08 Aralık 2016

“Fenerbahçe”

Haber İçi Üst

 

UEFA’nın dün akşamki karardan sonra hemen aklıma 29 Ağustos 2011 tarihinde yazdığım “Fenerbahçe” başlıklı yazı geldi.

Hasta Fenerli olan oğlumla yazıyı birlikte tekrar okuduktan sonra bazı bölümlerini çıkartarak tekrar sizlerle paylaşmak istedim.

Yazıya başlık koymakta ilk defa zorlandım.

Konuya direk gireyim.

Oğlumla beraber Fenerbahçe kombine bilet sahibiyim.

Ben fanatik değilim ama nasıl başardıysam oğlum ciddi bir şekilde hasta Fenerli oldu. İlk doğum gününde ona ismi yazılı forma ve sarı-lacivert top almıştım. Arkasından yıllar içerisinde tanıştığım futbolcular aracılığıyla imzalı formalar takip etti. Gerisini ben de hatırlamıyorum.

Sonra iki üç yıl önce deplasman maçlarının başlama vuruşunu televizyon önünde don atlet bekleyip maçta giyilecek formaya göre odasına koşup forma şort giyip maç seyreden bir kişilik haline geldi oğlum Cenk Onat.

Oğlum 3 Temmuz 2011’den beri olanlarla ilgili en ufak bir şakada bile hüngür hüngür ağlayacak kıvamda. Geçen haftaki halini varın siz düşünün.

Fenerbahçe’nin malum durumunun ucu bize de dokunan bir konu haline geldiği için bu hafta hem bir taraftar ama aynı zamanda çocuğuna olanları anlatmak durumunda kalan bir baba olarak yorum yazayım dedim.

Olanlardan hayatla ilgili çıkartılması gereken dersler var.

Olanları anlamak için kendi yaşadığım tecrübelerden hareket ettim.

21 yıldır çalıştığım kurumun 7 yıldır da disiplin komitesinde en uzun süredir görev yapan üyeyim.

Şirket çalışanı 3000 kişi olan kurum içerisinde çeşitli disiplin ve usulsüzlük konuları önümüze karar vermemiz için geliyor. Firmanın ismini vermeyeyim ama en değerli aktifimiz kayıtlarımızda yer almayan markamız olduğunu söylemekle yetineyim.

Bu tecrübeme dayanarak Fenerbahçe yönetiminin karşı karşıya kaldığı duruma benzer durumlarda şüpheli olarak olaya karışanların üç aşamadan geçtiklerini gözlemledim.

Birinci aşama inkar.

Buradaki inkar sözlü değil kişinin kendi iç muhasebesini yapmayı geciktirmesiyle ilgili.

Şüpheli durumda olanlar yanlış bir şey yapmadıklarını söylemelerinin dışında kişisel olarak da kendi kendilerine işin böyle bir noktaya geldiğine dair bir inkar sürecini şaşkınlıkla yaşarlar, gerçeği bilseler de kabullenemezler. Ellerinde değil.

İkinci aşama öfke.

Suçlandığı hareketinin aslında kurum adına yapıldığını kendisinin herhangi bir kazanç elde etmediğini söylerler. Bunu aslında herkesin yaptığını ve bilinen bir şey olduğunu, piyasa şartlarının zorluklarının bilinmediğini öne sürerler. Devamında da konuyla alakası olmasa da geçmişte kurum adına yaptıklarını, başardıklarını ve ne kadar önemli olduklarını ve katkılarını öne sürer veya ima ederler. Konuyu kendilerini rahat ifade edecekleri noktaya çoğu zaman işin içine öfkelerini de katarak çekmeye çalışırlar.

Üçüncü aşama da her zaman olmasa da kabullenme ve “bunun oluru nedir abi” aşamasıdır.

Dikkat edin medyada kulüp adına ön planda yer alanların bu üç aşamanın neresinde olduğunu rahatlıkla belirleyebilirsiniz. Herkes aynı hızda hareket etmez.

Esas olan muhakkak ki hukuk ama kamuoyundaki genel kanıyı da göz ardı etmek mümkün mü?

Tüm bunlar geçen hafta ciddi bir şekilde tartışıldı.

Ama bence bu işin patlak vermesinden itibaren tartışılmayan ve benim oğlumla paylaştığım başka bir can alıcı nokta var.

Üzerinde pek durulmasa da…

O da şudur:

Yönetimin başındakilerin tümü değilse bile Başkan dahil bir kısmının futbolculara işi bırakmamak onlara ne olur ne olmaz destek olmak için güvenmeyip bir şeyler yapmaya çalışmış olmaları.

Hasat oldu mu olmadı mı hukuki süreç sonucunda büyük ihtimal ortaya konulamayacak ama buna yönelik yoğun bir aktivitenin olduğu bir gerçek.

Bana göre bunun olması bile kurumun kendi futbolcularına, teknik ekibine güvenememesi açısından en acı olanı. Futbolcular ve teknik ekip kendisine güveniyor ama yönetim güvenemiyor. Buna teşebbüs edenler de bunu kendi şahsi çıkarları için değil kurum için yaptıklarını düşünerek yaptılar. İşi şansa bırakıp el alemin diline düşme korkusundan bunu yaptılar. Kolay değil üçüncü kez kapıdan dönüp şampiyon olamamak ihtimali bunu yaptırdı. Olayın bana göre özeti de aslında budur.

Oğluma bunu dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım. Aziz Yıldırımı kastederek bir alanda başarılı iş yapmak seni başka bir noktada yanlış işler yapmaya yöneltmemeli dedim.

Bir yerdeki artıların fazlalığı başka taraftaki eksiyi yapmana gerekçe olmamalı dedim.

Hele hele aynı yola baş koymuş ekibe güvenmeme, bile bile başarısız olmaktan daha ağır bir yüktür dedim. Sonrasında ekibi değiştirirsin ya da sen o ekibi değiştiremezsen sen ayrılırsın dedim. Ama mücadele devam ederken bunu kesinlikle yapmamalısın dedim.

Bir kurumun, birimin başındaysan kanun ve hukuk önünde dürüst olmak yetmez, davranışlarınla dürüst de gözükmek lazım dedim.

Oğlum dinledi ama konuştuklarımızı tam olarak anladı mı emin olamadım. Bunun için bu yazıyı yazdım ki ileride de sıcağı sıcağına okuyabilsin. Eminim bir şekilde ileride kendi hayatında bu tür ikilemlerle karşı karşıya kalacak.

Dün akşam oğlumla yazıyı sessizce birlikte okuduktan sonra iki sene önce olduğu gibi ağlamadı ama mavi yeşil karışımı gözleri doldu ve “ne demek istediğini artık anlıyorum” baba deyiverdi.

Oğlumun artık 11 değil 13 yaşında genç bir adam olma yolunda hayatı tüm acı tatlı taraflarıyla anlamaya başladığını düşünerek bu kez de benim gözlerim buğulandı.

Yaşanan yalnızca futbolla ilgili bir şey değil ikilemlerle her gün sınandığımız hayatın ta kendisi.

Birçok köklü ve güçlü kurumda olduğu gibi Fenerbahçe bu durumdan yeni bir yönetim ve anlayışla yeni bir sayfa açıp güçlenerek çıkacaktır.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil