07 Aralık 2016

Güney-Batı Kafkasya Gezisi-1

Haber İçi Üst

Kıbrıs’ın sıcaklarından iyice bunaldığımda tatil zamanının geldiğini anlarım. İşte yine öyle bir zamandaydım. Şöyle bir hafta bu ülkenin sıcağından, dertlerinden kaçmanın vakti gelmiş çatmıştı. Bu yıl daha önce hiç görmediğim Güney-Batı Kafkasya yöresini gezmeye kararlıydım. Bir kaç yıl önce Kafkasya’nın batısında yer alan Azerbaycan’a gitmiş havasından ve yaşam tarzından çok etkilenmiştim. Orada yaşadıklarımın hazzını hatırlayıp Kafkasya’nın bir başka bölgesine seyahat yapmak istedim. Neticede bendeniz, böyle yeni yerleri görme, yaşamları tanıma arzusu içinde iken uçağımız Trabzon’a indi.

Önce gezimizi organize eden turun otobüsüne taşındık. Bu tip turlarda genellikle bir iki tane devamlı problem çıkaran cins katılımcı olur. Turda yapmadığını bırakmaz. Her nasılsa, bende daha ilk bakışta bu kişiyi tanırım. Ama bu kez öyle olmadı. Bir radar gibi tüm otobüsü taradım ama “kıl” olacak kişi bulamadım. Hakikaten de turun sonuna kadar, katılan herkesin çok uyumlu ve bir birine saygılı olması ile de güzel bir tatil yaşamış olduk.

Karadeniz… Karadeniz… Karadeniz…
İlk gezi yerimiz Trabzon’du. Doğrusunu isterseniz Trabzon bende hayal kırıklığı yarattı. Bilirsiniz futbol meraklısıyım ben. Türkiye liginde şampiyonluklar kazanmış bir şehrin çok daha farklı olacağını düşünmüş, devasa bir şehir hayal etmiştim. Ne var ki söz konusu şehrin, Zigana Dağları ile ince kıyı şeridi arasında sıkışmış vaziyette kalması büyümesine engelmiş. Gerçi denizi doldurarak toprak kazanımı yoluna gidilmiş. Hatta indiğimiz havaalanı ve yeni yapılması planlanan stadyum dahi böyle kazanılmış toprak üzerine kurulmuş. Ama yinede ne yalan söyleyeyim şehir hiç de beklediğim ihtişamda değildi. İki yüz elli bin nüfuslu şehir, bölgenin en önemli liman kenti olma özelliğine sahip. Burada görülmeye değer yerler arasında şimdi cami olarak kullanılan Ayasofya Kilisesi ve Atatürk’ün yaptığı ziyarette kaldığı ev müzesi var.
Kilise gerçekten görülmeye değer. Latinlerin İstanbul’u işgali sonrası oradan kaçıp bölgede krallık kuran Komnenos’ların bıraktığı en önemli tarihi eser olarak yükselen Ayasofya, adından anlaşılacağı gibi, İstanbul’dakini anımsamak için inşa edilmiş… Bu gün, etrafı cami doluyken bu tarihi kilisenin cami olarak kullanılma inadı her halde Karadeniz insanına mahsustur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Doğal olarak İstanbul’dakinin ihtişamı olmasa da, oldukça değişik mimari tarzı ile önemli bir tarihi eser olarak müzeye dönüştürülse çok daha fazla anlamlı olacağının idraki içinde hayıflanıyorum.
Atatürk’ün evine gelince… Gerçekten çok güzel bir konak. Gerek içi gerek bahçesi de çok iyi düzenlenmiş. İçerisinde Atatürk’e ait eşyalar mevcut. Rivayete göre Atatürk, vasiyetini bu evde yazmış. Yine rivayete göre Dersim İsyanı planlarını da burada düzenlemiş.
Öğlen yemeği için Trabzon’un batısındaki ilçe merkezi Akçabat’a gidiyoruz. Menü piyaz ve Akçabat köftesi… İlginç değil mi? Bol hamsi yiyeceğimizi sanarak gittiğimiz Karadeniz’de köfte yiyoruz… Bulunduğumuz mevsim itibarı ile denizden balık avlama yasağı vardı. Bu nedenle millet ya Alabalık yiyordu ya da köfte… Biz de alabalık sefasını başka bir zamana bırakarak nefis saf kıymadan yapılmış Akçabat köfteye yumuluyoruz.
Durmak yok. Hızla Trabzon’un Maçka ilçesindeki ünlü Sümela Manastırı’na doğru hareket ediyoruz. Yeşil’in bin bir tonu arasından geçerek tırmanıyoruz. Sümela’yı hepiniz en azından fotoğraflardan görmüşünüzdür. İnanın bana hiç bir fotoğraf bu yapının muhteşemliğini yansıtamaz. Milattan sonraki dördüncü yüzyılda hangi teknoloji ile bu eserin yapıldığını anlamak mümkün değil. Meşakkatli bir yürüyüşten sonra ana yapıya varıyoruz. Ne acıdır ki burada anlaşılması mümkün olmayan bir şeye daha şahit oluyorum. O tarihi fresklerin üzerine birçok ziyaretçi gitmiş ismini kazımış. Bu Vandallık dahi Sümela’nın ihtişamını bozamamış. Gerçekten insan orada etkilenmekten kendini alamıyor. Ne yalan söyleyeyim oraya gidip dönerken yaşadığım yorgunluğun değdiğini düşünüyorum ve oraya kadar gitmişken manastıra çıkmaya üşenen insanları anlamakta zorlanıyorum…


Sümela’yı da bitirdik. Artık Zigana yaylasına doğru çıkıyoruz… Etrafımızda derin bir yeşillik ve su mevcut. Seyir boyunca göze çarpan en önemli iki obje olarak artık belleklerimize iyice kazınıyor. İşte tam bu sırada bir mola veriyoruz. Hamsiköy sütlaç molası. Yörenin en meşhur damak tatlarından biri. Toprak kaselerde fırında pişirilen sütlaçlar saf yayla sütünden yapılmış. Yerken sütün kokusu burnunuza vuruyor. Bizim bildiğimiz sütlaçlara göre daha tatlı ve içinde çok az sayıda pirinç var. Sütlaçı yedikten sonra dükkan sahibine “Buralarda pirinç kıtlığı mı var?” diye espri ile karışık sorumu yönlendiriyorum. Cevap tam Karadeniz insanına özel oluyor: “ Uy! Pilav mı yemek istiyordun yoksa sütlaç mi da?”…
Zigana yaylasına vardığımızda hava kararmaya başlıyor. Yorgunuz. Hemen yemek yiyoruz sonrada tahtadan yapılmış küçük kulübelerimize taşınıyoruz. Havanın ısısı ilerleyen saatlerde bayağı düşüyor. Ama kulübelerimizin kalorifer sistemi var. Bizi üşütmeden misafir ediyorlar. Bol oksijenli bir ortamda deliksiz bir uyku çekiyoruz. Kahvaltıdan sonra yine yoldayız.
Kısa bir yolculuktan sonra “Uzun Göl”deyiz. Burası yine Trabzon’a bağlı Çaykara ilçesi içinde bulunan çok ilginç bir nezire yeri… Aslında bu gölün, Haldizen Deresi’nin önünü dağdan düşen kayaların tıkaması ile oluştuğu biliniyor. Önce gölün etrafında turluyoruz. Çok sayıda insan da bizim yaptığımızı ya yaya ya da bisikletlerle yapıyor. Bir kısmı ise göl içinde sandallarla dolaşmayı seçiyor. Etraftaki dükkanlardan yöreye ait mamullerin satışı yapılıyor. Dolayısı ile isteyen kısım da alışverişe kayabiliyor. Oldukça hareketli bir bölge olan Uzun Göl’de öğlen yemeğimizi alıyoruz. Menüde seçenek var. Ya alabalık ya da etli kuru fasulye… Üstüne nefis kavun karpuz.
Yemekten sonra vakit kaybetmeden Ayder Yaylası’na hareket ediyoruz. Rize’nin içinden de geçiyoruz. Trabzon’a göre daha bakımlı bir görünümü var gibi geliyor. İlginç olan her yerde çay ekilmiş olması. Tepeler, evlerin arası, ormanların arası ama her yerde çay var. Rize gerçekten de Çay’ın başkenti.
Doğu Karadeniz insanı tutucu bir gelenekten geliyor. Sokaklarda kadın sayısı çok az. Olanın da tamamının başı örtülü. İlginçtir, Trabzon’dan Rize’ye geldiğimiz sahil şeridi boyunca da denize giren çok az sayıda insan görebildik. Önceleri bunu suyun soğukluğuna bağladıysam da, Gürcistan’a geçtikten sonra fikrim değişti. Zira oradaki yirmi üç kilometrelik sahil şeridi, denize girip çıkan insanlarla kaynıyordu.

Bugün grup iyice kaynaşmaya başladı. Bunda rehberimiz Serkan Sayar’ın başarısı büyük. Herkesle ayrı ayrı ilgileniyor, verdiği bilgilerle bizlere çok yararlı oluyor, dikkatimizin dağıldığı anlarda patlattığı Karadeniz fıkraları ile bizi gülmekten kırıp geçiriyordu. Ayder Yaylası’na gitmeden önce bizim “Palovit Şelalesi”ni ve “Zil Kalesi”ni görmek isteyip istemediğimizi sorduğunda hemen kabul ettik. Aslında o an hayatımızın en tehlikeli yolculuğunu yapma kararını aldığımızı fark etmemiştik. Oraya otobüsle gidilmesi mümkün değildi. Bir minibüse aktarıldık ve yola koyulduk ki anlatmakla bitmez. Bir kere şoför ilginçti. Arabadaki herkese laf yetiştiriyor, uçurumlardan hızla geçiyor, dümeni tek elle kullanıp, etraftan gelen geçene sataşıyordu. Neticede çok güzel bir tarihi yapı ve ardından da bir doğal güzellik ile tanıştık. Özellikle Zil Kalesi’nden önündeki vadiye bakmaya doyamadığımı belirtmek isterim.
Bu maceralı yolculuktan sonra Ayder Yaylası’na varıyoruz. Ayder aslında bir ara konakmış, rakımı 1300 m civarında imiş. Ama bölgenin en çok ziyaretçi alan yerlerinden biri olmuş. Nitekim de yapılan otel ve tesislerle adeta bir kasaba görünümüne bürünmüş. Her yeri insan kaynıyor. Doğal olarak insanın olduğu yerde de mangallar yanıyor. Karadeniz’e has yeşil buraya da hakim. Bu durum beni meraklandırıyor. Rehberimiz Serkan’a soruyorum. “Bu mangallar çevre için tehlikeli değil mi?” diye… Serkan gülerek cevap veriyor “Değil. Doğu Karadeniz’de ağaçlar ve etraf devamlı ıslak ve nemlidir. Bu sebepten istesen de yangın çıkaramazsın” diyor. Etrafı daha dikkatli inceliyorum, ona hak veriyorum…
Burada en etkileyici nokta, şelale. Sis (ki yerli halk duman diyor) içinden adeta düşercesine gelen şelaleyi dakikalarca izlemekten kendimi alamıyorum.
Geceyi Ayder’de geçiriyoruz. O gece otelde yerel müziklerle horon oynamaya da çalışıyoruz ya pek becerdiğimi söyleyemem.
Sabah kahvaltıdan sonra Gürcistan’a doğru hareket ediyoruz… Sarp sınır kapısında otobüsten iniyoruz. Önce Türkiye tarafında ki işlemlerimizi yapıyor, yüz metre yürüdükten sonra Gürcistan tarafına geçip orada da pasaport işlemlerimizi yapıyoruz. Arkadan gelen otobüsümüze yeniden yerleşip Batum’a doğru ilerliyoruz.

 

Yarın: Gürcistan (Batum-Tiflis-Gori-Ahiska)

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil