11 Aralık 2016

Hamit Aygün: AKEL meselesi öğrencileri böldü

Hamit Aygün: AKEL meselesi öğrencileri böldü
Haber İçi Üst

1968 YILINDA TÜRKİYE’DEN GELEN ÖĞRENCİLER BİZİ ETKİLEDİ…  Mücahitlik yapıyorduk. 1968 yılında, Türkiye’ye gidip dönmüş bir arkadaş ilk defa proletarya nedir, artı değer nedir, üretim, tüketim, işçi sınıfı nedir ile ilgili bizlere küçük bir bilgi verdi. Türkiye’deki olayları çok iyi takip etmeye çalışıyorduk. Fakat bize verilmek istenen, her gün sabah akşam, “siz milliyetçisiniz, Rum toplumu sizin düşmanınızdır” olgusu bizde pozitif etki yapmadı. Tam tersine daha insani, anti militarist bir ruhumuzun oluşmasına neden oldu

NE OLDUYSA AKEL’İ SORGULAMAYA BAŞLADIĞIMZDA OLDU… Bize anlatılan AKEL’in tek işçi partisi olduğu idi ve bir ülkede zaten başka bir sınıf partisi olamayacağı idi. Peki bu böyleyse AKEL görevlerini yaptı mı? Bu partinin yönetim kurullarında Derviş Ali Kavazoğlu haricinde hiçbir Kıbrıslı Türk’ü görmedik. Anlayabildiğimiz kadarı ile AKEL’in ulusalcı bir yanının olduğunu da yine o günlerde öğrendik. Artı yine AKEL’in bir ENOSİS kararı olduğunu öğrendik. Ve aramızda tartışmalar başladı. Mehmet Ali Talat diğer grubun başını çekiyordu

 

Hamit Aygün 21 Aralık 1951’de emekçi bir ailenin sekizinci ve son çocuğu olarak dünyaya geldi. “Ben Lefkoşa’yı tel örgülerle ayrılmadan da yaşamış biriyim” diyen Hamit Aygün ile Lefkoşa’da Halil Paşa’nın ofisinde buluştuk. ODTÜ Matematik Bölümü mezunu Aygün, bugün YKP saflarında siyaset yapmaya devam ediyor. İdeolojik olarak ODTÜ’de okurken seçimini yapan Aygün ile 1971 sonrası ODTÜ ve öğrenci hareketlerini konuştuk. 2’nci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın KÖGEF’in tek seçimle gelmeyen başkanı olduğunu söyleyen Hamit Aygün, geriye dönüp baktığında yaşadıklarının hiçbirinden pişmanlık duymadığını belirtti.
İşte Hamit Aygün ile yaptığımız röportajın ilk bölümü:
Mete Tümerkan: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Hamit Aygün:
21 Aralık 1951’de Lefkoşa’da doğdum. Emekçi bir ailenin sekizinci ve en sonuncu çocuğuyum.  1970 yılında Lefkoşa Lisesi’nden mezun oldum. Lefkoşa’yı birleşik hali ile tel örgüleri çekilmemiş hali ile çok iyi yaşayan insanlardan biriyim.
Mete Tümerkan: Lisede siyasete ilginiz var mıydı?
Hamit Aygün:
Bizim sınıf çok renkliydi. Ferdi Sabit ve ben 3 Fen B sınıfında, Mehmet Ali Talat da 3 Fen A sınıfındaydı. Hasan Hastürer ve Hasan Kahvecioğlu da edebiyat sınıflarındaydı. Dolayısı ile ileriki yıllarda bu sınıflardan çıkan arkadaşlar siyasal süreçlere önderlik eden insanlar oldular. Halil Paşa’nın yazdığı güzel bir yazı dizisi var. ‘Birinci kuşak Kıbrıslılar, ikinci kuşak Kıbrıslılar’ diye. O yazılarda bizleri çok iyi analiz etti. Kıbrıs Türk toplumu 1958’de başlayıp 1960 yılında noktalanan bir operasyon yaşadı. Biz de o zaman 7-8 yaşlarında çocuklardık. 1960’a gelinip cumhuriyet kurulduğunda, herhalde tek örgütlü grup TMT’ydi.
“68’den itibaren sol ile ilgilenmeye başladım”
O günden itibaren 63 yılını da dikkate aldığınızda şovenizmin doruk noktaya ulaştığı bir dönemde yaşadık. O ortamda ideolojik bir kitap, kaynak veya herhangi bir grup olmadığı için bizler bu olaylardan çok da haberdar değildik. Fakat 68 yılında mücahit olduktan sonra, Türkiye’ye eğitim için giden ilk grubun Kıbrıs’a dönmeye başlaması ile beraber, bu siyasal olaylara ilgi duymaya başladım. Bir şanslı tarafımız da Hasan Kahvecioğlu arkadaş, Nazım Hikmet’ten bol bol şiir okurdu. Edebi anlamda ve fikirsel anlamda sol ile 1968’den itibaren ilgilenmeye başladım.
“Sabah akşam, milliyetçilik aşılıyorlardı”
O dönemde çok önemli bir olay olmuştu. Türkiye’ye gidip dönmüş bir arkadaş ilk defa proletarya nedir, artı değer nedir, üretim, tüketim, işçi sınıfı nedir ile ilgili bizlere küçük bir bilgi verdi. Türkiye’deki olayları çok iyi takip etmeye çalışıyorduk. Fakat bize verilmek istenen, her gün sabah akşam, ‘siz milliyetçisiniz, Rum toplumu sizin düşmanınızdır’ olgusu bizde pozitif etki yapmadı. Tam tersine daha insani, anti militarist bir ruhumuzun oluşmasına neden oldu. Dolayısı ile ideolojinin alt yapısı da bu olsa gerek diye düşünüyorum. O düşmanlık ortamlarından her türlü sıyrılmayı başarmış bir bireydim. Dolayısı ile sol fikirlere daha açık bir beyin olarak Türkiye’ye gittim.
Mete Tümerkan: Türkiye’ye ne zaman gittiniz?
Hamit Aygün: 1971 Ekim’inde ODTÜ’ye gittim. O sene 12 Mart cuntası ve muhtırası vardı, dolayısı ile gittiğimiz zaman üniversite kapalıydı. Matematik bölümü biraz bekledikten sonra açılmıştı. İlk dönem yurtta kaldık fakat çok baskıcı bir dönemdi, o 71’deki ODTÜ’deki çatışmalar döneminden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi makamları ODTÜ’ye özel bir ilgi gösterdiler. Her taraf polis kaynıyordu. Tabii biz de gittiğimiz zaman bütün bunlardan habersiz bir birey olarak gittik. Kıbrıslıların güzel tarafı tertemiz bir insandınız. Karşınızda konuştuğunuz kişinin polis mi, asker mi olduğunu bilmiyordunuz.
“Kıbrıslıyım deyince bizi yollatıyorlardı”
ODTÜ’ye gittiğimiz dönemde bunları ister istemez yaşamaya başladık. Okulda bir jandarma karakolu vardı bizi aniden aldıkları gibi götürüyorlardı. Bizim bir şeyden haberdar olduğumuz söylenemezdi. Karakolda bir iki saat bekledikten sonra adınız soyadınız sorulur, ‘Kıbrıslıyım’ deyince bizi yollatıyorlardı. Üç sene askerlikten sonra tekrar bir askerlik yapmak zoruma geldi ve ODTÜ yurtlarından ayrıldım. Ayrancı semtine yerleşmem benim hayatımı da bir şekilde değiştirdi. Orada evleneceğim eşimle tanıştım ve Türkiye toplumuna katılım gibi bir süreç başladı.
“Siyasal olarak Ayrancı’da beslenmeye başladım”
Mete Tümerkan: Nasıl?
Hamit Aygün:
O dönemde CHP’nin Çankaya ilçe yönetimi vardı. Kayınbiraderim de onun içindeydi, beni de oraya taşıdılar. 73 seçimlerinden önce çok ciddi bir demokratik çalışma yapıldı. Hayatımın 26 senesini geçireceğim bir Türkiye sürecinde Ayrancı’da yaşadım. Ayrancı Türkiye’de bütün bu 80’li dönemlerde kurtarılmış bölge oldu. Hiç bir sağ partinin seçim kazanmadığı bir yapıdır. Orada da siyasal olarak beslenmeye başladım. 73 yılında Türkiye’de seçimler oldu. CHP belli bir başarı elde etti. O arada Türkiye’de Karaoğlan gibi bir kavram var. Biz de CHP’nin ilçe yönetiminde bir Kıbrıslı olarak çalışıyoruz.
Mete Tümerkan: O arada Kıbrıslı öğrencilerden koptunuz mu?
Hamit Aygün:
Hiç kopmadım, zaten üniversite devam ediyordu. Örgütlenme de henüz yeni başlamıştı. Biz liseyi 1971’de bitirdiğimizde, bize ‘bir yıl daha mücahitliğinizi sürdürürseniz burslu olarak Türkiye’ye gidersiniz, ama eğer isterseniz terhis olursunuz bir yıl daha mücahitlik yapmadan, bu kez kendi paranızla yüksek tahsile hiç beklemeden gidebilirsiniz’ dediler. Mehmet Ali Talat bizden bir sene önce mezun olur olmaz ODTÜ’ye gitti ve 71 öncesi oradaki ODTÜ Öğrenci Derneği’nde 12 Mart dönemine kadar Mehmet Ali’yi hazırladılar. Biz gittiğimizde dernek çalışmaları başlamıştı ve Mehmet Ali arkadaşı da orada görüyoruz. Bizler de o çalışmalara bir birey olarak katkı koyduk.
Mete Tümerkan: ODTÜ’deki o öğrenci örgütlenmesinin ideolojik yaklaşımı neydi?
Hamit Aygün:
Net bir çizgisi yoktu değişik görüşler vardı. Biz ODTÜ’ye 128 kişilik kalabalık bir grupla gitmiştik. Yurtlarda Dev-Genç’in hakimiyeti vardı. Dolayısı ile o örgütlerde o ideolojinin modeli hakim olmuş olabilirdi ama tam hakimiyet aslında 74’ün sonunda ortaya çıktı.
Mete Tümerkan: Neydi o ortaya çıkan?
Hamit Aygün:
  Öğrenci hareketleri tekrar örgütlenemeye başladığında, yine Dev-Genç’i ön tarafta görüyoruz dolayısı ile Kıbrıslı öğrencilerin en çok etkilendiği görüşlerden biri. Halil O dönemde de Dev-Genç’in örgütlenmesi devam ediyordu ve dolayısı ile bir çok arkadaşımızın da yatkın tarafı oydu ama, ben çok kısa dönemde böyle ideolojik bir donanıma sahip olabileceğimizi inanan bir insan değildim. O yüzden ben bundan biraz uzak durup Türkiye’de sol eğitimi üzerine yapılan konferansları takip etmeye başladım. Kitaplar okumaya başladım. Ben de zaten saflarımı o noktalarda aldım. 1974’e kadar herhangi bir yerde taraf olmadım. Sadece kendimi yetiştirmeye çalıştım. Bir şeyi bilmeden bir şeyci olmak bana çok doğru gelmedi. 74’e kadar çok eylem de yoktu. Bizim dernekte de öğrenci sorunları üzerinden politika artı Kıbrıs’taki Denktaş rejimine karşı, antidemokratik yapıya karşı oluşan öğrenci ve gençlik muhalefeti vardı. Bir ayrılık gayrılık noktası da yoktu. Kimin ne olduğunu da henüz bilmiyorduk.
“Apayrı bir dünyada değildik”
1974 savaşından sonra biz AKEL’i sorgulamaya başladık. 71-74 arası eğer bir şeylere ilgi duyuyorsa idiniz, bir şeyler okuyorsa idiniz sol ile ilgili dünya görüşleriniz oluşmaya başlayınca ister istemez bir nokta ile karşılaştık. Türkiye’de  Sovyetik bir çizgi var, Türkiyeli devrimcilerin ortaya koyduğu kendi görüşleri var, bir de Çin Halk Cumhuriyeti komünist partisinin görüşleri var. Üç ana nokta vardı. Bu perspektif içerisinde solun kendi içerisindeki konuşmaları tartışmaları ve ideolojik çalışmaları devam ediyordu. İster istemez biz de bunlardan birinin safına katıldık. Apayrı bir dünyada değildik.
“Peki AKEL görevlerini yaptı mı?”
Mete Tümerkan: Kıbrıslı öğrenciler arasında saflaşma o dönemde mi başladı?
Hamit Aygün:
  Evet, bu saflaşma giderek 74 sonrası AKEL’in sorgulanması, Kıbrıs savaşına geldiğimizde, neden bir cunta dönemi oldu ve bu toplumlar birlikte hareket edemedi, neden 1958’de Kıbrıslı Türk işçilere AKEL sahip çıkmadı ve bir şekilde bu insanların yok olmasına, ülkelerinden göç etmelerine ve öldürülmelerine neden oldu. Burada bir mücadelenin olmadığını gördük. Halbuki bize anlatılan AKEL tek işçi partisidir, bir ülkede zaten başka bir sınıf partisi olamaz. Peki böyleyse görevlerini yaptı mı? Bu partinin yönetim kurullarında Dervişali Kavazoğlu haricinde hiçbir Kıbrıslı Türk’ü görmedik. Anlayabildiğimiz kadarı ile AKEL’in ulusalcı bir yanının olduğunu da yine o günlerde öğrendik. Artı yine AKEL’in bir ENOSİS kararı olduğunu öğrendik.
“Türkiye’deki devrimci arkadaşlardan kopmadık”
Dolayısı ile bu çizgiyi biz eleştirmeye başlayınca, ayrışma başladı. Karşı tarafta Mehmet Ali Talat’ın çektiği bir ekiple tartışmalara başladık. Bu arada yine yönetimde bir birliktelik var. Ankara’da tam bir ayrışma olmadı. ODTÜ’deki Kıbrıslı öğrenciler bu olayların içerisindeydi. Anti faşist işgallere karşı olan mücadelede bir yerlerdeydik. Türkiye’deki o devrimci arkadaşlardan kopmadık. Onların mücadelesine elimizden geldiğince el verdik. Sonradan bu bütün okullara yayılmaya başladı. Bu okullara yayılmaya başlayınca tabii bizim yurdumuzda bir ayrışma başladı.  Bu ayrışmanın nedenini biz çok merak ettik aslında.
Mete Tümerkan: Neydi bunun nedeni?
Hamit Aygün:
Bu muhalefet başlayınca devrimci grup diye bir oluşuma gittik. O grubun yönetimi içerisinde ben, Kemal Aktunç, Alpay Ertaç, Ahmet Ömer vardı.  Londra’dan bir arkadaş geldi Hayati Yaşamsal, 76 yılıydı sanırım, KÖGEF’in de şekillenmeye başladığı ama daha tam oturmadığı bir dönemdi. Bize dedi ki, “Londra’da Nurettin Seferoğlu, İsmail Bilen, Hüseyin Celal, Naci Talat, bunlar toplantılar yaparak Türkiye’deki Kıbrıslı gençlik derneklerinin genellikle TKP’nin örgütlenmelerinin içinde yer alması konusunda bir anlaşmaya vardılar”. İGD (İlerici Gençlik Derneği), TKP’nin gençlik örgütüydü ve Türkiye koşullarında genelde zayıf örgütlenmesi olan bir örgüttü.
“İşte orada koptuk”
Esas mücadeleyi götüren Türkiye’nin devrimci isimleriydi. Mahir Çayan gibi isimlerdi. Bir işaretleri ile yüz binlerce insan toplanabiliyordu. İGD’nin tabanı yoktu. Bizim örgütler başta İstanbul, işçi sınıfının ideolojisini savunduklarını söyleyerek İGD ile beraber çalışmaya başladılar. O zaman DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) de Türkiye Komünist Partisi’nin kontrolü altındaydı. Dolayısı ile bizim örgütler oraya doğru meyillenmeye başladı. İşte orada kopuş oldu. Hatırlıyorum, Ankara’da Devrimci Yol bir bildirge yayınladı, bu bildirgenin üzerine Ankara’da bir miting yaptılar. Bu mitinge biz de katılmak istedik. Mehmet Ali’ye dedik ki, buraya katılalım, yönetim kurulundan karar çıkacak, falan filan dedi; o mitingden dolayı yönetim de parçalandı. Biz de “devrimci grup” diye pankart açtık ve ilk defa “Bağımsız Kıbrıs” “Bütün halklar kardeştir” sloganı ile yürüdük. Bu kopuş, bu insanlarla olan ideolojik kavganın da sonu oldu.
“Mehmet Ali Beyler de bize ‘gosişler’ demeye başladılar”
Bizim görüşümüz bağımsız Kıbrıs ama bunun da yine Kıbrıslı devrimciler tarafından ve her iki toplumun oluşturacağı bir örgütlenmenin ürünü olması gerektiğine inanıyorduk. AKEL’i bu noktada ulusalcı olarak görüyorduk. İşin ilginç tarafı Sovyetik çizgiyi takip eden bütün sol partiler sonunda ulusalcı konumlara geldiler ve bölündüler. Bize bunu anlatıyorlardı. Türkiye’de aldığımız o bilgiler ışığında bunu görüyorduk. Revizyonizm deniyordu buna, yani sağa sapma. Mehmet Ali Beyler de bize “goşistler” demeye başladılar. Çünkü kendi buyruklarına veya buradan gelen buyruklara çok katılmıyorduk. Goşizmin anlamı daha bir idealist soldu. Bunlar dağa çıkacak gibisinden yorumluyorlardı. Saçma sapan bir dedikodu mekanizması, ki bu galiba CTP’nin çalışma yöntemlerinden birisidir, değişmedi de.
Yarın: “KÖGEF bizim için nasıl bitti?”

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil