06 Aralık 2016

Hey gidi günler hey…

Haber İçi Üst

Çocukluğumda hatırladığım en eski oyun, annemin beni banyoya soktuğu anlardaki oyundu.

Banyo o yaşta eziyet ya…
“Gara gazanda” kaynatılan su, mutfağa getirilir, küçük Hüseyin de kap- kacak yıkanan teknenin üzerine çıkarılırdı.
Annem suyu dökmeye başlar, ben kaçmak isterdim.
İşte orada kalmamı sağlayan oyundu bu…
Annemin beni banyoda tutmak için oynadığımız oyun…
Annem suyu başımdan aşağıya boşaltır, sorardı:
– SU SICAK MI SOĞUK MU…
Cevap verirdim bende:
– ANNE SICAKKKKK…
Gözlerim anneme kayardı:
– VAY EŞŞEĞİM YANDI, VAY EŞŞEĞİM YANDI…
Sonra bol köpük ve sabun…
Derken bir tas su daha ve aynı diyalog:
– SU SICAK MI SOĞUK MU…
– ANNE SOĞUK…
– VAY EŞŞEĞİM DONDU… VAY EŞŞEĞİM DONDU…

Su sıcaksa, “eşek yanar”, su soğuksa, “eşek donar”, kahkahalar arasında yapardık banyomuzu…

Fırındaki oyunlarım…
Ekmekçiydi rahmetlik babam.
Ekmekçi Rayıf dediniz mi, tamam…
Fırınlar da öyle şimdiki gibi elektronik falan da değildi.
Un elde yoğrulur, ekmek elde şekillenir, fırına kürekle elde salınır, çıkarılır, dağıtılırdı.
Akşamüzeri saat 18.00’de başlardı ekmek çıkarma işlemleri, ertesi gün 12.00’ye kadar sürerdi.
Alaniçi’ndeki fırınımızda büyüdüm neredeyse.
Ailenin en küçüğüydüm çünkü. 1975’te doğdum. 5 yaşıma kadar fırındaydım.
Kardeşlerim okula, ben fırına…
Babam, sabah 04.00’ten itibaren, çıkan ekmekleri köylere dağıtmaya başlardı. Pergama’ya kadar ekmek götürdüğünü bilirim. Yıldırım, Akova, Mormenekşe, Geçitkale, İskele…
Haliyle, annem de fırında çalışmaya bizi uyuttuktan sonra başlar, sabah biz uyanmaya yakın eve gelirdi. Dört kardeşimi hızlıca okula hazırlar, ardından yine fırına dönerdi.
Bir kadın, nasıl bu kadar işi bir arada çevirirdi, halen daha anlamış değilim ya. Hele şimdi ev hanımlarını hayıflanmalarını duydukça… Neyse konu bu değil…
Kardeşler okula gitti mi, ben de annemle fırına giderdim.
Hatta çoğu zaman annem beni alır fırına götürürdü. Un torbaları üzerine serilen battaniye üzerinde uyurdum.
Fırında unutamadığım ise, sabaha yakın gelen Dörtyol Polis Karakolu’ndaki polisler. Nereye gidecekler o saat? Tek yaşam belirtisi bölgede babamın fırındı. Gelirler, arada hellimli falan yapılırdı.
Bana da çikolata, yani çakulet getirirdiler. “Küfür karşılığı” alırdım çakuleti, hiç unutmam.  
Bir de, hasırı sökülen sandalyeler içerisine girip, araba sürer gibi oynamamı…

Ah o futbol ah…
Bir de futbol maçlarımız vardı.
Takım taraftarlığımız da, futbol sevgimiz de Alaniçi’ndeki o harmanda başladı.
Bizim eve yakın, Cemal Adem dayımızın mandırasının hemen önündeydi “harman” dediğimiz futbol sahası.
Harman dediğimiz alanın yarısı çim olurdu kışın, yarı yerde kayalar, kale önleri ise toprak… Umurumuz muydu?
Bulduğumuz her topla saatlerce orada oynardık.
Ben vardım…
Şimdi polis Levent Uzun…
CAS’ta çalışıyor Serkan Tuğralı.
Yine havaalanında çalışan Kürşat Zemin… Fiziği güçlü diye, dua ederdik gelip oynamasın…
Topun sahibi, oyunu domino eden Sadık Tansel, şimdi İzmir’de doktor…
Halil Ruso, Salih Tuğralı, Haşim Tek, Arif Marazlı ve daha niceleri…
Ve her zaman aynı takımda olmak istediğim Sertaç Yalçın…
Babam kızacakmış, evdeki işleri savsaklamışım, kardeşlerim beni bekler…
Ödev var…
Kimin umuru. Top döner, biz peşinde koşardık…

23 Nisan ve biz…
23 Nisanların en güzel tarafı “ayakkabılar…”
Öğretmenlerimiz “beyaz” derdi, bembeyaz Levent ayakkabılar…
“Siyah” derdi, yine Levent marka siyah, kenarı beyaz çizgili ayakkabılar…
Ayakkabıların önemi nereden gelirdi?
Çünkü 23 Nisan günü bir kez giyilir, ardından da hatmanda top oynarken ayağımızda yırtılmayan ayakkabı olurdu…
Bir süre…
Parçalanana kadar giyerdik.
Yastığın altında ayakkabı ile uyuduğumu çok hatırlarım…
NIKE nerede, ADIDAS nerede…

Kürşat’ın ayakkabıları…
Hiç unutmam bir 23 Nisan öncesi…
Alınan ayakkabıları, dolapla- duvar arasına sakladım…
Kardeşim de geldi, üzerine arpa torbaları koydu mu?
Bizim kutu içerisindeki Levent ayakkabılar, dolabın arkasına düştü.
Ben 23 Nisan’dan bir gece önce aradım aradım, ayakkabılar yok.
Bir ağlama, bir ağlama…
Annem gitti, Münevver abamız varıdı, nur içinde yatsın, Kürşat’ın annesi.
Kürşat’a küçülen bir çift ayakkabıyı alıp geldi.
Kürşat’ın ödünç ayakkabısı ile 23 Nisan’a çıktım ama…
Aklım benim ayakkabılarda…
Haziran ayı gibi arpa çuvallama zamanı… Torbalar alınınca benim ayakkabılar alttan çıkmaz mı?
Elimde ayakkabı kutusu ile attığım sevinç turu, çocukluğuma yönelik en tatlı anılardandır.
Ne güzeldi, anlatmakla, yazmakla da bitecek gibi değil.
Nereden mi geldi aklıma…
Oğlumu seyrettim sabahtan itibaren dün…
Heyecan aynı heyecan.
Benim gibi “ayakkabıya” dayalı bir 23 Nisan heyecanı yok belki ama.
O saçını taraması… Kıyafetine verdiği önem…
Beni alıp götürdü…


Henüz yaşım 2. Arkadaki evden çıktım, patika olan yolcuktan geçerek fırına doğru gidiyorum. Teyzemin oğlu Hasan Kahveci de bu halimi çekmişti


Ve bir 23 Nisan fotoğrafı. Önde Sertaç, arkasında ben, gömlekli halimle, benim arkamda Halil Ruso ve en sonra Arif Marazlı. Ayağımda da Levent ayakkabılarım…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam