tamamen bağımsız olarak yorumlanamaz. Çünkü İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu toplumun razı olduğu ve en üst yönetim kabiliyeti olan kişinin halk adına liderlik yapması gerektiğini söylerler. Bu kişinin seçimle belirlenmesini de en doğru yöntem olarak kabul ederler. Bu yüzden de hem doğrudan hem de temsili demokrasi, İslam inancının desteklediği ve teşvik ettiği anlayışlardır.
Dolayısıyla Müslümanların demokrasi ile bir sorunları olamaz, çünkü doğrudan demokrasinin olmadığı durumlarda halkın temsilcisini seçmesi, yani temsili demokrasi en doğru yoldur. Bu da ancak siyasi partiler aracılığı ile gerçekleşebilir. Bu durumda Müslümanların insan haklarına uygun politikalar izleyen siyasi partilerle de bir sorunları olamaz. Çünkü halkın iradesinin tecellisi için bunlar zaruriyatlardandır. Çağımızda Müslümanların temel sorunu demokrasiden çok, demokratik özgürlükler konusunda yaşanmaktadır. Çünkü bazı geleneksel İslam yorumları devletin gücünün din adına insanlara baskı için kullanılmasını meşru bir hak ve görev olarak görmüştür. Bu yorumlar birçok ülkede devlet adına insanların ibadetlerine, kılık kıyafetlerine hatta özel hayatlarına ve sosyal davranışlarına sınırlamalar getirilmesine, dini farklı yorumlayan ya da dini konulara ilgi duymayan insanlar üzerinde psikolojik bir baskı kurulmasına yol açtı. Zamanla da bu tür baskılar dindar insanlar üzerinde kurulan ya da kurulmaya çalışılan baskıların meşrulaştırılması için kullanıldı. Bu ise toplum içerisinde dini eğilimleri çok farklı olan insanlar arasında güvensizliği arttırarak sürekli bir gerilim ve çatışma halinin doğmasına yol açtı. Laik devlet fikrinin doğmasında, bu tür baskıcı dini yorumların önemli bir etkisi olmuştur.
Türk Cumhuriyeti idesinin tarihi hafızasında yer alan Hallaç el-Mansur, Yüzbaşı Kubilay gibi hatıralar dini baskının tipleri (sembolik şahsiyetleri) haline; bunların karşısında da şapka devriminde şapka giymediği için idam edilen İskilipli Mehmet Atif Hoca ve birçok başka isim dindar olanların hafızasında dinsizlik baskısının tipleri (sembolik şahsiyetleri) olarak yer almıştır. Bu gibi semboller dini eğilimleri ve dine yaklaşımları farklı olan insanlar arasındaki güvensizlik duygularının devamlılığını sağladı ve sağlamaya devam etmektedir. Yeni nesil hala daha bu tür olayların etkisi altında kalsa da yavaş yavaş şiddet ve baskıya karşı ortak bir tavır geliştirme yolunu seçmeye başladı. Yakından tanıdığım üniversite gençliği arasında bu ve buna benzer olaylardan etkilenerek, ötekileştirme ve suçlamalara devam edenler olmakla birlikte, her türlü şiddeti reddeden oldukça fazla genç bulunmaktadır. Türkiye’nin ve bu coğrafyanın huzuru, demokrasi dışı eylem ve söylemlerle birlikte her türlü baskıcı politikalara karşı çıkan bu gençliğin siyasette ve sosyal yaşamda daha fazla etkili olması ile gerçekleşecektir.
Yeni gençlik, Hallac el-Mansur, İskilipli Atıf Hoca, Deniz Gezmiş, Erdal Eren gibi farklı inanç ve ideolojilere sahip olduğu için devletin gücü kullanılarak yapılan idamlara karşıdır. Dolayısıyla yeni nesil giderek temel insan hak ve hürriyetlerini devletin ve birlikte yaşamanın ortak değerleri olarak görmeye başlamıştır. Bizlere düşen, bu tür acıların bir daha yaşanmaması için gençliğin bu anlayışına saygı duymak ve herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşaması taleplerine destek vermektir. Çünkü ne insanlara bu dünyada mutlu olsunlar diye çağdaşlık dayatmak, ne de insanlar ölünce cennete gidip mutlu olsunlar diye din dayatmak insanın tabiatı ve ortak beklentilerine uygun değildir.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil