06 Aralık 2016

Evden kaçan çocuklar

Haber İçi Üst

“İnsan her doğum gününde çocukluğunu yeniden hatırlar; yaşını başını alınca evinde kitaplarıyla bahçesinde çiçekleriyle yaşar, ama o sakin adam çocukluğunda mutlaka evden kaçar!”
Bu satırlar beni anlatıyor. Yazarı da Mehmet Yaşın. Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan “evden kaçan çocuk” adlı son kitabının ithaf yazısı böyleydi. Belki de benim Facebook’ta yazdığım “Bir yıl daha yaşlandığımı bana hatırlatma nezaketini gösteren dostlara teşekkürler” ifadesine bir yanıttı.
Ne var ki Mehmet’in sözlerinde kuşkusuz gerçek payı var. İnsan yaşlandıkça çocukluğunu daha çok anımsar, çocukluğunun geçtiği yerleri daha çok özler. “Nerden bilin be kör?” diye sormaya gerek yok. Herkes kendinden bilir.
“Üçüncü Hayat’ın eşiğine kadar taşıdın ömrünü.
Burada bir soluklan. Ardına bakabilirsin artık,
Neyi az yaşadın neyi fazladan…” diyerek bir hayat muhasebesi yapıyor evden kaçan çocuk. Bu biraz kendi özyaşamının biraz da çevresinde birlikte yaşadığı insanların yaşamlarının muhasebesidir. Aldığı eğitimin ve yaşadığı deneyimlerin muhasebesi. Ama hepsinin merkezinde bizzat kendisi var.
Üçüncü hayat, 50-75 yılları arasındaki yaş olduğuna göre, insanın olgunluk çağını temsil ediyor. Ellisini aşmış çocuğun geriye bakması ve olgunluk ürünlerini vermesi doğal. “N’olur akıl ile kalbin bir buluşma noktası olsa” diyen Mehmet de öyle yapıyor:
“En iyisi başkasının endişesine kulak vermek
tuhafına gitse de, gözetmek
ötekinin ihtiyacını da.
Kendi yolunda yürüyebilmek istiyorsa
iyi bir hayalet bakıcısı olmalı insan
ve çocukluk hayaletine göz kulak olmalı en çok da.”

Ancak olgunluk çağının olumsuz bir yanı da var. O da yalnızlaşma sürecidir. Şöyle diyor “çocuk”:
Benim ablam mablam yok, tekim.
Öyle anlatıyorum lafın gelişi.
Pek arkadaşım da yok.
Olanlar derseniz yaşlandı,
şiire zaman ayıramazlar artık.
Bir de gözlerini kaçıra kaçıra konuşurlar
yalnız kaldığımızda.
Fazla arkadaş göz çıkarır.
Hele fazlasıyla kendini verdiğin varsa,
hiç kardeşin olmadığı için
küçük-kardeş, büyük kardeş
rolü oynadığın varsa.
…
Amannn aman iyi ki yok
benim kardeşim, arkadaşım filan.
Gerçi var kardeşten yakın üç beş dost.
Ama o sözcükler de yıprandı,
onlara başka isim takmalı:
“Sevişik, Sevim’cik” veya “Sevkeş”.

“İnsanın nasıl yürüyeceği bile çocukluğundan bellidir: Nerede duralayıp nerede yola devam ettiği, av mı avcı mı olduğu, hele eski sevgililer konusunda önüne mi arkasına mı bakındığı” der ve gözlerini eski/eskimiş çılgın aşklara diker:
“âşık adamın gözü ne seni görür ne beni
öyle bir ruh, uçurtmasına kuyruk yapar ki onu
deli divane dönerken havada
hem evlat hem Allah zanneder sevgilisini.”

Her çocuk evden kaçar ama bu çocuk sıradan biri değil, o bir şair; üstelik ailece şair: “Şakaya vurdum: ‘Baba, şiirin içindeyse oğlunun kendisinden iyi bir şair olmasını istemez, dışındaysa zaten istemez.’ O da yarı şakayla cevapladı: ‘Lâkin kızının şaire olmasını arzulayabilir’” dedikten sonra  kendi şiirini hem sorgular hem de savunur:
Beni okuyan biri,
“Bir şeyler eksik” diyor
“şiir kitaplarında.
Dolduramıyor boşluğu
fazlalıklar da”.
Güneşe tutulan ayna
gösteremez ki baktığ’nı,
güneşle bir olur, ateş kül olur
çıkardığı yangında.
Ruhtan yapılmıştır
görünmez Zümrüdüanka.
“Hep eksik kalır şiir…”
Eksik kalsın, diyorum ona.

Birkaç saatliğine hoş vakit geçirmek, güzel şiir okumak, enginlere dalıp ufku seyrederken derin düşüncelere dalmak istiyorsanız muhakkak okumanızı tavsiye ederim.

Bir dip not: Ben olsaydım «ετσι εινε [ο] Θανατος» (s. 33) ifadesini “Ölüm buradadır işte!” yerine “Ölüm budur işte!” veya “Ölüm böyledir işte!” diye tercüme ederdim.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam