03 Aralık 2016

“Gör dediklerim” ve bir süre ara

Haber İçi Üst

Bilgisayarın başına geçip yazı yazmak için düşünmeye başladığımda “dejavu” duygusuna kapıldım.

Sanki o düşünceleri daha önce yazmışım gibi geldi.

Sonra bir de baktım ki doğru; gerçekten de o düşünceleri yazıya geçirmişim.

Bazı şeyleri sezinlemiş ve yazarak bilgilendirmek “Gör” demek istemişim.

Bakın iki yıl önce Türkiye’nin bugünkü gündemi ile ilgili yazdığımız iki yazıda neler yazmışız.

Önce 2 Ağustos 2011 tarihinde “Tatil dönüşü Türkiye” başlıklı yazıdan kesitler aktaralım.

Biz yazdık ama söyledikleri ile ilham veren havaalanından bizi evimize getiren Laz taksi şoförüydü.
Hatırlatalım o günlerde Türkiye’nin ana gündemi Silivri cezaevinde sayıları her gün artan paşalar, giderek artış eğilime giren terör ama daha da önemlisi şike suçlaması ile karşı karşıya kalan ve hapse giren Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’dı.
Bunların tümünden ortak bir yorum çıkarmıştı bizim şoför.
İşte o yazıdan alıntılar…
İnternet bağlantısı ve Türk televizyonlarını izleme olanağı olmayan iki haftalık tatil dönüşünde hasta Fenerli olan oğlum taksi şoförümüze,
“Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu alacaklar mı, Aziz Yıldırım hala daha hapiste mi?” diye sordu.
Taksici cevabına “APO” ile başladı ki soruyu yanlış anladığını düşünerek “oğlum Fenerbahçe’yi soruyor” dedim.
Taksici kendinden emin devam etti.
“APO, içerideki Paşalar ve milletvekilleri ile Aziz Yıldırım’ın tümüne iki üç seneye kalmaz peşi sıra tahliye ya da af çıkarsa hiç şaşmayın” dedi.
Soruya verilen cevabın şaşkınlığıyla düşünmeden “olur mu öyle şey, mümkün değil” dedim.
Artık konuşmuyor, eşim ve taksi şoförümüzün konuştuklarını dinleyerek düşünüyordum.
Tek tek Türkiye’nin gündemine gelecek olsa olmayacak tahliye ya da torba af yasası ile karşı karşıya kalır mıyız diye düşündüm. Bunu başkanlık sistemi ve bölgesel özerklikle de harmanlayıp meclise ve gerekirse halkın oyuna sunarlar mı?
Kendi kendime böyle bir af mümkün değil olmaz, Türkiye’nin dibi düşer dedim.
Ama sonra duraksadım ve böyle bir uzak ( “o zaman öyle gözükmüş”) olasılık olacaksa nasıl olabilir diye düşündüm. Artık takside eşim ve çocukların konuşmalarını da dinlemiyor trafiğe boş boş bakarak düşünüyordum.
Türkiye’yi böyle bir noktaya yalnızca hapiste olanlar ve yakınlarını yıldırmakla değil, toplumun geniş bir kesimini terör dahil ciddi travmaların yaratacağı ümitsizliğe sokmakla mümkün olabilir dedim. 
Türkiye bir kez daha kimin yönettiği kamuoyu tarafından meçhul bir toplumsal mühendislik projesiyle karşı karşıya mı kalacaktı?
Bu yıldırma sonucu bugün hiç düşünmediğimiz sonuçlar çözüm olarak önümüze gelir mi diye düşündüm.
Bunun için bizim Karadenizli taksi şoförüyle yaptığımız sohbeti ve onun söylediğini katılmasam da ben dağarcığıma not ettim.
Türkiye’deki farklı kesimlerin beklentisini tümden tek cümlede özetlediği için…
Eve geldik, televizyon hükümetin terörle mücadele için ordu içinde ayrı bir yapılanmaya gideceğini Başbakan’ın Azerbaycan gezisi dönüşünde açıkladığını veriyordu. Ertesi gün gazeteler, terörist başı APO’nun artık aradan çekildiğini ve kanın gövdeyi götüreceğini söylediğini yazıyordu.
Evde biz tatildeyken biriken gazetelere baktım. Silivri cezaevine giren Paşaların arkasından kimisi “Türkiye demokratikleşiyor” kimisi de “Türkiye iyice omurgasızlaşıyor” diye yorum yapmış.
Ben ise Türkiye devletinin bir bütün olarak yönetiminin artık çok daha zor bir iş olduğunu düşündüm. Bunun da hiç aklımızda olmayan gelişmeleri daha da güçlenerek iktidarda kalabilmek adına önümüze getirebilecek sebepleri oluşturacağını düşünmekten kendimi alamadım.
İkilemlerle dolu kararları vereceğimiz bir gelecek bizi bekliyordu.
Aynen taksicinin ifade ettiği cümlede olduğu gibi.

Bu yazıyı 2011’in Temmuz sonunda yazmışız. Gelinen nokta, buraya nasıl geldiğimiz ve nereye doğru gidebileceğimiz ortada.

Bakın bu yazıdan daha da önce 2011 ilkbaharında Güneydoğu’ya yapılan bir iş gezisinden sonra “ok yayadan çıkmış” başlıklı yazıda ne yazmışım.

Yakın zamanda şekil değiştiren terör artık sırtını bölgede toplumsal bir reflekse açıkça dayadığını gösterme arayışına girdi

Adına açılım, demokratikleşme ya da ne derseniz deyin Güneydoğu Anadolu o kadar ciddi bir değişimden geçiyor ki şaşırmamak elde değil.

Turist olarak bunu görmek ilk anda mümkün olmayabilir.

Ama halkın içine karışıp arka sokaklara ve biraz da kırsala girince esas değişimi görüyorsunuz.

Görsel olarak ilk göze çarpan tabelaların Kürtçeye dönmüş olması. Ama bunun ötesinde “duyusal” olarak bölge halkı geçmişle kıyaslanmayacak şekilde yüksek sesle rahatlıkla her tarafta artık Kürtçe konuşuyor.

Yanlış anlaşılmasın eleştirmiyorum.

Yalnızca gözlemde bulunuyorum.

Görsel ve duyusal olarak özetlediklerimin uzun yıllar birer suç olması ve algılanmasının son derece yanlış ve bugün gelinen sonuca etki ettiği görüşündeyim. Ama iş işten geçmiş.

Görsel ve duyusal değişimin yanında esas üzerinde durulması gereken bölge halkının ortaya koyduğu tavır.

Genelleme yapmak doğru olmaz ama Türkçe bilseler de artık Türkçe konuşmamaya özen gösterenlerin sayısının artmış olması düşündürücü. 

Bölge müşteri ziyaretlerinde artık nerdeyse tercüman kullanmak gerekiyor ki garipsememek mümkün değil. 5-6 sene önce böyle değildi. Birden mi unuttular Türkçe’yi?

Masaya gelen garson “çay mı, kahve mi” sorusunu yanınızdaki kişiye size sorması için Kürtçe soruyor.

İnsanın içinden Türkçe bilmiyor musunuz demek geliyor. Ama duraksayıp bunu sormanın yanlış olduğunu düşünüp susuyorsunuz.

Yeni sahip olduğu bir şeyi size göstermek istercesine bu yapılıyor.

Belli ki kendi çapında herkes mesaj vermek istiyor, fırsat kolluyor.

Değişim tabana yayılmış.

Artık eline yelpazeyi alan çevreler bunu istediği şekilde yelleyerek ateşini artırıp düşürür kıvama gelmiş bölge.

Bir anda Türk savaş uçağı yeri göğü yaran sesiyle yukarıdan geçiyor.

“Psikolojik baskı için bunu hala daha yapıyorlar” diyorlar.

Neticede ok yaydan çıkmış gibi Güneydoğu Anadolu da.

İlk defa 1991 yazında gittiğim yer değil artık.

20 yıl bir bölgenin fiziken değişmesi için yeterli ama insan topluluğunun kimyasının değişmesinin ki bu son 3-4 yılda oldu, bu derece çabuk olması şaşırtıcı.

Demek ki toplumsal bilinçlenme koşullar elverişli olduğunda çok kısa sürede olabiliyormuş. İşin içinde para akışı ve sınırın ötesinde Kuzey Irak’ın yarattığı bir çekim gücü var tabii.

Özerklik istiyor Kürtler. Bunu da açık açık söylüyorlar.

TBMM de kaç tane Kürt kökenli milletvekili ve Bakan var diye düşünüyorum.

Doğum yerlerine bakarsanız ciddi bir rakam.

Parçası olunan ve entegre olunmuş bu kadar büyük ve güçlü bir şeyden ayrı durmak için hamle yapmak akıl harcı mıdır diye soruyorum kendime.

Diğer taraftan Türkiye’nin batısında yaşayanlar “biz onları besliyoruz, vergi ödemiyorlar kendi başlarının çaresine bakabileceklerse ayrılsınlar ama İstanbul’da, İzmir’de yaşayan yandaşları da oraya gitsin” demeye o kadar meyilli ki.

Daha fazla özgürlük ve demokrasi adına Türkiye’nin geleceği için bunların konuşulması olumlu gelişmeler mi emin olamıyorum.

Hele hele en basit tartışmayı 60 yılı aşkın demokrasi tecrübesine rağmen tatlılıkla bitirmeyi öğrenememiş bir toplum için.

Bireyin mutluluğu için tutar tutmaz garantisi olmadan devletin temelini sallamak doğru mu?

Tarih kitapları bu günleri 50 yıl, 100 yıl sonra nasıl yazacak diye merak ediyorum.

Kim haklı çıkacak?

Hangi görüşü savunanlar “keşke” diyecek acaba?

Altı çizilerek okunacak tarihi bir değişime şahitlik ediyoruz Türkiye’nin güneydoğusunda.

Bir ülke nasıl resmi olarak “bölünmeden” kendi içinde “yabancılaşıyor” görmek isterseniz gidin ve görün.

Bu yazı 29 Mart 2011 tarihinde Güneydoğu’ya yapılan bir iş gezisinden sonra yazılmıştı. Bunun bu noktalara geleceğini bir buçuk yıl önce görmek mümkündü.

Bizim doğup büyüdüğümüz bu coğrafya düşünceyle yarını tasarlamakla ilgili bir yer değil.

Kriz olsun hiç problem değil. Yaratıcı çözüm üretmekte, su alan gemiyi sonsuza kadar yüzdürmekte üstümüze yok. Ama “ilerisini düşün hayal et, önlem al, şimdiden hamle yap” diye talepte bulunulsun, yok olmuyor.

Gün gün yaşıyor, gün gün düşünüyoruz.

Dünü de ders çıkarmamız gerektiğinde unutuyoruz.

Bu bağlamda değer katmak açısından dün ve yarın yok gibi hayatımızda.

Biz adada yok olmama mücadelesindeysek, Türkiye de kendi içinde bölünüp bölünmeme sürecine girdi. Bunu bu şekilde ifade eden ve ikisi arasında bağlantı kuran pek yok.

Bu görüşe katılmayanlar “ha bak bugün de yok olmadık ve bölünmedik” diye her geçen gün bunun olmadığını düşünerek haklı çıkacaklarını sanıyorlar.

Yıllarca terörle bir yere varılmaz denildi. Nereye varıldığı görüldü. Dünün teröristleri gazetelerde pamuk prenses gibi her gün röportaj verir duruma gelip kamuoyu önderi oldular.

Bunun için Kıbrıs sorununun çözümünde önümüze gelecek olan plana yalnızca bugünü değil, yarını ve Türkiye diye bildiğimiz devletin ne yapıp yapamayacağını düşünerek, hareket etmeliyiz.

Anadolu’da içinde Türk unsurlarını da barındıran bir devlet duracak, ama bu bizim bildiğimiz bize anlatılan devlet olmayabilir. Bunu da bu şekilde ifade eden yok.

Dünün Türkiye’sine göre Kıbrıs’ta yarının anlaşmasını yaparken bunu da bir kenara not edelim.

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere başarabilirsem bir süre ara vermek ve bir kitap projesine zaman ayırmak arzusundayım. Yazdıklarımı en azından çocuklarım için yalnızca gazete sayfalarında bırakmak istemiyorum.

Son iki üç yılda yazdıklarımı “Gör Dediklerim: Türkiye’den Kıbrıs’a eskimeyen yazılar” iddiasıyla bir kitaba dönüştürmek istiyorum.

Bugünkü yazıda yaptığım gibi geriye dönüp yazdıklarımı bugünkü gündemle ilişkilendireceğim bir kitapta toplamak hedefiyle sizden izin istiyorum.

Bakalım bu projeye zaman ayırmak için bir süre de olsa yazmadan durabilecek miyim?

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam